felsefe taşı

Yaşam Nedir?

Yaşam Nedir?
Mart 07
15:04 2016

Geçtiğimiz günlerde üniversiteden arkadaşlarım arasındaki e-posta grubunda bir fikir alışverişi yaptık. Yaşam üzerine konuştuk biraz. Yaşamın ne olduğu konusu biyolojinin en temel sorunsallarından biridir. Çünkü en temel olarak kendini çoğaltabilen ve verimli döller veren organizmalar yaşayan (canlı) organizmalar olarak tanımlanır. O yüzden örneğin taşlar, topraklar, su canlı olarak kabul edilmez…di. Ve örneğin virüslerin yaşayıp yaşamadığı, canlı olup olmadıkları büyük tartışma konusudur ve karar verilememiştir bu konuda. Çünkü virüsler kendi başlarına çoğalamazlar yani o zaman yaşamazlar, ama virüsler bir organizmaya girip çekirdeğe ulaşıp orada organizmanın genetik materyaline kendi genetik materyallerini kopyalatırlar ve defalarca kopyalattıktan sonra hücreyi patlatarak hücre dışına çıkarlar ve bu da bizde hastalıklara neden olur. Yani ürerler, o zaman canlı mıdırlar?

Peki genlerimiz ne yapar? Bizi oluşturmak için defalarca kendilerini kopyalarlar ama bölünerek üremezler. Öyleyse canlı mıdırlar değil midirler? Ama biz öldükten sonra da genlerimiz önce çocuklarımızda, sonra torunlarımızda yaşamlarını sürdürürler, ayrıca çürüyen bedenimizden toprağa dağılan genlerimiz toprağın, ağaçların içinde sonraki kuşaklara aktarılırlar. Yani üremiş olurlar demek ki canlıdırlar, öyle mi?

Bakın sınıf arkadaşım Profesör Dr. Murat Özmen’den-umarım izin verir- alıntılıyorum “Yaşam bilginin taşınması/ aktarılması yeteneği, bilginin ifade edilmesi yeteneği”dir. Ve arkadaşım Profesör Dr. Yılmaz Çamlıtepe bu söze şöyle cevap verdi, izniyle; “Yaşayan bütün canlılar ölümlü ve ölümsüz olan dölden döle aktarılan kalıtsal materyalse, yaşayan canlılar bir tür aracıdır ve aktarılan şey kalıtsal materyaldir. Yani yaşam budur. Kalıtsal olarak aktarılmayan yaşam ise öğrenilmiş bütün şeylerdir.” (İngilizce öğrenmek gibi, bu özelliğimiz çocuklarımıza geçmez-. Ya da yaptığımız kaslar).

Ne kadar doğru bir tanımlama değil mi? Şimdi bu tanımlamayı açmaya ve geliştirmeye çalışalım. Elbette konular iç içe geçiyor ve gerek bilimsel gerek felsefik diğer yazılarımızla bazı tekrarlar ya da kapsamalar ortaya çıkıyor ama yazılarımız içinde belirli bir noktaya doğru sanırım adım adım ilerliyoruz. Hani şu ünlü insan neden ağlar sorusunun cevabına doğru.

Evet kalıtsal aktarım genetik materyalimizle olur ve gerçekten genlerimiz sonsuzdan gelip sonsuza kadar atalarımızdan gelip torunlarımıza aktarılmaya devam eder. O zaman yaşam başladığı ilk andan beri sonsuzdur yani ölümsüzdür demek olmuyor mu? Bizler aslında ölümsüz varlıklarız, ölümsüz hayatımızın bir kısmını bilinçli geçiriyoruz gerisini ise başka doğal varlıkların bedenlerinde ya da yapılarında bilinçsiz olarak geçiriyoruz, ama sonuçta hiç durmamacasına bir bedenden diğerine bir molekül yapısından diğerine aktarılıp duruyoruz, ne zamana kadar? İşte büyük gizem burada. Elbette burada tamamen maddi yaşam içindeki aktarımdan söz ediyoruz, inanca ve felsefeye girecek olan sonraki hayat- afterlife- şu andaki yazımızın konusunun dışında. Eğer yaşam başlangıçtan gelip sonsuza gidiyorsa, o zaman başlangıca bakmakta sanırım yarar var. Bunun için de mecburen içinde bulunduğumuz evrenin başlangıç noktası olan Büyük Patlama’ya dönmek zorundayım. Büyük patlama ile evrenin o andaki büyüklüğü içinde-bu boyut çok ama çok küçük olabilir- çok büyük miktarda enerji salındı. Bu enerji miktarsal olarak çok büyüktü ve çok sıcaktı. Ve zamanla soğuyarak bugünkü evrenimizi ve galaksi ve güneş sistemlerini ve sonuçta bizleri oluşturdu, belki evrenin başka yerlerinde başka organik canlıları da. Evet bizler organik canlılarız ve bileşimimizdeki bütün maddeler evrenin o ilk anında evrenin hacmi içine salınan ve çok sıcak olan enerjilerin zamanla soğuyup titreşimlerinin azalmasıyla madde haline dönüşmeleri sonucunda oluşan maddeler. Yani bir bütünden söz edeceksek bizler evrenle bütünüz. Her bir maddemiz, bizi biz yapan her bir amino asit evrenin her yerinde aynı ve evren bir nabız gibi atarak çeperlerinden dışarı doğru bugün de genişlemesini sürdürüyor. Bizler üreyip kendi çocuklarımızı ve torunlarımızı nasıl oluşturuyorsak, evren de kendi çocuklarını oluşturuyor. İçindeki enerjisi biten yaşlıların ölmesi ve genlerini doğaya salmaları gibi, içindeki füzyon tepkimeleri biten yıldızlar ya bir beyaz cüceye dönüşüyor ve etraflarındaki gezegenlerin de ölmesine neden oluyorlar ya da bir kara deliğe dönüşüyorlar ve etraflarındaki gezegenleri de yutuyorlar. Aynı zamanda yeni oluşan galaksiler ve güneş sistemleri de var. o zaman belki de bir anlamda evren kendini ya da içindeki yapıları tekrar tekrar doğurup öldürüyor tıpkı vücudumuzdaki hücrelerin sürekli bölünüp çoğalmaları ve yaşlanan hücrelerin ölerek yerlerini genç hücrelere bırakmaları gibi.

Bir yandan da yukarıdaki tanım gereği; “yaşam bilginin aktarılması yeteneğidir” o zaman bilgi canlı mıdır, yaşamakta mıdır sorusu gündeme getirilebilir. Çünkü evrenin uzak köşelerinden ışık yoluyla bize bilgi gelmekte ve ışığın taşıdığı bilgiyi alıp çözümlediğimizde evrenin o noktalarıyla ilgili ciddi bilgilere erişiyoruz ve bu bilgileri de bizden sonraki kuşaklara kayıtlı olarak bırakıyoruz. Yani evren bilgiyi kendi içindeki her bir noktaya iletmektedir. O zaman evren yaşamaktadır diyebiliriz sanırım? Tekrarlayalım evren hem kendi yapısal bütünlüğü içinde yeni galaksiler, güneş sistemleri ve gezegenler hatta son teorilere göre kendinden yeni evrenler doğurmakta hem de bunların bilgisini evrenin her yanına yaymaktadır. Yani evren bir alamda ışık taşıyan el olmaktadır. Yaşamın tanımı neydi?

Bu durumda eğer bütünsel düşünürsek evreni derinlemesine gözlemleyip milyarlarca ışık yılı öteye bakmaya çalışmak yerine kendi içimize doğru şekilde bakmayı öğrenip, kendimizi tanımaya çalışmamız, evrenin sırlarını çözmemizde bize daha fazla yardımcı olacak olabilir. Yaşamımızı kültürel ve sanatsal değerlerimizi biriktirerek güzelleştirebiliriz ama kendimizi büyük bir güçle gözlemleyip aklımızı ve sezgilerimizi ve bunlara dayanan bilgilerimizi kullanarak kendi sırlarımıza ulaşabiliriz gibi geliyor bana.

Yaşam hem içimize hem dışımıza doğru büyümekte ve bizim onun anlamını, nedenini ve nasılını defalarca ve derinlemesine keşfetmemizi beklemekte. Bize düşen gözlemlemeyi bilmek ama dışımızı gözlemleyebilmek için önce içimizi gözlemlemeyi öğrenmek, yaşam orada bir yerde, gidip onu almamızı bekliyor.

1.738 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Doktorluk AnılarıDoktorluk Anıları Her meslekte olduğu gibi, doktorların arasına da ne yazık ki düzgün olmayanlar vardır. Ama onlar azınlıktadır. Diğer bir azınlık doktor gurubu ise, çok para kazananlardır. Allah' a şükür […]
  • Unutulmuş Bir Dahi – Franz Anton MesmerUnutulmuş Bir Dahi – Franz Anton Mesmer Tarih insan dehasını onurlandıran sıradışı isimlerle doludur. Sanatta hala Leonardo Da Vinci’nin estetiğinden ve Michalengelo’nun ilahi fikirleri açığa vurumundan bahsederiz. Bilimde […]
  • Sinestezik AlgıSinestezik Algı Renkleri duymak, sesleri görmek Bir sinestezik olarak Türkçe kaleme alınmış bu derece kapsamlı bir makaleye rastlamanın insanda uyandırabileceği heyecanı ifade etmem mümkün değil. […]
  • İnsanın Evrimiİnsanın Evrimi Bu yazımızda felsefeden ya da bilimsel felsefeden de uzaklaşmak ve tamamen bilimin içine girmek istiyorum. Bilim derken elbette genetikle desteklenmiş insan evrimine. Birkaç aydan beri her […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Aralık 2016
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Arşivler