felsefe taşı

Çıkış Var mı?

Çıkış Var mı?
Eylül 22
09:58 2017

Baştan söyleyeyim, “bu yazı uzar arkadaş”.
“Ne kadar?” diye sorma.
Bizde pazarlık yok, hele bir başlayalım.
Nereye gideceğini, inan ben de bilmiyorum.
Çıkış var mı, yok mu?
Exodus için ille de ex gerekiyor mu?
Onu da bilmiyorum.
Diyeceksin “bildiğin bir şeyi anlatsan?”
Bilsem…anlatmam mı?

“İnsan bir toplayıcı mıdır?” diye başlayalım lafa.
Arkasını toplaya toplaya geliriz.

Evet.
İnsan, koleksiyoncudur bir anlamda.
Toplar, biriktirir, sınıflandırır ve topladığı üstünden bilgi üretir.
Bu “bilgi üretme” kısmı önemli, bir kenara yazalım.
Toplayan insan, arzu etme, sahip olma, tüketme gibi üç temel sütun üstüne kendi “hayat” kurgusunu oluşturmuştur.
Nasıl laf ama?
Ve biz sanırız ki, bu insanın doğasıdır.
Acaba?
Bakalım.

‘Toplama’, eksik olanı tamamlama üstünden ilerler.
Bilginin çoğalması da, Toplama & Sahiplenme Co’nun gücüne endekslidir.
Bu toplama-sınıflandırma sevdasından doğa da nasibini alır.
Canlı – cansız, soyut-somut … her şey sınıflandırılma ve depolanma ihtiyacına kurban edilir.
Çünkü insan, arzunun ve bilginin bir nesnesi (kölesi) olmuştur.

Rousseau, sahip olduklarına sevineceği yerde, mutsuz bir şekilde koleksiyonundaki eksikliğe üzülen koleksiyoncuyu, modern insanın daimi mutsuzluğuna örnek olarak gösterir.

Sen kimsin Rousseau?
Filozof Jean Jacques Rousseau.
(Fransız, doğum 1712- ölüm 1778)

Konuya dalmadan önce, şu Fransızlara bir çift lafımız olmalı, di mi ya…?
Eyyy Fransız.
Şu adamcağızın adına Jan Jak Ruso neden demiyorsun?
O ne öyle, Jean Jacques Rousseau

Adam şimdi çıkıp gelse, Dinar Belediyesi su işlerine.
Şey, memur bey, sayaç alacaktım.
Adınız?
Rousseau
Görevli yazdı “Ruso”, bizimki filozof ya, itiraz edecek “yok öyle değil”.
Gel de anlat şimdi görevliye, “neden öyle değil de böyle”.
“Allah beterinden saklasın” diyeceğim, lakin karısının durumu ondan beter.
Mademoiselle (matmazel demek istiyorlar, ‘bayan’ yani) Thérèse Levasseur Rousseau.
Tamam tamam, aboneliği kocası üstüne yapalım.

Neden aşamadın bunları Fransa?
Chateau’ya ‘şato’ demeni kim engelliyor Fransa?
Cannes nedir?
Can’a can, kan’a kan desen ne olur Fransa?
Bak biz saray’a saray deriz.
Olmadı külliye…
Champs Elysees de ne Fransa?

Neyse, yorduk yine ciğerimizi bu elin kendin bilmez yaban arılarıyla.
Ne diyorduk?
Rousseau su abonesi için sıraya girmişti …

Kendisine bundan böyle ‘Ruso’ diyeceğimiz kişi, insanın gerçek konumunun doğanın bizatihi göbeciğinde olduğunu savunarak, tüketim ekonomisi yüzünden insanın doğadaki gerçek konumundan uzaklaştığını iddia eder.
Yani, şu bizim Dinar’lı Ruso’ya sormuşlar, “muhterem, hangi insandan yanasın?” diye
“doğadaki kadim konumunu tercih eden insandan yanayım” demiş.
Diğer insanın, yani bu konumu kaybetmiş, doğadan uzaklaşmış olan insanın, dünyanın geleceğini kararttığını düşünür.
Bu konuya Fukuyama, (“tarihin sonu ve son insan” kitabında) biraz değinir.
“… Gerçekten Rousseau, çok az sayıda hakiki ihtiyaç olduğu görüşünü savunur: İnsanın yalnızca barınacak bir yere ve biraz giyeceğe ihtiyacı vardır. Güvenlik bile temel bir ihtiyaç değildir, çünkü bunun için önce yan yana yaşayan insanların birbirlerini tehdit etmek gibi bir doğal ihtiyaca sahip olması gerekir. Bütün öteki istekler insanın mutluluğu için belirleyici değildir; bunlar ancak insan kendini komşularıyla karşılaştırdığında ve başkasının sahip olduğu bir şeye sahip olmadığını görüp kendisini yoksun hissettiğinde ortaya çıkar. Modern tüketim toplumunun uyandırdığı ihtiyaçlar başka bir deyişle, insanın kendini beğenmişliğinden, Rousseau’nun amour propre diye adlandırdığı bir özelliğinden kaynaklanmaktadır. Sorun tarih boyunca insanın kendisi tarafından yaratılmış olan bu yeni ihtiyaçların son derece elastik ve hiçbir zaman tam tatmin edilemez olmasıdır. Modern ekonomi ve teknolojinin buluşları tatmin ettiği her ihtiyaç karşılığında bir yenisini yaratmaktadır. İnsanlar değişmeyen sıradaki ihtiyaçlarını karşılayan olduğu sürece, artan sayıda yeni istekleri üretirler. İnsan, bunların giderilmesi sırasında, arada doğan sürekli uçurumlar boşluklar nedeniyle mutsuz olmaktadır
Rousseau der ki, insan gönüllü olarak, teknoloji girdabının ve bunun yarattığı istekler sarmalının dışına çıkabilir ve doğal insanın bütünselliğine bir ölçüde ulaşabilirse mutlu olabilir.”

Fukuyama’da enteresan biridir ama biz hızlıca bir teşekkür edip, ayrılalım.
Aksi halde konu ona da bulaşacak.
Hiç işimiz olmaz, geçelim.

Ruso, insanın ilk-saf doğasında mülkiyet isteğinin olmadığı düşüncesindedir. Ne zamanki insan, yerleşik hayata geçmeye başladı, toplumsallaşma gereği ortaya çıkmış ve mülkiyet (sahip olma) bir gereklilik olmuştur. Bilinç, insanla doğa arasında sınırlar oluşturmaya başlamıştır. Ruso, insanın bu doğa karşısındaki uyanışıyla birlikte, doğa durumunu terk ettiğini ve yeni ve zahmetli bir yaşam formuna ayak bastığını savunur.
Yeni yaşam formu toplumsaldır, yasası vardır, “öteki” dediği, kaynağı paylaşmak zorunda olduğu ya da olmadığı diğer insanlar ve/veya o kaynağa sahip olmak isteyenler vardır. Bu bir akıl işidir, akıl doğanın dışında bir form kurgulamıştır ve bu yeni formda insan doğa karşısında diyalektik bir ilişki oluşturmak zorunda hisseder kendini.

Akıl, bu form içinde evrimleştikçe doğayı kendi isteği ve ihtiyaçları doğrultusunda kullanmaya başladı. Mülkiyet kavgaları, çatışmaları ve güvenlik algısını doğurdu.
Bu durum gelişerek devam etti, sonunda süreç insanı ürettiği nesnelerin bağımlısı haline dönüştürdü.

Eskiden, doğal halimizdeyken daha mı iyiydik Ruso?
Öyle valla emmi oğlu…!
Bak baaaakkk… aldın galiba aboneliği üstüne?
Yok, aboneliği yengene yaptık, kadınlara %5 indirim vardı biliyon mu?
….
Orijinal Ruso’dan bunu beklemiyoruz tabii.
İnsanın “doğal durumu” böyle bir cinlik haline izin vermiyor olmalı.
Hatta, bu hal tam da Ruso’nun eleştirdiği halin yansıması olmalı.

“İnsanlar kaba saba kulübeleriyle yetindikleri, hayvan derilerinden yaptıkları elbiselerini diken ya da kılçıkla dikmekle, kuş tüyleriyle, deniz hayvanlarının kabuklarıyla süslenmekle, vücutlarını çeşitli renklere boyamakla, oklarını ve yaylarını yetkinleştirmekle ya da güzelleştirmekle, keskin taşlarla birkaç balıkçı kayığı ya da bazı kaba müzik aletleri yontmakla yetindikleri sürece, kısacası, sadece bir tek kişinin yapabileceği işlere birçok elin katılmasına gerek göstermeyen sanat ve hünerlerle özenle çalıştıkları sürece doğalarının olanak verdiği kadar, doğaları gereği olabilecekleri kadar, özgür, sıhhatli, iyi, mutlu yaşadılar; kendi aralarında, bağımsız bir ilişkinin zevklerini tatmaya devam ettiler. Fakat bir insanın yardımına gereği olduğu andan beri, bir kişinin iki kişiye yetecek kadar yaşama araç ve gereçlerine sahip olmasının yararlı, karlı olduğu fark edildiği andan beri eşitlik kayboldu, mülkiyet işe karıştı, çalışma zorunlu oldu; geniş ormanlar insan teriyle sulanması gereken, köleliğin ve sefaletin derhal filiz verip, ekinlerle birlikte arttığı hoş ve güleç kırlar haline geldi.”

Bunları okuyunca, “lanet olsun uygarlığa ve onun yolunu açan tarıma, madenciliğe, toplumsal yaşam isteğine, sözleşmeye, daha fazla çalışma ve üretim gereğine, tüketim ekonomisine, ilişkiler manzumesine … ne geldiyse başımıza bu uygarlaşacağız merakından geldi …” diye sabah akşam sövüp sayan bir adam gelir aklınıza şimdi.
Yok, arkadaş küfür etmiyor.
Efendi efendi …
Koskoca monseigneur Rousseau bu, “kimsin sen uygarlık?” diye enseye tokat girmiyor lafa.
Lakin, lafın dönüp dolaşıp, kibar kibar bizi getirdiği yer burasıdır.

Şimdi, buralara kadar gelmiş sabır abidelerine soralım, “sizce insanın o ilk doğal hali, hakikaten Ruso’nun dediği gibi miydi?”
Öyleydi de, bir anda küt diye bir kırılma noktasından sonra mı bozulduk?
Bunun cevabını vermek kolay değil tabii.
Çünkü, cevabı aramak için geriye giden akıl, bugünün “uygar” aklı.
Bu aklın düşünce biçimi ve kullandığı parametreler, formatlandığı “uygarlık” zemininden bağımsız çalışabilir mi?

Doğal halimizi düşünürken, geriye doğru taşıdığımız parametrelere bak, bunu görürsün.
Sürekli, ihtiyaç-mülkiyet-üretim üzerinden düşünüyoruz.
Mutluluk kurgumuz, hep niceliksel verilerin artış trendleri üzerinden.
Evrimi de böyle kurguluyoruz.
Ortalama yaş arttı, nüfus arttı, iletişim arttı, üretilen mal arttı, keşfedilen ülke arttı, ilişkilere biçim veren yasa arttı …
Evrimimizi sürekli iyiye-güzele doğru bir ilerleme, bir “çoğalma” olarak anlamlandırıyoruz.

Bir gün bu uygarlık sevdası sonucu, ürete ürete tüm dünyayı tüketirsek, bu uygarlık projemizin hedefine ulaşmış mı olacağız?
Bu mudur evrimsel başarımız?
Bilmiyoruz?

Belki de yegane evrimsel amacımız çoğalmaktı.
Çoğalarak hayatta kalmak.
Belki de sadece çoğalmayı-yayılmayı-ayakta kalmayı biliyorduk.
DNA kopyalarımızı her bir yana yaymak, türümüzü dünyada rakipsiz kılmaktı amaç.
Kim bilir, belki bir organizma olarak bunu amaçladık.
Akıl ve beden bu temel güdüyü hayata geçirecek şekilde evrimleşti.
Tüm rakiplerimizi bu uğurda ortadan kaldırdık.
Bu uğurda doğayı kullanılabilir bir nesneye dönüştürdük.
O kadar ki, en sonunda tek başına kalacağız ve kendimizi mi tüketeceğiz.
Ya da bu aşamaya zaten gelmiş miydik?
Uygarlığın başarı öyküsü bu mu?

Bunu da bilmiyoruz.

Sadece, bazı varsayımlar üzerinden laf üretebiliyoruz.
Uygar aklımız bize, ilk-ham halimizin “vahşi-barbar” olduğunu söylüyor.
Uygar aklımızın yazdığı tarih bize, eskiden daha çok çocuk kurban ettiğimizi, tecavüzün-cinayetin sıradan olduğunu, sürekli hastalandığımızı ve erken yaşta ölüp gittiğimizi söylüyor.
Bu akla göre, hiç de hoş bir tablo değil bu.
Yani, ne mutlu bu günkü halimize.

Ruso bunun tersini söylüyor.
Tüm bu kötü manzara avcı-toplayıcılıktan, yerleşik hayata geçişle başladı.
Ne zaman ki doğal halden koptuk, o zaman ‘kötü’ olduk.
Acaba?
Daha toplumsal hayatı kurmamış olan avcı toplayıcı nesil, bu günün koleksiyoncusundan farklı mıydı?
Eksik parçanın peşine düşmüyor muydu, gerçekten?
Akıl o günlerde nerede, nelerle uğraşıyordu?
Bilmiyoruz…

Mesela, mağarada bir akşam üstü şöyle bir muhabbet oluyor muydu?
“Bu gün bir çuval tohum topladık Hanife, şunların adı nohut olsun, iri tanelilerini şu rafa koy; bunların adına da mercimek diyelim, düzgün biçimli olanları ayır, şu rafa koy. Bir kısmını kış için ayıralım, yolda kumanya yaparız; iste füme yaptığım geyik kaburgası da kurtlanmasın, yukarı kaldır hele … ”.
Aldı sazı Hanife, bakalım ne dedi:
“Ah sevgilim, Şakirim, azgın bizonum, elbet bir gün bu lanet kader biter, yılda 1000 küsur kilometre yürümekten kurtuluruz. Bizim de bir çiftliğimiz, mor panjurlu evimiz olur, o zaman sana mercimek bahçesi de kurarım, ezogelin çorba da yaparım Şakirim”.

Bizim uygar aklımız bu konuşmayı bu biçimde kurgulamak zorundadır.
Başka türlüsünü hayal edemeyiz.
İlle o çiftlik hayali olacak, ille mercimeklerin iyileri saklanacak, ille çoluk çocuğun rızkı bir kenara konulacak, ille o ezogelin pişecek, ille Şakir azacak.
Hal bu olunca, devreye malı saklama girince, konu komşu o geyik pastırmasını gelip çalmaz mı?
Homo Sapiens’in pastırma konusundaki hassasiyeti nedir mesela?
Bilmiyoruz…
“Benim mağaram, benim pastırmam, benim mercimeğim yoktu, bizim vardı” hiç yakışmıyor Adem evladına bu laf ama, bunu diyebildiğimiz bir dönem gerçekten olmuş olabilir mi?

Uygar biz olsak hiç tereddüt etmez, çalardık.
Çalan olursa, güvenlik kaygısı da olurdu elbet.
Dolayısıyla, bu akılla geçmişe gidince diyoruz ki, atalarımız hayli hayli çalarlardı.
Bu durumda, “karşıdakine yönelik bir rekabet ve mülkiyet duygusu hep vardı” diyebiliyoruz.
Sahip olma isteğinin olmadığı bir koleksiyoncu halimizi hayal etmek neredeyse imkansız.
En azından, bizim uygar aklımız bunu yapamıyor.
Hep o koleksiyonun eksik parçası vardı sanki…?
Hep mutsuzduk sanki..?

O zaman Ruso çuvalladı mı?

Bence, hep birlikte çuvalladık.
Şu bizim “uygar” aklımız, çıkış için umut sunmuyor, bizi sadece çöküş senaryolarına götürüyor.
Bu akılla iki senaryo çıkartabiliyoruz:
1) Doğal halimiz hırsızdı, uygar halimiz daha da hırsız oldu, gelecekte tümden hırsız olacağız.
2) Uygarlık üretimdir, berekettir, refahtır, uzun ömürdür, iyi eğitimdir, demokrasidir… İnsanlık bu konularda hep daha iyiye gitmiştir, gidecektir de.
İkinci senaryonun hayata geçmesi için temel varsayım, sürekli üreten ve tüketen aç gözlü maymunun aslında bir insan olduğunu ve daha da iyi olmayı talep ettiğini kabul etmektir. “İnsan birgün bu tüketici-biriktirici-sahiplenici huyundan vazgeçecek ve adil-eşit bir paylaşıma geçecektir.”
Kim inanır?
Bu önermeye, o dünyanın en pespaye esprisi yapılır, “Kadir İnanır” denir mi?
Valla denir.
Ama, bu durumda da elimizde sadece birinci senaryo kalıyor, onunla da gidilecek yer belli: Çıkış yok!

“Orijinal sürüme dön, kurtul”
Dönmüyorlar usta, dön müüü yor laaaar…!
Dönmeyi de bilmiyoruz üstelik.
İli lokma-bir hırka diyenler artık AVM’lerde dönüyor sadece.

Çıkış nerede peki?
İnsan aklını bu yok edene kadar tüketme zırvalığından, bu kendini beğenmişliğinden, bu kibirden, bu her şeye sahip olmak uğruna birbirinin ümüğünü sıkma sevdasından, bu düştüğü riya çukurundan çıkartmak mümkün mü?
Pek kolay değil.
Eee… ne olacak?
Dönmeyi unutmuşsak, eh zaten dönecek temiz bir geçmişimiz de yoksa, ilerisi de bataklıksa, nereye gideceğiz biz?

Ah ki ahhhh…
“Yeme” dediyse, yemeyecektik arkadaş!

Böyle bir hayatı tercih ederek cehenneme düşmüşüz gerçekten.
İnsanı, en büyük madde, en kopulmaz madde olan bedenin içine hapsedilmesine koşa koşa razı olduk.
Elma mıdır, buğday mıdır, ayva mıdır … artık neyse … yemeyecektik onu.
O an başladı bu hikaye, aynı şekilde de sürüyor.
Belli ki bu bir yanlış tercihti.
Kim bilir, belki de tek çıkış, yine o güne dönüp, o ağacın altına gidip, o meyveyi alma anının hemen öncesinde, yılana bir nanik yapmak suretiyle, yeni bir varoluş hikayesi yazmak.
Evet, evet …
Yeni hikaye lazım, bu hikaye bu haliyle çuvalladı.
Peki, insan bu akılla yeni hikaye yazsa, onun çıkışı olur mu?
Haaa…. bak bu doğru, yeni bir akıl da lazım.
O zaman, yeni akla sahip yeni insan sürümüne ihtiyaç var, eski sürümle sürüngenliğin ötesine geçilemiyor.
Çıkış olup olmadığına da, onlar karar versin artık.

237 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • İnsan hakları, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik üzerine düşüncelerİnsan hakları, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik üzerine düşünceler Türkiye' nin demokratikleşme surecindeki şu günlerde "İnsan Hakları" sık olarak tartışılmaktadır. Bu yazımda "İnsan Hakları" üzerinde düşünce jimnastiği diyebileceğim bazı fikirlerden söz […]
  • Sen, Ben ve CehennemSen, Ben ve Cehennem ''Cehennem diğer insanlardır'' der Jean Paul Sartre. Akıl Çağı kitabının yazarı, yüzyılın en büyük düşünürlerinden olan Sartre, aşkı da boşuna bir çaba olarak görür. ''Aşk, iki insanın […]
  • İnsan hakları, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik üzerine düşüncelerİnsan hakları, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik üzerine düşünceler Türkiye' nin demokratikleşme surecindeki şu günlerde " İnsan Hakları " sık olarak tartışılmaktadır. Bu yazıda " İnsan Hakları" üzerinde düşünce jimnastiği diyebileceğim bazı fikirlerden […]
  • Kader mi? İlahi takdir mi? Yoksa…Kader mi? İlahi takdir mi? Yoksa… Kader üzerine çok tartışılan bir konu malum. Hele ki bugün Soma faciasının yıldönümü nedeniyle yapılmış bir konuşmayı okudum da bu satırları yazasım geldi, kısaca "Her şey Cenab-ı Hakkın […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Kasım 2017
P S Ç P C C P
« Eki    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  

Arşivler