felsefe taşı

Mahalle

Mahalle
Ağustos 08
11:38 2017

Bazen şehrin henüz “mahalle” tadını yitirmemiş ara sokaklarında dolaşırım. Amaçsızca, belki de geçip giden çocukluğumdan birtakım izler bulurum ya da unutmaya başladığım hatıralar tekrar canlanır umuduyla. Binalar çok değişmez, biraz daha eski, biraz daha soluk… Bir de sokaklarda çok daha fazla araba vardır. Evinin yakınında park yeri bulan şanslı mahalle sakininin o yeri kaybetmemek için arabasını acil durumlar dışında kullanmadığı çok rastlanır bir durumdur. Sık kullanılmayan arabaların çoğu kalın bir toz tabakasıyla kaplıdır ama üzerinde ne bir “ beni yıka” yazısı ne de gülen suratlar vardır… Sokakların o zaman da şimdi de değişmeyen figürlerinin başında kediler gelir. Daha rahattırlar şimdi çünkü ne peşlerinden koşan ne kuyruklarına teneke bağlayan çocuklar vardır.

Gezerken beni en şaşırtan biraz da üzen görüntülerden biri de bahçelerden yola taşan dalları elma dolu ağaçlarıdır. Yola yakın olup da dallarında hala elma olması benim çocukluk yıllarımda kolay kolay rastlanmayacak bir durumdur.
Renault 12’lerin Anadolların Murat 124’lerin yerlerini daha yeni model arabaların alması dışında yıllar boyunca pek bir şey değişmemiştir bu sokaklarda. Belki mantolama akımına uymuş birkaç binanın parlayan dış cepheleridir değişen. Bunun dışında bakkalından elektrikçisine, mahalle adeta bir film seti gibi durur, 70’lerden 80’lerden fırlamışçasına.

Fakat bir eksik vardır bu sokaklarda benim zamanımdan farklı olarak. Hem de çok önemli bir eksik. Bu sokaklara ruh katan çocuklar ortada yoktur. Günümüz çocukları sokaklarda oynamaktansa evlerinde bilgisayarlarının ya da oyun konsollarının başındadırlar çünkü. Bu kesinlikle bir eleştiri değil, ben bile bu yaşımda bilgisayar oyunlarının başına geçtiğimde uzun süre kalkmıyorsam, çocuk niye kalksın. Daha da önemlisi nerede oynasın. Bizim sokağa bir araba park etti mi amcadan rica ederdik biraz daha yukarı park etmesi için. Sokak gece oluncaya kadar bizim futbol sahamızdı. Yine de insan üzülüyor çünkü sokaklarda apayrı bir dünya var(dı). Hayal gücünün sonuna kadar kullanıldığı, çocuklar için eğlence ve aksiyonun eksik olmadığı bir dünya.

Ben 4 yaşıma kadar sokağa çıkamadım. 70’lerin ikinci yarısından bahsediyorum. Sokaklarda çatışmaların yaşandığı, her gün birkaç kişinin öldürüldüğü yıllardı bu yıllar. Evimizin yanındaki apartmanda Kenan Evren’den bir önceki genelkurmay başkanı Semih Sancar otururdu. Evinin önünde de inzibatlar beklerdi. Hatta inzibatların bazıları, bazen silahlarıyla oynamamıza izin verirlerdi.Thompson marka makineli tüfeği o yaşlarda eline alan az sayıdaki çocuktan biri olduğumu söyleyebilirim. Zaman zaman çatışma sesleri duyardık ve bazen de sokağın başında patlamalar olurdu. Böyle bir ortamda annem beni haklı olarak sokağa bırakmazdı.

Bir gün hastalanmışım ve annem de beni doktora götürmüş.İsmini, yüzünü geçen onca yıla rağmen çok net hatırladığım dünya tatlısı babacan bir adamdı Nihat Aksüyek. Beni muayene bile etmeden anneme benim sokağa çıkıp çıkmadığımı sormuş. Çıkmadığımı öğrenince de biraz kızıp, tatlı tatlı annemi azarlamış. Beni bir an önce sokağa salması gerektiğini söylemiş. Çocukların mutlaka günün belli saatlerinde sokakta oynayıp, bağışıklık sistemlerinin gelişebilmesi için mikroplarla haşır neşir olması gerektiğini, böylece, zamanla hastalıklara karşı daha dirençli olacaklarını anlatmış. O gün eve dönünce sokağa çıktım ve çok uzun yıllar da eve sadece yemek ve uyumak için girdim.
Sokaklar müthiş sosyal ortamlardı. Her yaş grubundan çocuklar sokağın belli bölümlerinde takılır, kendi yaş gruplarına göre oyunlar oynarlardı. Sokaklar mahalle diye anılır ve her mahalle de o sokakta yaşayan çocuklar tarafından sahiplenilirdi.

Bazı zamanlar mahalleler arasında, yani bir alt ya da üst sokağın “sahipleri” ile gerginlikler yaşanırdı. “Yukarı mahalleden falancalar bizim mahalleden filancayı dövmüş ya da Ayşe’ye Fatma’ya laf atmış” benzeri gerginlikler mutlaka mahalle kavgası ya da mahalle savaşı ile sonuçlanırdı. Mahalle savaşı ya da mahalle kavgası çok ciddiye alınan durumlardı. Mahalle savaşları genellikle tüf-tüf boru ya da sapanlarla yapılırdı. Belli yaşın altındakiler tüf tüf borunun ne olduğunu bilmezler. Anlatayım. Tüftüf borular mahalledeki camcıda ya da elektrikçide satılır, duvarlardan geçen elektrik ya da telefon kablolarını muhafaza etmek için kullanılanılırdı. En fazla bir metre boyunda olan bu borular renkli bantlarla şeritler halinde kaplanır, bazen de aralarına kibrit kutuları yerleştirilerek iki boru birbirine bağlanırdı. Böylece çift namlulu tüftüf boru yapılırdı. Bu boruların cephaneleri ise çok ince sarılmış kağıt külahlardı. Bu külahların doğru ölçüde sarılması çok önemliydi çünkü ince sarıldığında borudan düşebilirdi veya kalın sarıldığında borunun içinde şişer, çıkartmak için çok uğraşırdınız. Boru savaşlarında zaman çok değerliydi ve hatalı külahlarla uğraşmak en az 2-3 yerinizden vurulmanıza sebep olabilirdi. Mahallenin yaramaz “serseri” çocukları bazen külahın ucuna toplu iğne takardı. İnanın çok can yakardı.

Birkaç yıl önce ağabeyimle bu borulardan bulduk, hemen külahları sardık ve terasta, yaptığımız köpükten hedefe günlerce külah attık. Bir süreliğine çocukluğumuza döndük, adeta hasret giderdik.
Mahalle savaşları ve kavgaları dışında yine oldukça gergin geçen ama şiddet oranı düşük aktiviteler de vardı. Bunların en önemlisi mahalle maçlarıydı. Her mahallenin bir takımı vardı ve dönem dönem diğer mahallelerin takımlarıyla maçlar yapılırdı. Bazen bu maçları izlemeye mahallenin kızları da gelirdi ki bu da özellikle ergenlik çağına yeni girmiş gençler için maça apayrı bir önem katardı.

Çok sayıda mahalle maçına çıktım ama içlerinden birini asla unutamam. Benim ortaokul ve lise yıllarımı geçirdiğim mahallede bir ilkokul vardı. Akşamları, okul kapanınca ya da tatillerde mutlaka o okulun bahçesinde mahallenin çocukları bir araya gelir, top oynardık. Hemen hergün en azından bir maç yapılırdı. Mahallemizde, sonradan bazıları profesyonel olan müthiş futbol oynayan çocuklar vardı. Ben de iri cüssemle bir şekilde mahalle takımında yer bulurdum. İyi de defans yapardım doğrusu. Okulun bahçesine zaman zaman başka mahallelerden çocuklar gelir bizimle maç yapmak isterlerdi.Güzel maçlar olurdu. Bir cumartesi günü yine bir grup çocuk bize maç teklifinde bulundu ama bu sefer bizi kendi sahalarına davet ettiler. Hoşumuza gitti kabul ettik ve akşam için sözleştik. Akşam geldiler ve beraberce sahalarına gitmek için yola çıktık. Hani masallarda söylenir ya ” az gittik uz gittik dere tepe düz gittik…” diye, biz de gittikçe gittik, şehir bitti tepelerin ardında köy gibi bir yere geldik. Bir tepenin dibinde kocaman toprak bir saha. Sahanın etrafı ve tepenin yamacı tıklım tıklım insan dolu. Kendimi Fenerbahçe stadına çıkan Galatasaraylı futbolcu gibi hissetmiştim o an. Neyse maç başladı ilk yarı skoru biz beş onlar sıfır. Etraftaki izleyiciler iyiden iyiye homurdanmaya başlamıştı, rakip oyuncuların da sertlikleri oldukça artmıştı. İkinci yarı da böyle devam ederse o sahadan dayak yemeden çıkmak mümkün görünmüyordu. Bizim takımın başında şimdi ismini hatırlamadığım bir ağabey vardı. İkinci yarı başlamadan bizi etrafına topladı ve “ ilk golü atanın bacağını ben kırarım. Adam gibi oynayıp 3-5 gol yiyin şuradan kazasız belasız gidelim” dedi.. Geçekten de maçı bıraktık ve adamlar 4 gol attılar. İzleyicilerin homurtusu biraz kesilir gibi oldu. Maçın bitmesiyle biz işimizi şansa bırakmadan “haydi eyvallah” deyip koşar adımlarla kaçıp uzaklaştık bir. Bir daha da deplasmana gitmedik.

Mahallelerde sadece erkek çocuklar olmazdı tabii ki. Kız çocukları da kendi aralarında çeşitli oyunlar oynarlardı. Genellikle apartmanlarının önünden ayrılmalarına izin verilmezdi. En favori oyunlarından birisi de ip atlamaktı. Oyunları çok uzun süremezdi çünkü mutlaka mahallenin yaşıt erkek çocukları onların oyunlarını bozar, onları kızdırırdı. Kızlar da çocukların peşine düşer, yakalayabildiklerine küçük küçük şaplaklar atarlardı. Bu didişmeler o yaş grubu çocuklar için masumane bir flörtleşmeydi.

Yaşı daha büyük çocuklar için başka oyunlar vardı. Kız erkek karışık oynanan oyunlar . Yakan top ya da istop ve illa ki saklambaç. Özellikle yakan top, can yakma yoluyla bir birine yakınlaşmanın, yani flörtleşmenin başka bir yoluydu. Kulağa garip geliyor ama o zaman durum buydu. Erkek duygularını gösteremez ve kız da böyle bir ilgi karşısında içten içe hoşlansa da aşırı sinirli tepki gösterirdi. İnsanlar duygularını şimdiki kadar rahat ifade etmezler, edemezlerdi. Dönemin gereği buydu.

İki takım halinde oynanırdı yakan top. Bir takım ikiye ayrılır ve aralarında belli bir mesafe bırakarak karşı karşıya durur, diğer takım da bu iki grubun ortasında dururdu. Oyunun amacı kenardaki oyuncuların ortadaki oyuncuları plastik toplarla vurup oyun dışı bırakması temeline dayalıydı. Genelde kızlar erkeklere karşı oynanırdı. Erkek takımındaki çocuk karşı takımdaki hoşlandığı kıza özellikle çok sert bir şekilde topu atar, kızın canı acıyıp( zaman zaman yalandan) ağlamaya bağladığında çocuk kızın yanına gider özür diler, yakınlaşırdı.

Mahallelerin en sevilen ama aynı zamanda korkulan adamları kapıcı amcalardı. Kapıcı amcalarla zaman zaman karşı karşıya gelinir, gergin anlar yaşanırdı. Bizim mahallenin Kapıcı amcaları apartmanlarının bahçelerindeki ağaçlara çok düşkünlerdi ve bizi yaklaştırmazlardı. Zaman zaman kızılderili yayı yapmak için dalları kırmamız onları epeyce kızdırırdı. Şimdi düşününce adamlar haklıymış diyorum ama ne yapalım biz de çocuktuk işte. Kapıcı amcalar en çok da bahçedeki meyve ağaçlarından meyve çalmamıza kızarlardı. Mahalle argosunda “dalmak” olarak adlandırılan bu aktivite, kapıcı amcaları dalları kırmamızdan daha çok sinirlendirir, bizi sokağın sonuna kadar kovalamalarına neden olurdu. Genellikle cezamız belliydi. Mahallede yapılan maçtan sonra, bahçe sulayan Kapıcı amcadan hortumu alıp su içememek. En azından bir süre..sonra kıyamaz uzatırlardı hortumu.. Çok güzel insanlardı Sadık amcalar, Şevket amcalar.. Ve her şeye rağmen daldan aşırılan yeşil elmaların tadına doyum olmazdı.

Günün belli saatlerinde sokak satıcıları geçerdi. Mısırcı, macuncu, nohutçu vs… Satıcıların sokağın başında görülmesiyle, mahallenin annelerine seslenen çocukların sesleri ile çınlamaya başlaması bir olurdu.
“Anneeeee 50 kuruş atsanaaa “
Annelerin abur cubura karşı anlaşılmaz (!) tavırlarından dolayı, genellikle o 50 kuruşlar atılmazdı pencereden ama çocuklar asla yılmazdı… Ertesi gün tekrar.
Benim en korktuğum, aynı zaman da hoşlanmadığım ayı oynatıcılarıydı. Hem korkardım hem de üzülürdüm o ayıcıklara. Hele ki yıllar sonra nasıl eğitildiklerini öğrendiğimde içim daha da acımıştı. Neyse ki sonradan yasaklandı.

Bazen şehrin henüz “mahalle” tadını yitirmemiş ara sokaklarında dolaşırım. Burnumun direği sızlar o boş sokakları gördüğümde. Sonra evime dönerim, bilgisayarımın başına geçip yarım kalan oyunumu oynamaya devam ederim…

638 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Tanıdık Bir SokakTanıdık Bir Sokak Gelin hep beraber sizinle bir sokağa girelim. Burası adresi belli bir sokak değil, hepimizden bir yer. Yolda park eden hiç araba yok, 7 -8 çocuk japon kale maç yapıyor. Muhtemelen […]
  • Kapitalizm ve SevgiKapitalizm ve Sevgi Etrafımızdaki ergenlere, gençlere bir bakalım. Gözümüze ilk çarpan hepsinin bir kalıptan çıkma durumu değil mi? Benzer kıyafetler, olmazsa olmaz markalar, son model cep telefonları var […]
  • Nasıl?Nasıl? Keşke bilsek! Neyin ne zaman ve nasıl olacağını yani... Çoğu yaşamsal kavramın ya da kimi zaman "kaza" denebilecek yaşantıların kendi içinde hazırlık süreci olsa da bilincimizin ve […]
  • Dur!Dur! Dur! Bak... İçinde yaşadığın çılgınca akan bir nehir gibi sürüklendiğini düşündüğün yığının bir anlık kesitini gözlemle... Bekle! Aracını park ettikten sonra yanan ilk yeşilde karşıya […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Aralık 2017
P S Ç P C C P
« Kas    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

Arşivler