felsefe taşı

Kader mi? İlahi takdir mi? Yoksa…

Kader mi? İlahi takdir mi? Yoksa…
Mayıs 19
16:17 2015

Kader üzerine çok tartışılan bir konu malum. Hele ki bugün Soma faciasının yıldönümü nedeniyle yapılmış bir konuşmayı okudum da bu satırları yazasım geldi, kısaca “Her şey Cenab-ı Hakkın takdiridir”e getiriyordu her zaman olduğu gibi. Malum bizler sorumluluktan kaçmaya bayılırız ve kaçtığımız gibi de her türlü sorumluluğu da Yaradan’a yükleriz. Aslında her şeyimizi Allah’a havale ederken bir yandan da alttan alta O’nu suçlarız. Bir nevi çocuk psikolojisi, ben yapmadım o yaptı; parmak kimi gösteriyor, evrenin Yaradan’ını… Nasılsa o sonsuz büyük ve güçlü. Eee biz böyle deyince de hani göklerden “Ben yapmadım yahu, o yaptı” diye davudi bir ses de gelmeyecek. O zaman işin kolay yolu bulunuyor: Takdir-i İlahi. Yani sorumlusu ben değilim, O! Peki bu gerçekten böyle mi? Sorumluluktan kaçmak bu kadar kolay mı? Ayrıca ilahi kader diye de bir şey yok mu hani? Var elbette. Size benim kaderden ne anladığımı anlatayım bu noktada.

Aslında kader konusunda ufkumu açan, “Bireylerin, Ailelerin ve Ulusların İyileşmesi” kitabının yazarı Joh Payne oldu. Payne, kaderi “Benim yapacaklarım, başkalarının yapacakları ve evrensel kader” gibi bir modelle çizmiş. Yani hadi doğrudan Soma olayı üzerinden gideyim. Benim bir madenim var. Bu madende alınması gereken güvenlik önlemleri var. İşçilerin tehlike anlarında girebilmesi için güvenlik odaları yapılması gerekiyor. Bunları yapmak benim görevim. Ha bir tehlike anında, işçilerin oralara ulaşabilmesi de onların görevi. Yani ben her türlü önlemi alırım, ama sonuçta o güvenlik odalarına ulaşacak olan işçilerin kendisi, bu onların yapacakları. Ama onlar koşarken, birden madendeki tünel çöktü ve altında kaldılar. Bu da evrensel kader işte. Ben üzerime düşeni yaptım, onlar da elinden geleni yaptı, ama evrensel kaderde bu işçilerin ölmesi gerektiği vardı. İşte ilahi takdir budur bence!

Ama gel gelelim ki ben hiçbir güvenlik önlemi almayayım, uyarıları dinlemeyeyim, güvenlik odaları yaptırmayayım. Sonra madende yangın çıksın ve işçiler ölsün. Sonra sorumluluk kime ait? Cenab-ı Hakk’ın takdirine, yani Yaradan’ın ta kendisine. Hadi oradan derler adama… Sen önce üzerine düşeni yap, sonradan gerisini Allah’a havale et. O zaman kimse çıkıp da laf etmez.

Başka bir örnek: Nepal’e yolculuk düzenlemek gibi bir projem var. Benim yapabileceğim nedir? Yolculuk tarihini saptamak, tur şirketiyle plan yapmak ve yolculuk planını çıkartmak, sonra da duyurmak. Başkalarının yapacağı nedir? Buna karar vermek, izinlerini ayarlamak, parası için kaynak bulmak vs. Ama bir de o yolculuğun bir kaderi vardır. Kimin gelebileceği, kimin gelemeyeceği sanki bir yerde yazılıdır ve grup ilginç bir biçimde kendiliğinden oluşur. Sonrasında yaşanabilecekler de o planın parçasıdır. Ama eğer ben gidip ön çalışmayı yapmazsam, ilk adımı atmazsam. Her şeyi Allah’a havale edersem; böyle bir yolculuk gerçekleşir mi? Hayır. Eee tek tek gidip insanların izinlerini ayarlayabilir miyim, paralarını bulabilir miyim? Hayır. O da benim işim değildir. Bireylerin yapabileceklerinin ötesinde gerçekleşen her şey ise evrensel kaderdir. Mesela Nepal’e gidersiniz de orada deprem olur, çığ altında kalırsınız. Kim bilebilir ki orada deprem olacağını! Bu’dur Takdir-i İlahi.

Ya da sen gidersin şehrini fay hattının üstüne kurarsın, ama depreme karşı her türlü önlemini alırsın. Öyle bir şehir kurarsın ki 7.5 şiddetinde depreme bile bana mısın demez. Sen üstüne düşeni yapmışsındır. Ayrıca halkını eğitmişsindir, deprem anında ne yapacağını çok iyi biliyorlardır ve o anda hiç paniklemeden üzerlerine düşeni de yaparlar. Ama gel gör ki bir tsunami olur, seni ters köşeye yatırır. Yapabileceğin bir şey yoktur buna karşı, tüm Japonya adasının çevresine duvar mı öreceksin? Burada artık Takdir-i İlahi’den söz edilebilir. Ama gidip fay hattına nükleer santral dikmenin Takdirle de İlahi ile de alakası yoktur. Bedelini herkes öder. Sorumluluktan kaçamazsın öylece kolayca…

*****
Bizler iki şeyi çok yaparız: Birinci aşamayı atlayıp, yani yapmamız gerekenleri yapmayıp; sonra da Allah’ın takdiri deyip sorumluluktan kaçarız. Veya gidip ikinci aşamaya takılıp, başkalarının yapması gerekenleri kendimiz üstlenip, başkalarının kaderine dolanırız. Gideriz sevgilisi yok diye, arkadaşımıza birisini ayarlamaya çalışırız veya hiç istemediği halde öğrendiğimiz spiritüel bilgileri ona boca edip, onu “uyandırmaya” çalışırız. Bunları yaparken ona sormayız bile. Sonra da durum karışır, ne ona faydası olur, ne kendimize. İyilik yaptığımızı sanıp, durumu beter hale getiririz, bir de üstüne aramız bozulur.

Her şeyi birbirine karıştırıyoruz aslında, çünkü sınırları bilmiyoruz, sorumluluklarımızın nerede başlayıp nerede bittiğini de anlamıyoruz. Kendimize göre, ortaya karışık bir şeyler yapmaya çalışıyoruz da, ama bir yandan da kaderi de çarşafa doluyoruz böylece.

Alın size işte mis gibi model: Benim yapacaklarım – başkasının yapacağı – evrensel kader… Ben bunu öğrendiğimden beri sürekli tüm olaylarda bu ayrıma dikkat ediyorum. Sorumluluğum nerede başlıyor, nerede bitiyor? Bu, benim ödevim mi, başkasının ödevi mi? Başkasının ödeviyse ben niye yapmaya kalkıyorum. Hele ki ilahi planı hangi hadle yönlendirmeye çalışıyorum. Böyle bir şey mümkün mü sanki?
Ben hayatımda önce kendi üzerime düşeni yapayım da sonrasını Allah’a havale edeyim, işin özeti bu. “Eşeğini önce sağlam kazığa bağla, sonra Allah’a güven” sözü derin bir bilgelik içeriyor bu bağlamda…

Soma’da aramızdan ayrılan kardeşlerimize saygılarımla…

989 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • 19 Mayıs19 Mayıs Bizim geçmişten beri hep duyduğumuz bir söylem vardır: Geleceğimiz gençlerimize emanet. Bizden önceki kuşak bunu söylerdi, şimdi de biz bunu söylemeye başladık. Herkesin umudu gençlerde de […]
  • Püf noktasıPüf noktası İkili ilişkilerde yediğimiz en büyük halt, hemen akıl verme moduna bağlamamız oluyor. Birisi ağlıyor mu, canı mı sıkkın, yüzü mü asık... Hemen ona akıl satmaya başlıyoruz, gidip ona […]
  • Püf NoktasıPüf Noktası İkili ilişkilerde yediğimiz en büyük halt, hemen akıl verme moduna bağlamamız oluyor. Birisi ağlıyor mu, canı mı sıkkın, yüzü mü asık... Hemen ona akıl satmaya başlıyoruz, gidip ona […]
  • Heykeltıraş RasimHeykeltıraş Rasim Bir arkadaşım var, Rasim. Heykeltıraş Rasim. Heykel yapar. Bir elinde çekiç, bir elinde taşçı kalemi, sabah akşam tak tuk taka taka tuk tuk tuk… Geçen gün yanındaydım, “bi dön […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Aralık 2016
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Arşivler