felsefe taşı

Etik

Etik
Temmuz 07
15:56 2014

Yazıma Türkiye’nin yetiştirdiği nadir felsefecilerden Ionna Kuçuradi’nin günümüz problemlerini daha güzel anlatamayacağımız etik konusundaki yazdığı şu sözleri ile başlamak istiyorum;

{{ Bir grup üyesi olarak kişinin;
• benimsemiş olması gerektiğini düşündüğü,
• doğallıklarına inandığı,
• belirli genel değer yargılarından ve bunların temelindeki kural ve ilkelerden kendini sorumlu duyması anlamına gelen vicdan denen bilinç duygusu,
• kişinin kendini değerlendirmede esas aldığı topluluğun temelindeki ahlaki kabuller,
insana ilişkin felsefi bilgiye dayanmıyor ve insanın değerini korumuyorsa, “kişin vicdanının sesine kulak vermesi” istemi “tehlikeli” bir istem olarak değerlendirilebilir.}}

Benim görüşümde aynı yönde yani, kişinin kendi etik değerleri ,toplumun genel kabul ettiği etik değerleri ile uyuşmuyorsa bu kişinin kendine göre en iyi niyetle vicdanının sesine kulak vererek hareket etmesi toplum için tehlikeli ve zararlı olacaktır. Tıpkı Sokratesin “ hiç kimse bile bile kötü değildir, her kötülük bilgi sanılan bir bilgisizlikten kaynaklanır” dediği gibi, muhtemeldir ki, toplumdaki karşıt görüşlülük ve inanılmaz zıtlıklar işte bu birbiri ile uyuşmayan belkide taban tabana zıt değer yargılarından, farklı kültürel ve ahlaki etik değerlerden kaynaklanmaktadır.

m.ö 469-399 yıllarında yaşamış Yunanlı filozof Sokrates insanları özellikle yaşama ilişkin sorunların söz konusu olduğu durumda “bildiğini sanma” yanılgısı karşısında uyarmış, doğru düşünme ve soru sorma yollarını göstermiştir. Delphoi tapınagının girişinde yazılı olan ve önemle vurguladığı “kendini bil” sözü etiğin iki temel şeyine işaret etmektedir ; insan için bilginin önemi ve bilme uğraşısının kendini bilmekle bağlantısını.

Epistemolojik olarak baktığımızda ”Etik” sözcüğü eski Yunanca ethos sözcüğünden gelir ve onunda kökeninde ethika sözcüğü vardır. Ethika sözcüğü ethos sözcüğünün çoğulu olan “ethe’ ye ilişkin konular” anlamına gelmektedir. Ethe en eski anlamıyla “ canlı bir varlığın mekanı, hep gittiği yer, ortam” anlamına bunun tekili olan ethos sözcüğüde “karakter, huy ” analamına gelmektedir. Kökenindeki anlamı bakımından karakter huy demek olan etik sözcüğü aslında kişiye bağlı kişi ile ilgili durumu ona özgü olan bir yanı ifade etmektedir. Ethe ise gelenek görenek anlamına geldiğini ve belli bir grubun bir topluluğun yaşama biçiminide ifade etmektedir. Etiğin temelini atan filozof olarak kabul edilen Sokrates “sorgulanmamış bir yaşamın yaşanmaya değmediğini” söylemiştir. Yani kişi önce kendini tanımalı, yaptıklarını, yapması gerektiği halde yapmadıklarını, yanlışlarını, doğrularını , değer yargılarını, bunların toplumun değerleri ile uyumunu, kısacası kendini bilmeye ve tanımaya çalışmalıdır. İşte Ancak bundan sonra kendi özü ile barışık kişi , veya günün moda deyimiyle iç hesaplaşmasını yapabilen kişi için etik değerlerden söz edebiliriz.

Etik, doğru davranışı, yanlış davranıştan ayırabilmek amacıyla ahlâk kavramının doğasını anlamaya çalışır. Etiğin batı geleneği zaman zaman ahlâk felsefesi olarak da anılmıştır. Etiğin Türkçede “ahlak felsefesi” olarak da anıldığı olmuştur. Ayrıca Türkçe’de etik sözcüğü yanlış biçimde ahlâk sözcüğüyle eş anlamlı olarak da kullanılır. Etik ile ahlak arasındaki en temel fark, ahlakın toplumsal değerlere, etiğin evrensel insani değerlere dayanmasıdır.

Halkın kendi kendine oluşturduğu, hiçbir yazılı metine dayanmayan kanunlara “etik ilkeler” denir. İnsan davranışının etik temelleri her sosyal bilime yansır;
antropolojide bir kültürün bir diğeriyle ilişkilendirilmesinde yer alan karmaşıklıklar yüzünden, ekonomide kıt kaynakların paylaştırılmasını içerdiği için, politika biliminde (siyaset bilimi) gücün tahsisindeki rolü nedeniyle, sosyolojide grupların dinamiklerinin köklerindeki yeri itibariyle, hukukta etik yapıların ilke ve kanunsallaştırılması nedeniyle, kriminolojide etik davranışı öven etik olmayan davranışı kötüleyen hali ve psikolojide de etik olmayan davranışı tanımlayış, anlayış ve tedavi edici rolüyle mevcuttur.

Etik sosyal bilimler dışında kalan çeşitli bilim dallarına da yayılmıştır. Örneğin biyolojide biyoetik adıyla, ekolojide ise çevresel etik adıyla önemli bir yer teşkil eder.
Erdemler etiği insanın nasıl birisi olması gerektiğini söylemeye çalışır. Erdemler etiği ilk olarak Eski Yunan’da ortaya çıkmıştır. Plato’nun Symposium’unda insanların sahip olması gereken dört erdem olarak basiret, adalet, cesaret ve itidal gösterilmiştir. Aristo erdemleri ahlâkî ve aklî olarak ikiye ayırmıştır. Dokuz aklî erdemin en üstünde sophia yani teorik hikmet ve phronesis yani pratik hikmet gelmektedir. Aristo da ahlâkî erdemler olarak basiret, adalet, cesaret ve itidali verir. Aristo’ya göre her ahlâkî erdem her iki uçtaki kusurun ortalamasıdır. Örneğin cesaret erdemi, korkaklık ve deli cesareti gibi kusurların ortasında yer alır.

Etik, davranış şekilleridir ; sadece bakarak öğrenilir ve öğretilir, kadim örf adet gelenek ve ahlak kurallarıdır. Etik, belirli bir eylemde doğru ve yanlışı saptamak yerine doğru ve yanlışın ne olduğunu ve bu davranışın ilkelerini irdeleyen felsefi soruşturmadır.Etik felsefenin , değerler sisteminin tartışıldığı bölümü olup ideal bir ahlakın bulunup bulunmadığı arayışıdır. Ahlak ise doğru ile yanlışın pratiği yani eylemidir,mutlak doğruyu arayan insanın arayışının ilerleyen aşamalarında adım adım oluşturduğu devamlı gelişen ahlak anlayışıdır. Hukukun temeli ahlak onunda temeli etiktir. Ahlak doğru davranmanın ölçüsünü verir (yalan söylemek kötüdür). Etik ise normlar koymak işidir yani davranışlarımıza ölçü verme özelliğidir. Bir ifadenin ne demek olduğunu ne anlama geldiğini , her koşulda her durumda bu ölçünün doğru eyleme götürüp götüremiyeceğini sorgular , değer yargılarını ortaya koyar.

Genelde etik ve ahlak aynı şeylerdir şeklinde yorumlanır, ancak bunlar farklı kavramlardır.Etik bir bilgi alanıdır, ahlak terimi ise tarihsel ve toplumsal bir olguyu yani var olan birşeyin kendisini adlandırmaktadır. Ahlak kişilerarası ilişkilerde davranışlara ilişkin geçerli kılınmış yazılı olmayan çeşitli değer yargıları sistemleri olarak tanmlanan bir olgudur. Değer yargıları sistemlerinin geçerliliği topluluklara, yere ve zamana göre değişen insanın toplumsal yanı ile ilişkili bir olgudur. Yani ahlak olgusal nitelikli bir olandır, etik ise bilgisel niteliklidir.Örneğin “adil olma” “ iyi olma” “ erdemli olma” herbiri kendine göre ahlak davranış ölçüleri verirken, etik “adalet nedir?” “erdem nedir?” bilgisini arayan temel sorulara yönelmektedir. Etiğin amacı normlar ortaya koymak değil bilgiler ortaya koymaktır.

Özellikle Rönesans döneminde etiğin önem kazandığını görmekteyiz. Francis Bacon, Rene Descartes (erdemler konusuna eğilmiş), Baruch Spinoza (Etika dlı eseri yazmış), ancak 18.yy. dan sonra Lohn Locke, David Hume ve Immanuel Kant ile tam anlamıyla ortaya çıkmıştır.

ETİK TARİHİNDE ANA YAKLAŞIMLAR:

Etik tarihinde başlıca dört yaklaşımdan söz edilebilir, bunlar ;
• mutluluk ve hazzı temel alan yaklaşım,
• erdemi temel alan yaklaşım ,
• faydayı temel alan yaklaşım ve
• metaetik yaklaşımdır.
Mutluluk ve hazzı temel alan filozoflar iyi ve mutlu yaşamanın esasının haz elde etmekle olabileceğini savunmuşlardır.

Erdemi temel alanlar ise nasıl erdemli olunabileceği konusunu incelemişler ve ancak bilgelikle erdemli olunabileceğini söylemişler, bir kısmı da erdemin ne olduğu konusunu incelemişler açıklamaya çalışmışlardır. Aristoteles erdemin huylar olduğunu , ruhun övülen özellikleri olduğunu belirtmiş , erdemi düşünce erdemleri ve karakter veya etik erdemler olmak üzere iki erdem ortaya koymuş, Sokrates , Platon ve Aristotales erdemin bilgisini ortaya koyma yoluna gitmişlerdir.

Faydayı benimseyen üçüncü yaklaşımın temeli J. Bentham tarafından ortaya atılmış. 19.yy. da gelişmiş ve yaygınlaşmış olan bu yaklaşımın kökleri eski çağdaki Kyrene okulunda görülen haz ve hazza bağlı mutluluk düşüncesine ve Sofistlerin erdem anlayışına dayanır. Faydacılığın yanıtlamak istediği ana soru , iyi ve mutlu yaşam sürdürebilmek için eylemlerimizin değerini belirleyen ölçü, sağladığı faydadır. Çünki bir eylemi doğru veya uygun kılan şey, o eylemin olabildiğince çok insan için en yüksek düzeyde mutluluk sağlıyor olmasıdır.

Metaetik yaklaşım ise 20. yy. da ortaya çıkan, felsefenin neyi yada neleri bilme konusu yapabileceği arayışları içerisinde etiğin bir bilgi alanı olma durumu soru alanı olmuştur, bir kısım felsefeciler yalnızca duygu ifadeleri veya buyruk yargıları alanı olarak gördükleri etiğin bir bilgi alanı olamayacağını söylemişlerdir. Bundan etkilenen metaetik yaklaşım, ‘felsefe’bir konu dili değil bir üst-dil bir meta etkinlik olduğundan , metaetikte, iyi, doğru, erdemli , mutlu yaşam gibi yaşama dünyasıyla ilgili soruları araştıran bir alan olmaz diye savunmuşlar, eylemler bakımından bunların sorgulanması bizi metafizik veya anlamsız önermeler ortaya koymaya götürür bu durumdada metaetiğin yapabileceği şey, etik ve ahlakla ilgili kavramların ,kuralların düşüncelerin , gereklilik bildiren ifadelerin dilce anlamlarını ve temellerini araştırmak temellendirilebilirlikleri üzerinde durmaktır.
Bunlardan erdemi temel alan yaklaşım etiğin bir bilgi alanı olarak kurulmasında belirleyici olmuştur ancak filozofların ele alış tarzları arasında farklılıklar oluşmuş ve bu görüşler felsefi bir bilgiye dayalı etik bir görüş ortaya koymaktan çok, iyi ve mutlu bir yaşam için doğru bir ölçü belirlemeye yani belli bir ahlaklılık görüşü ortaya koymaya çalışmışlardır. Etik araştırmalar genel olarak genel olarak iyi ve mutlu yaşam için ne yapmak gerektiği şeklinde olmuştur.

Platon ‘da ‘menon’ diyaloğunda Sokrates erdemin ne olduğunu bilmeden nelerin erdem olduğunu bilmenin mümkün olamayacağını söyler.

ESKİ ÇAĞDA ETİK

Eski çağda etik dört başlık altında ele alınabilir ; Sokrates ve Sokratesçi okulların görüşleri, Platonun görüşü, Aristotalesin görüşü ve Stoa okulunun ve Epikouros okulunun görüşüdür.
Sokrates iyi ve mutlu yaşamın erdemin bilgisine bağlı olduğunu savunmuş, bunun için de erdemin ne olduğunu araştırmıştır. Erdemin bilgi olup olmadığını sorgulamış, bilgi ise öğretilebilir , değil ise öğretilemez olduğu şeklinde bir ipucu vermiştir. Sokratesci okullardan Kynik okulu yaşamda iyi ve mutlu yaşamda aranan ve istenen iyinin erdem olduğu, hazzın sanıldığı gibi iyi olmadığı ve haz karşısında olabilindiğince bağımsızlaşmak gerektiğini savunmuştur. Kyrene okulu ise hazzın biricik iyi olduğunu, iyi ve mutlu yaşam için olabildiğince haz elde etmek olduğunu savunmuştur.

Platon da erdemi iyi ve mutlu yaşamanın erdemi olarak görmüştür, ancak bunun için önce erdemin bilgisine varmak istemiş, bunda ana erdemin bütün niteliklerini kapsar nitelikteki adaletin ne olduğunu araştırarak belirlemeye çalışmıştır. Adalet önce bilgelik, cesaret ve ölçülülük olarak üç ana erdemle birlikte sitenin erdemini tanımlayan erdemdir. Platon “bilgelik yöneten kesimin erdemidir, cesaret koruyucu kesimin erdemidir, ölçülülük üreten kesimin erdemidir, üst erdem olarak adalet ise bu üç erdemin gerçekleşme koşulu olan ve bütün sınıflarla ilgili bir erdemdir” yani herkesin kendi işini en iyi yapmasıdır, demiştir.

Aritotales yalnız kendisi için amaç olması, en iyi , en istenir şey olması nedeniyle mutluluğun ne olduğunu sorar. Mutluluk ruhun erdeme uygun etkinlikte bulunmasıdır. Erdem nedir ? iyi ,mutluluk olduğuna , mutluluk ruhun erdeme göre etkinliği olduğuna göre erdemin araştırılması gerektiğini söylemiştir. Bunun önemini söyle bilirtir; siyaset adamı olan kişinin mutluluk konusuyla özellikle uğraştığı düşünülür , çükü o yurttaşları iyi kılmak , yasalara uyan kişiler yapmak ister, Aristoteles Platon gibi erdem nedir sorusunu insan ruhunun yapısının bilgisine dayanarak yanıtlar. Ona göre erdemler “düşünme yetisin erdemleri” ve “ karakterin erdemleri” ya da etik erdemleridir. Aristotales erdemin bilgiyle bağlantılı tanımını “erdem sadece doğru akla uygun huy değil aynı zamanda doğru akılla giden bir huydur “ diye yapmaktadır. Erdemin ayrıcı özelliği onun bir huy konusu olduğunda onun ilgili iki uçta aşırılık ve eksiklik bakımından orta olma dır. Örnek olarak orta olma da erdem olarak cesaret korkulacak şeylerin sözkonusu olduğunda , korulacak olanla korkulmayacak olanı bilmektir, yani cesur kişi neyin korkulacak neyinde korkulmayacak şey olduğunu bilen kişidir.

Aristotales “adalet kendi amacını kendinde taşıyan erdemin tam kullanılması” yani adalet ona sahip olanın yalnızca kendine dağil başkasıyla ilgili olarak kullanılması halinde tamdır ve erdemdir demiş, iki türlü adaletten söz edilebileceğini söylemiştir;
1. dağıtıcı adalet: onur, para yada yurttaşlar arasında bölüşülebilir şeylerin dağıtılması , 2. düzenleyici adalet: kişiler arasındaki isteyerek veya istemeyerek olan maddi veya manevi alış verişlerdeki adalettir

Stoa okulu için erdem iyidir ve iyi yaşam için yapılacak tek şey erdemli yaşamaktır. Erdemli yaşamakta doğaya yada aynı anlama gelen ekla uygun yaşamaktır.
Eskiçağda etiğin başlıca sorularının; insan için iyi ve mutlu yaşamanın koşulları nelerdir, bunu için ruh sarsılmazlığı nasıl sağlanabilir, erdemli olmak için ne yapmak gerekir, olduğunu görüyoruz.

18. ve 19. yy. larda ETİK ANLAYIŞI:

18.ve 19.yy.lardaki filozoflar da kendilerinden önceki düşünürlerin fikirlerinin üzerine eleştiriler veya eklemeler yaparak felsefenin gelişmesini sağlamışlardır.

Francis Bacon etik alanını dinlerden bağımsızlaştırması ve bu alanda araştırılan “iyi” nin dünyaya ait olduğuna vurgu yapmış,iyi kavramını yararlı kavramı ile birlikte ele almış , ahlaksal olanı bütünün iyiliğine yönelmiş olan eylemlerle ilişki içinde belirlemeye çalışmış, bilgiye verdiği önemle aydınlanma düşüncesinin yolunu açanlardan olmuştur.

Thomas Hobbes etik anlayışını doğal insan düşüncesine dayandırmış, insanda belirleyici özelliğin bencillik mi yoksa özgecilik mi olduğu sorusunu yanıtlamaya çalışmıştır. Hobbesa göre “insan her şeyden önce kendi varlığını ayakta tutmaya , koruyup sürdürmeye çalışır, bu onun ana güdüsüdür, onun eylemlerini bu güdü belirler” .

John Lock ise insanda Hobbes’in söylediği gibi kendini koruma ve sevme güdüsü gibi belirleyici bir özelliğin olmadığını , insan zihninin boş bir levha “tabula rosa” olduğunu öne sürmüş ve insanları eyleme geçirenin hazza kavuşma ve acıdan kaçma olduğunu belirtmiştir. Lock a göre “iyilik, adalet, doğruluk” gibi etik kavramların oluşumu doğrudan doğruya haz ve acı duygulanımlarının sonucudur. Lock toplum kurallarının zorunlu ve genel geçer (apriori) olmadıkları için toplumdan topluma değiştiğini ve uzlaşımsal olduğunu belirtmektedir.

Lock ve Hobbes her ikiside etik ilkelerin akılla ortaya konabileceğini düşünmüş kendilerinden sonra gelenlere ahlak ilkelerinin ve insanda görülen etik ayrım yapabilme yetisinin akıldanmı, duygudanmı kaynaklandığına dair tartışmalara zemin hazırlamışlardır.

Shaftesbury ve Hutcheson ise insanın etik olanı anlamasını ve etik olmayanı fark etmesini sağlayan doğal bir yetisi olduğunu kabul etmiş ve bu yetinin “ahlak duygusu” olduğu konsunda fikir birliğine varmışlardır. Onlara göre akıl yetisi erdeme ve güzelliğe ulaşmak için yeterli değildir, insanın yapısında doğal olarak bulunan bencil duyguların kontrol altına alınabilmesi ve kendi iyiliğinden önce toplumun iyiliğini düşünmesi için “ahlak duygusu (moral sens) na” ihtiyacı vardır.

Shaftesbury için tek tek kişilerin iyiliğinden önce gelen ve temel olan şey, herkesin iyiliğidir, yani erdem, kişilerin başkalarıyla ilişiklinde söz konusudur. Erdemli kimse “diğer beş duyudan daha değerli olan etik duyarlığını (ahlak duy(g)usunu) kendine klavuz yaparak tutkuları arasında doğru ölçüyü bulmuş olan kendi kişiliğini biçimlendirmiş kimsedir”.

David Hume da haz ve acının insanı eyleme geçiren başlıca duygular olduğu düşüncesindedir. Aklı ve duyguları kesin olarak ayırır ve ahlak duy(g)usunun yanında yeni bir kavram olan ve insanların birbirlerinin acı ve mutluklarını paylaştıkları, aynı duyguları duymaları, anlamına gelen “sempati” veya “duygudaşlık” olan yeni bir duygudan söz eder. Ona göre sempati insanların kendi çıkarlarını düşünmeleri ve kendilerini koruma içgüdüsü yüzünden ortaya çıkmamıştır, insanın yapısında doğal olarak bulunmaktadır. Toplumda, zorunluluktan değil insanın kendini koruma isteginden dolayı ve sempati sayesinde kurulmuştur.

Kant “ahlaklılığın” yalnızca bir duyguya bağlı şekilde ele alınamayacağını , raslantıya bırakılamacağını, bir yasaya bağlanması gerektiğini , bu yasayıda saf aklın koyabileceğini göstermek istemiştir. John Stuard Mill ise Kant’ın saf akla teslim ettiği “ahlaklılık” ilkelerini yeniden duyguların hakimiyetine sokarak “ olabildiğince çok insanın , olabildiğince çok mutluluğu” şeklinde ifade edilen haz ilkesi ile faydacılık ögretisinin temsilcisi olmuştur.

Kant insanların sadece doğa yasalarına, doğadaki nedenselliğe bağlı olmadığını, aynı zamanda eylemlerini oluşturan istemesini belirlemek üzere kendine kendi yasasını koyabilecek özerk bir varlık olduğunu belirtmiştir. İnsan neyin yapılması yada neyin yapılmaması hakkında gerekliliklerin bulunduğu “ahlak” alanında kendine koyduğu yasaya göre eyleyebilir ve istemlerinde ve eylemlerinde kendi sınırını kendi çizmekte özgürdür. Kant ahlak yasasının kişilerin istemlerinin belirlenmesi bakımından kesin bir buyruk olduğunu söyler.Çünki buyruklar koşullu yani bir koşula varmak için araç olanlar ve kendi başına iyi olan ,ve çıkacak sonuçla ilgilemeyen önce iyi olan “niyetten” kaynaklanan koşulsuz buyruk olarak iki türlüdür. Ahlak yasasıda koşulsuzdur, kişinin içgüdülerini , isteklerini çıkarını düşünerek , böyle eylemlerin sonunda elde edilecek olası faydayı hesaba katarak eylememesi gerektiğini ifade eder. Kişi her seferinde kendi eylemi için bunun genel geçerli bir yasa olup olmadığını sorması gerekmektedir.

Ahlak metafiziğinin temellendirmesinde ise ; ancak aynı zamanda genel yasa olmasını isteyebileceğin maksime göre; eyleminin maksimi sanki senin istemenle genel bir doğa yasası olacakmış gibi ve her dafasında insanlığa kendi kişisinde olduğu kadar başka herkesin kişisinde de sırf araç olarak değil aynı zamanda amaç olarak devranacak biçimde eylemde bulun demiştir. Kanta göre eylemi yapan kişide ödevden başka bir neden yoksa yani yasaya saygı ve iyi isteme varsa, eylemi ahlaksal bakımdan değerlidir. Böyle bir istemle eylemde bulunan insanda erdemli insandır.

20.yy. da ETİK
Değerler etiği , değerlerin varlıksal ve bilgisel sorunları ile meşgul olurken mantıksal pozitivizmden beslenen etik görüşler etikte bilginin mümkün olmadığını , düşünürler etiğin aşkın (transendeltal) olduğunu söyleyip analtik bir etik oluşturmaya giriştiler. Bunun yanında çağın ötenazi, ölüm cezası, yoksulluk gibi sorunlarına eğilen pratik etik çalışmaları , çeşitli mesleklerdeki sorunlarla savaşan meslek etikleri ağırlık kazandı.

Kökenini fenomenolijden alan değerler etiği görüşleri, değerlerin tek tek kişilerden bağımsız olarak var oldukları bilincin yada öznenin yaratısı olarak bilince ilişkin varlıklar olmadıkları ve onların bilgisinin mümkün olduğunu , onları apriori bilmenin mümkün olduğunu göstermeye çalışmaktadırlar.

Etik ilişki, bir kişinin başkasıyla yüz yüze veya yüzyüze gelmediği değer sorunlarının söz konusu olduğu, eylemde bulunarak yaşadığı her ilişkidir. İlişkiler ya doğrudan doğruya kurulmakla varlanan istenerek , yada rastantısal olarak yaşanarak varlanır. İlişkiler ya kişiden kişiye ilişkisi, yada yurttaş-devlet ilişkisi gibi kişiden bağımsız ilişkilerdir.

Etik değerlerin iki türünden söz edilebilir: etik kişi değerleri ve etik ilişki değerleri.
Etik kişi olanakları veya özellikleri olarak etik kişi değerleri tümüne “kişi değerleri” kişi olanakları, ya da özellikleri (erdemleri) ancak bir bölümüdür. Kişinin bir diğer özelliği ise onun bilgisel yetenekleridir, zeka, dogrudan kavrayabilme, dikkatli bakabilme, hızlı düşünme, güçlü belleğe ahip olma gibi yetenekleridir. Diğer özellikleri ise karakter özellikleri olan ölçülü, dayanıklı, sabırlı, cesur gibi kişilik özellikleridir. Bunlar kişinin etik ilişkilerinde rol oynayan ancak etik değerleri olan dürüst, saygılı, adil dolayısıyla özgür olma gibi değerlerini doğrudan belirlemeyen özelliklerdir.

Etik ilişki değerlerinin diğer değerlere göre özellikleri ise etik ilişkilerde ortaya çıkmaları ve kişinin eylemde bulunmakla edindiği özellikler olmalarıdır. Bu değerler kişilerin karşılaşmaları ve bir olay yaşamaları ile rastlantısal olarak o an için yaşanır, ancak tortu yok olmaz. İşte etik ilişki değerleri yaşantısal olduklarından diğerleri gibi tanımlanamazlar, bu değerler doğrudan doğruya yaşanır, buna tanık olmakla veya bu olanağı gösteren yazıları okumakla bilgi edinilebilir. Saygı , minnet, güven gibi kişinin başka bir kişi ile belirli bir ilişkisinde değerlilik yaşatılarıdır ve özellikleri yaşayan kişinin dışında bir karşılıkları olmasıdır.

Etiğin başlıca teorik ve pratik sorunları:
Günümüzde etiğin özellikle çevre ile ilgili sorunları önem kazanmıştır, acaba doğa insan için bir araçmıdır, onun emrine sunulmuş bir hammademidir ? gibi sorular günümüzde hala tartışılmaktadır. Yoksulluk ve açlıkla ilgili sorunlar, din, dil ırk ayrımcılığı ve bu gibi etik sorunlar hala tartışılmaktadır.

Bir biyoloğ olan G.Hardin dünyada yoksulluk ve açlık konusunda en fazla tartışma yaratan “can kurtaran sandalı” makalesi ile bazılarınca insancıl olmadığı düşünülen ancak önemli bir problem olan bu konuyu tartışma konusu haline gelmiştir.
Hardin hiçbir kişinin dünyanın kaynaklarını adil bir paylaşım ötesinde boşuna harcamaması, boşuna yakıp yıkmaması gerekitiğini söyler. Yeryüzündeki kişilerin kaynakları eşit paylaşmada haklara sahip olup olmadığını sorgular.

Dünyayı kabaca yoksul ve zengin ülkeler diye ayırırsak, üçte ikisinin yoksul üçte birinin ise zengin ülkeler olarak ayırabiliriz. Bunuda eğretileme her zengin ülkenin zengin insanlarla dolu bir cankurtaran sandalına benzetebiliriz , okyanusta batan bir gemiden kurtulan bu cankurtaran sandalına binmek isteyen yoksulların yüzdüğünü farz ederek, sandala binmak isteyen ve zenginliğin bir kısmını paylaşmak isteyen bu kişilere karşı sandaldakiler ne yapmalıdır sorusunu sormaktadır. Hardin sandalın batma riski nedeniyle hiç kimsenin sandala alınmaması gerektiğini savunur. Bu humanisterin huşuna gitmeyen çözümdür, ancak sandaldakiler ancak bu sayede hayatta kalabilirler. Humanist iyi insanlara sandaldan inip yer vermesini önerir, böylece vizdan azabı çeken bu iyi insanların yerine vizdan azabı çekmeyen insanlar gelecektir ve sonuçta sandalın etiği yine değişmeyecektir.
Bu örnekle Hardin sandalın batma tehlikesini düşünerek yoksul ülkelere yardım edilmemesi gerektiğini savunur, zengin ülkeler nüfusu 87 yılda ikiye katlanırken yoksul ülkelerin nüfusu sadecede 21 yılda ikiye katlanmaktadır. Dış yardım uzun dönemde yoksulların çıkarına değildir, nüfusu dahada artması, tıpkı 10 kişiden fazla kişinin sandala binmesi gibi tehlike yaratacaktır. Fakir ülkelere yapılan dış yardımı denize kum atarak doldurmaya çalışmaya benzetir , bazı insanların ölmemesi için yapılan bu fedakalığın ileride daha çok insanın ölmesine neden olacağını savunur.

Etiğin tartışılan diğer bir sorunuda Kant’ın savunduğu salt akılcılık ile D.Hume’un savunduğu duygu ikilemidir. Etik Kantın söylediği gibi saf aklın yasa koyabildiği , düzenleyebildiği bir alan ise etiğin merkezinde akıl olacaktır. Hume un söylediği gibi etik sorunlar akıl yürütme konusu değilse , akıl hiçbir zaman istemenin herhangi bir aylemi için bir motif oluşturamıyorsa ve istemenin idare edilmesinde hiçbir zaman tutkuya direnemiyorsa etiğin merkezine akıl yerine duygular yerleşecektir. Eylemin hiçbir aşamasında tek başına akıl veya tek başına duyguların belirleyici olduğu söylenemez , öyleyse her eylemin akıl ve duyguların ortak ürünü olduğu söylenebilir.

Etik ve ahlak değerlerinin kişilerin bulunduğu ve yetiştiği toplumun kültürel değerlerine görede büyük değiliklikler gösterdiğinide biliyoruz, örneğin yeni göreve atanan bir kamu yetkilisine göreviniz hayırlı olsun ziyareti yapmak, birşey talep etmeden sadece tebrik ziyareti yapmak , çikolata götürmek, onun bu göreve layık olduğunun ve onun desteklediğimizin göstergesi !!! olarak, ülkemizde ve şark kültüründe mutlaka yapılması gereken bir hareket ,bir kural gibidir, ancak aynı hareket batı kültüründe tamamen anlamsız, hatta rüşvet vermeye teşebüs gibi hiçte hoş karşılanmayacak bir davranış biçimidir. Yasal olarak yapılması gereken bir işi yapan yatkiliye ,yaptığı iş karşılığı para vermek bazı ülkelerde “teşekkür etmek için bahşiş vermek” olarak kabul edilir ve bu davranış olumlanır iken diğer bir ülke değerlerinde “rüşvet vermek” olarak kabul edilir ve ahlak dışı bir davranış tarzı olarak kabul edilmektedir.

Ülkemizdede etik değerler konusunda çalışmalar yapılmakta 5176 sayılı Kanun gereği hemen hemen her kurul etik değerleri belirleyen ve tanımlayan komisyonlar , ve yönetmelikler çıkarılmaktadır. Üniveristelerde etik kurulları araştırma kuralları, davranış ve değerlendirme kuralları gibi kendi konuları ile ilgili etik değerlerini açıklamakta, Tedmer – Türkiye etik degerler merkezi vakfı ,Başbakanlık kamu görevlileri etik kurulu gibi birçok organzisyon bulunmaktadır. Ancak önemli olan yönetmeliklerde ne yazdığı değil gerçek hayatta yazılı kuralların nasıl ve ne kadar uygulandığıdır. Katı yasalar işgörenin yanlış yapma halinde cezalandırılması riskini arttırmakta bu da sadece verilecek rüsvetin miktarını arttırmaktan öte fayda sağlamamaktadır.

Yazılı olan bu kurallara göre hepimizin aynı şeyi anlamadığımız veya anlasak da her türlü dini veya sosyal baskıya rağmen kabul etmediğimizi gözlemliyoruz. Birimize göre uygun olmayan bir eylemin bir başkasına göre tamamen uygun görülmesi ve bu nedenlede ülke genelinde ortak herkes tarafından kabul edilebilir bir etik değerlerimiz ve buna bağlı olarak belirlenen ahlak kurallarımız hatta bunlara uygun yasalarımız olduğuda söylenemez. Neyin doğru neyin yanlış olduğu kavramında farklar olunca bunun sonucu ideal ahlak anlayışı farklılaşmakta, bunun sonucu etik değerlerimizde uyum sağlanamamakta çelişen bu değer yargıları sonucunda da adalet ve hukuk düzenimizde bozulmaktadır. Bu nedenlede tüm yazılı veya yazılı olmayan kurallarımız tüm toplum tarafından ortak kabul edilebilir kurallar olamamaktadır. Bazen yasalar toplumun değer yargılarının gerisinde kalmakta bu nedenle sorunlar yaşanmakta, bazende yasa koyucu iyi niyetle veya AB normlara uyum gibi nedenlerle toplumu düzenlemek geliştirmek amacıyla toplumun mevcut değerlerinin ilerisinde yasalar yaparak bu seferde toplum yasaların gerisinde kaldığı için sorunlar yaşanmaktadır.

Bu durum bence Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde anlatılan en azından temel ihtiyaçların toplumun genelinde karşılanması sağlanıncaya kadar da böyle sürüp gidecektir. Aksi takdirde malesef toplumdaki çatışma ve kavganın kaynak nedenlerinden olan ve halen çogunlukla geçerli etik deger olan faydacılık ilkesi toplumun çogunluğu için geçerli etik değer olarak kalacaktır. Nüfus artış hızımız , artan nüfusun demografik yapısı, eğitime ayrılan kaynak gibi siyasi tercihler gelişme süremizi belirleyecektir, tam bunları düşünmeye başlayınca biraz karamsarlıkla ister istemez “tahlisiye sandalı” problemi akla gelmektedir ancak ümidimiz arzu edilen seviyeye ulaşma zamanının dayanabileceğimiz kadar çabuk gelmesidir.

Kaynakça:
ETİK – (Prof.Dr. Sevgi İyi, Prof. Dr. Harun Tepe )
ETİK KURAMLARI-( A.A STROLL, A.LONG , V.J BOURKE, R.CAMPBELL)
ETİK- İONNA KUÇURADİ
MODERN FELSEFE- PROF.DR. SERA ÇELİK

4.630 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Selefîyye ya da SelefîlikSelefîyye ya da Selefîlik Selefîyye ya da Selefîlik sözcükleri gündemimize girdi. Ne demek Selefilik? Hani, “Halef/Selef” sözcükleri var ya? Selef halefin tersidir ve tarihsel olarak “Önde olanlar” anlamına gelir. […]
  • Bütünü Gözden KaçırmakBütünü Gözden Kaçırmak Günümüzde insanlığın, belki en büyük derdi, detaya odaklanmak. Detaylara o kadar düşkün olduk ki, bir şeyleri gözden kaçırdığımızı bazen hissetmiyor/görmüyoruz. Bu durum hayatın her […]
  • Ortak acıOrtak acı O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan... Bir gün, bir bilge, kendi türleriyle uçmayı reddeden iki ayrı cins kuşa rastlar […]
  • Antik Yunan’da Mizahın İzleriAntik Yunan’da Mizahın İzleri ANTİK YUNAN’DA MİZAHIN İZLERİ - MİZAH TARİHİ - 1 “İnsan dünyada o kadar çok ızdırap çeker ki ,bütün canlı varlıklar arasında bir tek o gülmeyi icat etmek zorunda […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Aralık 2016
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Arşivler