felsefe taşı

Anlatmak ve Dinletmek

Anlatmak ve Dinletmek
Temmuz 06
15:21 2015

“Dil” iletişimin temel aracıdır…

Ama iletişimin gücünü ortaya koyan; “dil”i nasıl kullandığınızdır…

Ne söylediğiniz elbette önemlidir…

Ama bazen “nasıl söylediğiniz” ne söylediğinizden bile daha önemli olabilir…

Anlattığınız şey bazen karşınızdakinin ilgisini çekmeyebilir…

Ama bazen anlatış tarzınız bu durumu tersine çevirebilir…

Dil, sizi sadece “konuşturur”…

Anlatırsınız…

Ama dinleten “hitabet”inizdir…

***

“Retorik” olarak geçiyor “hitabet” yabancı dillerde…

Yani ikna edici, etkileyici konuşma sanatı…

Bir başka deyişle “belagat”

Retorik kavramının gücü daha Antik Yunan’da keşfedilmiş…

Antik Yunan’da bir kitabede yer alan “Retorik öğrenmeyen, onun kurbanı olur” ifadesi; “hitabet”e, söz söyleme sanatına daha o yıllarda bile verilen önemin çok somut bir göstergesidir aslında…

Aristo daha MÖ 330’da kaleme aldığı 3 ciltlik “Retorik” isimli eserinde hitabetin ne kadar önemli bir güç olduğunu anlatmış…

Hatta Aristo retorik kavramına öyle büyük güçler yüklemiş ki, mahkemede yargıcın verdiği karar yanlışsa; bunun konuşmacıların hatası olduğunu iddia etmiş kitabında…

Düşünün ki daha milattan önce, Sicilya’da bir hitabet okulu bile açılmış…

***

Hitabet özellikle demokrasi kavramının gelişmesiyle birlikte büyük önem kazandı…

Tarafların kendi görüşlerini benimsetme, muhalif fikirleri çürütme çabaları ancak “hitabetle” mümkündü.

Keza, liderliğin “olmazsa olmaz” unsurlarının başında hitabetin geldiği kabul edilmişti.

Tarihe geçmiş ünlü hatiplerin söylevleri hala hafızalarda yerini korumaktadır…

Örneğin Çiçero unutulmaz bir hatipti…

Vladimir Lenin, Che Guevera, Mandela, Castro, Abraham Lincoln gibi isimler konuştuklarında kendilerini “dinletirdi.”

İnsanların kitapla değil “hitapla” kazanıldığını fikrini savunan Hitler de siyasetteki başarısını (tabii eğer bunun adına başarı denebilirse) güçlü hitabetine borçludur…

Günümüze gelirsek Süleyman Demirel bu bağlamda gerçek bir “deha”dır…

Tayyip Erdoğan’ın da hitabet yeteneği oldukça güçlüdür…

***

Hitabet doğuştan gelen bir yetenek mi, yoksa zamanla kazanılan bir özellik mi?

Tıpkı “İnsan lider mi doğar, lider mi olur?” tartışmasındaki gibi bu konuda farklı görüşler mevcut…

Ben, bu yetinin biraz kişinin içinden gelmesi gerektiğini savunanlara daha yakın düşünüyorum…

İki görüşün de haklılık payı var…

Ama her iki görüşü savunanların da üzerinde birleştiği husus hitabetin geliştirilebileceği…

Örneğin Antik Yunan’da senatörler ağızlarına çakıl taşı doldurarak çalışma yaparlarmış düzgün ve akıcı konuşabilme yetisi kazanabilmek için…

Müthiş bir hatip olan Atatürk, öğrenciyken, okulda arkadaşlarıyla hitabet yarışmaları düzenlermiş…

***

İki kavramı birbirine karıştırmamak lazım…

“Hitabet” ayrı şey “Nutuk çekmek” ayrı şey…

Nutuk çekmek kolaydır…

Sonuçta sizi dinlemek “zorunda olan” bir kitleye seslenirsiniz…

Ama hitabette, seçtiğiniz kelimelerle, ses tonunuzla, vurgularınızla, beden dilinizle vs. insanları kendinizi dinlemeye adeta “mecbur” hissettirirsiniz…

Örnek mi?

Muhabirlik yıllarımda birer gün arayla aynı partiden iki ayrı milletvekili adayının, aynı kahvede yaptıkları toplantıları takip etmiştim.

Adaylardan bir tanesi yurt dışında ekonomi alanında yüksek lisans yapmış, çok önemli görevlerle bulunmuş birisiydi…

Konuşmasında dünya borsalarından girdi, Türkiye’nin kredi notundan çıktı…

Anlattı da anlattı…

Kahvede oturan köylüler sessizce dinleyip dağıldılar…

İkinci aday esnaf kökenli, halktan gelen birisiydi.

Aldı eline mikrofonu :”İki topan ekmeğinizden birini elinizden alacaklar” dedi…”

”Sizi tarhanaya, bulgura mahkûm edecekler, eti bayramdan bayrama yiyeceksiniz” dedi…

Bu kez, aynı kahvede, aynı insanlar adamı omuzlara aldılar bir anda…

Oysa ikisi de aynı şeyi söylüyordu.

Muhalefet partisinden aday olmuşlardı ve hükümetin ekonomi politikalarını eleştiriyorlardı…

Ama birisi nutuk çekiyordu…

Diğeri ise “hitap ediyordu”

Biri okuyordu…

Diğeri ise konuşuyordu…

***

Hitabetin gücü, insanın beynine yaptığı yatırımla bağlantılı…

Biraz da medeni cesaretle…

Sonuçta dile “konuş” talimatını veren “beyin”dir.

Kişinin beyni doluysa; dili de doludur…

Bu da direkt okumakla ilişkilidir…

Okuyan birisinin kelime dağarcığı zengindir…

İfadeleri, kurduğu cümleler düzgündür.

Telaffuzu doğrudur…

Hafızası da gelişmiştir…

Bu da direkt konuşmasına yansır…

Ve elbette zekâ…

Güçlü hatiplerde rastlanan hazır cevaplık, benzetme, espri yapabilmek zeki insanlara haz özelliklerdir…

***

Okullarda “hitabet” dersinin bulunmamasını hep eksiklik olarak görmüşümdür…

Antik Yunan’da bile büyük önem verilen “hitabet”in değeri ne yazık ki toplumumuzda bir türlü anlaşılabilmiş değil…

“Topluluk karşısında konuşma”ya, gelince insanımızın neredeyse tamamının eli ayağına dolaşıyor…

İkili sohbetlerde “bülbül” kesilenler bir topluluğa hitap ederken sus pus oluyor…

TBMM Televizyonu’nda meclis görüşmelerini izlerken tanık olduğum manzaralar trajik…

Milletvekili tüm yasama dönemi boyunca bir ya da iki kez kürsüye gelip Genel Kurul’a hitap edebilme şansını buluyor…

Onda da söyleyeceklerini elindeki (ya da eline tutuşturulan) kağıttan okuyor…

“Konuşamıyor”, okuyor…

Okurken yaptığı hatalar da çabası…

Belli ki o metni prova bile etmeden geliyor kürsüye…

Bir partinin genel başkanını dinliyorum…

Ne bir vurgu var, ne sesi yükselip alçalıyor…

Durağan, renksiz…

Bir başka lideri dinliyorum…

Sürekli okuyor…

Okuduğunu hissetmiyor dahi, belli ki birilerinin yazdığını seslendiriyor kürsüde…

Süleyman Demirel’in o nüktedan, o akıcı hitabetine rastlamak mümkün değil artık mecliste…

Zekâ kokan, itinayla seçilmiş kelimelerin kullanıldığı, en hararetli anlarında bile seviyenin asla düşmediği polemiklere de.

Tabii bu örnekler siyasetin yıllar içinde daha da rengini, coşkusunu ve sempatisini yitirmesine sebep oluyor…

***

Yıl 1918…

Dönemin Fransa Başbakanı Georges Clemenceau kürsüde lakabı gibi (kaplan) kükremektedir.

Konuşmasını iktidar da alkışlar muhalefet de…

Ama sözünü bitiren Clemenceau kürsüden iner ve istifa ettiğini açıklar…

Herkes “neden?” diye sorar…

Şöyle açıklar sebebini Fransız siyasetçi: ” Evet muhalefet de iktidar da benden yana oldu, beni alkışladı ama ortanızda oturan otuz kadar bağımsız milletvekili alkışlamak bir yana, beni dinlemediler bile. Konuşmamı dinletemediysem kendimi ve gücümü kaybetmişim demektir. Güçsüz bir siyasetçi de Fransa’ya başbakanlık yapamaz”

Beş dakika sonra Clemenceau bu sefer “oybirliğiyle” yeniden başbakan seçilir…

***

Hitabet biraz da pratikle gelişiyor tabii ki…

Kişi toplum karşısında konuştukça alışıyor, kendisini geliştiriyor…

Bunun için de vesileler olması lazım.

Batılı ülkelere baktığımızda gündelik yaşamda dahi hitabet önem kazanıyor…

Nikâh yemeklerinde.

Cenaze törenlerinde…

Aile yemeklerinde…

Özel buluşmalarda…

İnsanlar konuşmalar yapıyor.

Biz ise bilinçaltımızda yer etmiş “söz gümüşse sükût altındır” öğretisi gereği hep susuyoruz…

Sosyal medyada “beğen” tuşuna basıp geçilir de, yorum yapanların oranı neden azdır?

Okullarda neden tiyatro faaliyetlerine ilgi fazla olmaz?

Münazara çalışmalarına neden katılım çok düşüktür?

Bir dersin ya da konferansın sonunda “Sorusu olan var mı?” dendiğinde neden herkes önünde oturanın ensesinin arkasına gizlenir peki?

***

Gelmiş geçmiş en önemli hatiplerden Demosten şöyle der:

“Fıçının çatlak olup olmadığı çıkardığı sesten, insanın da akıllı mı yoksa ahmak mı olduğu ağzından çıkan kelimelerden anlaşılır.”

Kişi konuşurken kendisini yansıtır aslında…

Bilgi birikimini…

Cesaretini…

Görgüsünü…

Mevlana “Ne kadar konuşursanız konuşun; söyledikleriniz karşınızdakinin anlayabildiği kadardır” der…

Günümüzde bu yaklaşıma şöyle bir ekleme yapabilmek de mümkündür:

“Ne kadar konuşursanız konuşun, söyledikleriniz karşındakine “dinletebildiğiniz” kadardır…

Hitabetin sadece siyasette önemli olduğunu sanmayın…

Kendisini sürekli “yönetilen” konumunda görmeyi kabul eden ya da “grubun herhangi bir üyesi” olmayı kabullenen birisi için hitabet önemli bir şey olmayabilir…

Özellikle yüzyılımızın rekabet ortamında, profesyonel ya da sosyal alanda öne çıkmak, ilerlemek isteyenler için en güçlü silahlardan biridir hitabet…

Yazımın girişinde de ifade ettiğim gibi, bazen “nasıl söylediğiniz” ne söylediğinizden bile daha önemli olabilir…

Ve kendinizi “dinletemiyorsanız” tüm söyleminiz “boşa konuşmaktır” aslında…

İlk Yayın: www.uguroral.com.tr

1.797 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Aralık 2016
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Arşivler