felsefe taşı

Ana, Çocuk ve E(k)mek

Ana, Çocuk ve E(k)mek
Mayıs 07
14:14 2014

“ İşçilerin yaşadığı dış mahallenin dumanı ve yağ kokusu içinde, fabrikanın düdüğü her gün böğürüp titreşirdi. Asık suratlı, kasları hâlâ yorgun insanlar, ürkütülmüş hamamböcekleri gibi telâşla dışarı fırlardı kül rengi evlerden. Alacakaranlığın soğuğu içinde, kaldırımsız sokaklardan, vıcık vıcık kara pencereleriyle sakin ve kayıtsız bekleyen yüksek taş binaya doğru giderlerdi. Adımları şaklardı çirkefte. Uykulu, boğuk haykırışlar karşılardı onları, kötü küfürler savrulurdu. Sonra makinelerin boğuk gürültüsü, istimin homurtusu işitilirdi. Asık suratlı kâra bacalar, mahallenin üstüne kaldırılmış kalın sopalar gibi gökyüzüne doğru yükselirdi.”

Evden çıktığımda saat 7’yi 22 geçiyordu, servis 25 geçe gelirdi genelde ama sağı solu da belli olmazdı. Sokağımdan ana caddeye çıktığımda her sabah olduğu gibi kaldırımda insanlar işlerine gitmek için bindikleri servislerini bekliyorlardı. Her birimiz 25-30’ar kişilik servislere doluşup İstanbul’un bir yerlerindeki plazalarımıza, ofislerimize, fabrikalarımıza giderdik. 50 dakikalık bir yolculuğun ardından turnikelere kartımı okutup kendi plazama girdim, normalde bir şeyler içer sindirime faydalı yoğurdumu yer haberleri okurdum ama önceki günden kalma işleri yetiştirme telaşından o sabah yalnızca onları tamamlamakla uğraşabildim. Elimi biraz kolaylayınca mola dönüşü öğrendim Berkin’in hayatını kaybettiğini … Hoş, yaşıyor muydu o güne kadar o da tartışılır. Dile kolay 269 gündür komadaydı, Ali İsmail’in ilk duruşmasının üzerinden neredeyse 1 ay geçmişti.

“Akşam olup da batan güneşin kızıl ışınları pencere camlarını tutuşturunca, fabrikanın taş karnı kusmuk gibi dışarı atardı öğüttüğü insanları ve yüzleri isten kararmış işçiler aç insanlara özgü parlak dişlerini göstererek yeniden sokaklara dolar, ortalığa makine yağı kokuları yayarlardı ekşi ekşi. Artık sesler canlı ve hatta neşeli çıkardı, çünkü forsalık o gün için son bulmuştu, evde akşam yemeği yiyip dinleneceklerdi. Fabrika bir gün daha yutmuştu. Makineler, insan kaslarındaki bütün gücü kendi ihtiyaçları için emmişti. O gün de geçip gitmişti hiç iz bırakmadan. İnsan bir adım daha atmıştı mezarına doğru. Fakat dinlenmek tatlı şeydi, dumanlı meyhane zevkliydi ve insan seviniyordu işgününün son bulmasına.”
Bir İstanbul-Denizli yolculuğunda tanışmıştım Soner Ağabey’le; 4 gündür seferde olduğunu anlatıyordu son mola yerinde sigarasını içerken. “Eve varınca akşama kadar uyuyacağım” diyordu. Annesi ile babası yıllar önce ayrılmıştı, yaşları da ilerlediğinden ikisine de bakmak zorundaydı. Akrabalarının arkasından “ola ola otobüs muavini oldu” demesinden yakındı kısacık sohbetin bir kısmında. “Ben motor öğretmenliğini kazandım ama para lazım başka çarem mi var?” diye sordu, cevap veremedim. Herhalde yoktu, yoksa hangi insanoğlu otobüs firması masrafları kısmak için fazla personel çalıştırmak istemiyor diye bu işkenceye katlanırdı ki …
“Bayram günleri, saat ona dek uyunurdu. Sonra, ağırbaşlı ve evli kimseler en iyi elbiselerini giyip kilisedeki ayine giderler, dinsel görevlere karşı gösterdikleri ilgisizlik yüzünden gençleri kınarlardı. Kilise dönüşü, yemek yenir ve akşama kadar yatılırdı. Yıllar boyunca biriken yorgunluk iştah bırakmazdı. Yemek yiyebilmek için, çokları içki içerler, midelerini kavurucu alkolle uyarırlardı. Akşam olunca, sokaklarda tembel tembel dolaşılırdı.

Lastik çizmesi olan, kuru havada bile çizmesini giyerdi; şemsiyesi olan, hava güneşli bile olsa, şemsiyesini alırdı. Birbirleriyle karşılaşınca fabrikadan makinelerden sözederler, ustabaşılara verip veriştirirlerdi. Sözler, düşünceler, hep çalışmayla ilgili konuları kapsardı. Geçip giden günlerin renksiz tekdüzeliği içerisinde tek tük basit bir fikir kıvılcımı parlarsa, o bile çoktu. Erkekler eve dönünce karılarıyla kavga ederler, çoğu zaman da sille tokar döverlerdi onları.”
Ortaokuldaydım, anneannemle eski evinin olduğu büyüdüğüm mahalleye gitmiştik. Uzak olduğundan elimden geldiğince yanında giderdim onu yalnız bırakmamak için. Mahallede bir tanıdık ziyaretinde öğrendim yıllardır kayıp olduğu söylenen Konca Kuriş’in, bedeninin domuz bağıyla bağlanmış halde bir villada bulunduğunu… Yemeğe oturmuştuk, ev sahibi teyze damadından anneanneme söz ediyordu. Kızı da sofrada bir yandan ağlayıp bir yandan önündeki çorbayı içmeye çalışıyordu. Bir yanağı davul gibi şiş iki gözüne de kan oturmuştu. Çocukluk; bir kadının neden kaçırılıp işkence edildikten sonra domuz bağıyla gömüldüğünü ya da bir kocanın eşinin niçin dövdüğünü pek idrak edemiyordum.

“Gençler kahvehanede kalırlar, ya da birbirlerinin evinde toplanır, akordeon çalar, rezil şarkılar söyler, dans eder, edepsizlikler anlatırlar ve içki içerlerdi. Çalışmaktan bitkin düşen erkekler kolayca sarhoş olurlardı. İçki onları yok yere sinirlendirir ve bu hastalığa varan sinirlilik, bir yerden patlak vermek isterdi. O zaman, boşalmak için, yoktan bir bahane icat ederek hayvani bir öfkeyle birbirlerine girerler, kanlı dövüşler çıkardı. Kimileri sakatlanır, arada sırada ölenler olurdu. İlişkilerinde, egemen olan duygu onları hep tetikte bulunmaya iten bir öfkeydi. Bu duygu, kaslarının yorgunluğu kadar kökleşmişti onlarda. Bu ruhsal illet, doğarken babalarından geçmişti, kara bir gölge gibi mezara dek izlerdi onları, gereksiz gaddarlıklar işletirdi. Bayram günleri, gençler eve geç dönerlerdi geceleyin; yırtık pırtık giysileri toz toprak çamur içinde, yüzleri çürüklerle kaplı olurdu. Kötülük dolu bir sesle arkadaşlarına indirdikleri darbelerle övünürlerdi. Ya da öfkeden kudurmuş durumda, uğradıkları hakaretler için hırslarından ağlayarak gelirlerdi; fitil gibi sarhoş, mutsuz ve tiksindirici, acınacak durumda olurlardı. Kimi zaman ana babalar oğlanlarını bir duvar dibinde ya da meyhanede sızmış olarak bulurlar, kaldırıp eve getirirlerdi. Sızan oğlan epey dayak ve küfür yerdi. Onu az çok dikkatlice yatırırlardı. Ertesi sabah düdük sinirli sinirli böğürmeye başlayınca onu erkenden kaldırıp işe göndermek gerekecekti çünkü. Oğlanlar çok dayak yer, hakarete uğrarlardı, ama kafayı çekip çekip kavgaya tutuşmalarını yaşlılar gençlerin hakkı sayarlardı. Onlar da, gençliklerinde, sarhoş olup dövüşmüşlerdi. Onlar da ana babalarından dayak yemişlerdi.

“Bugün 1 Mayıs Perşembe, ev taşıma işleriyle uğraştım bütün gün. Gün boyu telefondan “ 1 Mayıs’ı kutlamaya çalışanların” hırpalanma haberlerini takip ettim. Kars’ta Mert’e tecavüz eden zanlı “askerde tecavüze uğradığından” söz etmişti ifadesinde, buna benzer bir tecavüz olayının kendi askerliğinde de “efsane” olarak anlatıldığını söyleyen bir arkadaşım da “gazlanmıştı” Beşiktaş’ta. Mayıs, 1 Mayıs’la başlıyordu ve anneler günü vardı ikinci pazarında… Aklıma Maksim Gorki’nin “Ana” kitabı gelmişti yazı konusunda düşünürken.

“Yaşam böyle geçerdi. Bulanık bir su gibi, ağır ağır ve hiç durmadan akar, yıllar birbiri ardından geçer giderdi. Her geçen gün, aynı düşünce ve davranış alışkanlıklarından eski ve inatçı alışkanlıklardan yapılıydı. Kimse bu durumu değiştirme isteği duymazdı.

Kimi zaman nereden geldikleri bilinmeyen yabancılar türerdi mahallede. Önce, tanınmadıkları için dikkati çekerlerdi. Sonra, çalıştıkları yerlerden söz ederek biraz merak uyandırırlardı. Daha sonra yeni bir şey görmenin çekiciliği aşınır, silinir giderdi. Yeni gelenlere de alışırlardı ve artık dikkat çekmezlerdi. Anlattıkları şeyler şunu kanıtlardı ki, işçinin yaşantısı nereye gitsen hep aynıdır. Öyleyse bu yaşantıdan söz etmenin ne gereği var? Ama bazen de, mahallede hiç işitilmemiş yeni şeyler söyleyen kimseler çıkagelirdi. Onlarla tartışmazlar, yalnızca dinlerlerdi. Ama söylediklerine inanmazlardı. Garip lafları kimilerini için için kızdırır, kimilerini de kaygılandırırdı. Kimileri de belirsiz bir umuda kapılıp heyecanlanır ve bu yararsız, bu sıkıcı duyguyu gidermek için daha çok verirlerdi kendilerini içkiye. Mahalleliler bir yabancıda olağandışı bir şey sezdiler mi, ona karşı uzun süre hınç duyarlar ve içgüdüsel bir tiksintiyle davranırlardı. Sanki onun yüzünden sönük, zor, ama düzenli ve sakin yaşantılarının bozulacağından korkarlardı. Sürekli bir güç tarafından ezilmeye alışık oldukları için hiç bir iyileşme beklemezler, her değişikliğin ancak boyunduruklarını daha da ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramayacağına inanırlardı. Yenilikten söz edenler mahalle sakinlerinin sessizce uzaklaştıklarını görürlerdi. O zaman, ortadan yok olurlar, başka yere gitmek için yola çıkarlardı. Fabrikada kalsalar bile bir köşeye çekilirler, tekdüze işçi kitlesi içinde erimeyi başaramazlardı…

İnsanlar bu biçimde elli yıl kadar yaşarlar, sonra ölürlerdi.”
Ben yazmayı düşünürken Gizem diye bir yeryüzü meleği kayboldu ortadan. Günler sonra ortaya çıktı her şey. Ablasının aşk(!)ından acı çeken bir akrabası kıymıştı o meleğe …

“Aydınlanma; kişinin kendi aklını kullanmaya cüret etmesidir.” diyor ya Kant, kendi aklımı kullanmaya cüretimin bedelini bu kadar ağır ödeyeceğimi bilsem “akılsız” olmayı tercih ederdim diyorum şimdi. Sabahları uyanıp işe gitmeye yine devam edeceğiz, çocukların öldürüldüğü ve bir zamanlar çocuk olan bizlerin eli kolu bağlı yaşadığı bu dünyada. Aklımızı mı yitirdik ya da her geçen gün yitirmeye bir adım daha mı yaklaşıyoruz bilmiyorum. Ama bize çocukken annelerin, emek ile kazanılan ekmeğin, küçükleri korumanın kutsal olduğu öğretilmişti. Ne oldu da bu kutsallara böylesine hunharca saldırının karşısında tepkisizleştik anlayamıyorum.

“Ana” kitabından tekrar 4-5 sayfa okudum yazıyı yazmaya başlamadan önce. Sonra kendi zihnimden döküldü araya eklediklerim. Ve güzel bir sözle; çocuklara, annelere ve tüm emekçilere söylenmiş, bitiremedim bu yazıyı …

Biliyorum bu yazı eksik ve çirkin, tıpkı içinde bulunduğumuz zamane gibi. Tıpkı bundan yaklaşık 100 yıl öncesi gibi. Gorki’nin Çocukluğum’u “Ve ben ekmeğimi kazanmaya gittim” diyerek bitirişi gibi …

1.071 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Zihin, tüm maddenin matrisidir!Zihin, tüm maddenin matrisidir! "Gerçekte madde yoktur. Tüm madde kaynağını bir atomun parçacığının titreşimine neden olan ve bu küçük güneş sistemini bir arada tutan bir kuvvetten alır. Bu gücün arkasında […]
  • Osmanlıdan Günümüze Kahvehane KültürüOsmanlıdan Günümüze Kahvehane Kültürü Her ne kadar günümüzde önemini ve genel olarak işlevini yitirse de kahvehaneler ortaya çıktıkları ilk günden beri halkın toplandığı,kahve içmenin yanında sanattan siyasete pek çok […]
  • Theodore (We Are The Brothers)Theodore (We Are The Brothers) Sene 1991. Frankfurt – Atina – Chios (Sakız adası) uçak yolculuğum, Avrupanın 1,5 km.lik en kısa pistlerinden olan LGHI / RW01’de noktalanmış. Taksi ile limana gidiyorum. Ve Çeşmeye ilk […]
  • Zaman PlanlamasıZaman Planlaması O, o an bilmiyordu... Sabah gözlerini tam 07:00'de açtığında geçen her saniye ile geriye sayım başlamıştı... 17:10:09, 17:10:08, 17:10:07... Gece yarısında tam 00:10:10'da gözlerini […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Aralık 2016
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Arşivler