felsefe taşı

Ölmek ve Ölümsüzleşmek

Ölmek ve Ölümsüzleşmek
Eylül 08
11:36 2017

“Denemeler” denince ilk akla gelen isim, Fransız yazar Michel De
Montaigne’dir…

Ama denemeleri Montaigne’inkiler kadar büyük ses getiren bir yazar daha
vardır: “Francis Bacon”

Bacon’ın denemeleri de okuyanın beyninde şimşek çaktırır…

20 yıl önce okumuştum Francis Bacon’un denemelerini…

Kitabın her tarafı çizik içinde kalmıştı, sayfaların kenarına düştüğüm
notlardan adeta yeni bir kitap daha çıkardı…

***

Geçenlerde yeniden okumaya karar verdim Francis Bacon’ın “Denemeler”ini…

“Ölüm Üstüne” başlıklı denemesi beni bu sefer bir hayli düşündürdü…

Bir daha, bir daha okudum…

Ölüm olgusu karşısındaki yaklaşımı çok farklı Francis Bacon’ın.

İnsanların ölümden korkmasını, çocukların karanlık bir yere girmekten
korkmalarına benzetiyor…

İnlemeler, dövünmeler, soluk bir yüz, ağlayan yakınlar, kara yas
giysileri, gömme törenleri gibi şeylerin ölümü korkunç gösterdiğine
vurgu yapan Bacon insan yüreğinin ölümü alt edebilecek güçten yoksun
olmadığını savunuyor…

Nasıl olsa ödenmesi gereken doğal bir borç olan ölümden korkmayı da
budalalık olarak görüyor…

***

Ölüm sadece Bacon’ın değil, birçok düşünürün üzerinde kafa patlattığı
bir kavram aslında…

Örneğin Lucillius’a mektuplarında “ölümün çevresinde koparılan yaygara
ölümün kendisinden daha çok korkunçtur” derken Seneca da Bacon ile
benzer bir tez ortaya atıyor.

Mark Twain ise ölüm korkusunun yaşayamamış olma korkusundan geldiğini
öne sürerken, “dolu dolu yaşayan birisi her zaman ölüme hazırdır” diyor…

***

Ölümün panzehiri ölümsüzlük…

Ölüm korkusunu yenmenin en etkili yolu ölümsüzlük kavramına odaklanmak
belki de…

Biyolojik anlamda ölümsüzlükten bahsetmiyorum, her ne kadar bilim
insanları bir gün bunun mümkün olabileceğini savunsalar da…

İnsan yaptıklarıyla, eserleriyle, hizmetleriyle de ölümsüzleşebilir…

Ve ölümsüzleşebilenler ölümü da alt etmiş olurlar aslında…

***

Fıkra bu ya; sünnetçinin biri caddenin en işlek yerinde bir dükkân açmış…

Kocaman harflerle “sünnetçi” yazan bir levha koymuş en tepeye…

Vitrinine de irili ufaklı bir sürü saat…

Arkadaşı merak etmiş sormuş, “Yahu bu saatleri neden koydun, senin
saatle ne işin olur ki?”

Yanıt vermiş sünnetçi: “Ya, ne koyaydım?”

***

Hayatınızı sergileyeceğiniz bir vitrininiz olsaydı…

Bu vitrine ne koyardınız?

Seçmekte zorlanıp, “hangisini koysam” diye mi düşünürdünüz?

Yoksa fıkradaki sünnetçi gibi mecburen bir şeyler mi yerleştirirdiniz
camekânın arkasına…

***

Ömrünün sonbaharına gelenler nedense içgüdüsel bir biçimde “öbür
dünya”ya konsantre olmaya başlar…

Ölüm korkusudur bunun sebebi…

Ölümün korkusu, hayatın anlamını da gölgelemeye başlar o an…

Ama daha bir sınav bitmeden ikinciye hazırlanmak akılcı bir şey midir?

Bir sınavdan geçer not almadan sonraki sınava hazırlanmak mümkün müdür?

Elbette hayır…

Yani daha bu dünyadayken insanın arkasında ne bıraktığını da sorgulaması
gerekiyor aslında…

Fosil bile izini bırakırken arkasında…

Yaşadığının, bu dünyadan gelip geçtiğinin minik bir işaretini dahi
geride bırakamayanlar gerçekten yaşamış olurlar mı peki?

***

İşte bu noktada “ölümsüzleşme” denen kavramın önemi ortaya çıkıyor…

Ki, cennete ulaşma arzusu kadar önemli ölümsüzleşme çabası…

Hepimiz elbette çekip gideceğiz bu dünyadan…

Kazık çakacağımız yok…

Peki, yıllar sonra kim hatırlayacak bizi?

Hatırlanacak mıyız?

Nasıl hatırlanacağız peki?

Yaşatılacak mıyız?

***

“Beni hatırla.”

Çok sık duyarız ya da dillendiririz bu cümleyi…

Hatırlanmak için önce unutulmak gerekir.

Hiç unutulmayanlar; hep anılarımızda, usumuzda yaşamaya devam ederler.

Unutmadığımız için hatırlamaya da gerek duymayız ki zaten…

Bedenleriyle vedalaşırız sadece, ruhları ve fikirleri hep bizimledir
onların…

Ölümsüzleşmişlerdir aslında…

***

“Kendiniz için yaptıklarınız sizinle birlikte yok olur; ama başkaları
için yaptıklarınız sizi ölümsüzleştirir” der ünlü düşünür Albert Pike…

İnsanoğlunu karanlıktan kurtaran ampulü icat eden Edison ölmüş müdür sizce?

Bugün kitaplarıyla insanların hayal dünyalarınaışık tutan bir Albert
Camus’nün, bir Balzac’ın, bir Tolstoy’un öldüklerini, artık
yaşamadıklarını söyleyebilir miyiz?

Keza tabulara ve dogmalara karşı canları pahasına savaş vermiş bir
Sokrates, bir Giardano Bruno, bir İskenderiyeli Hypatia bedenen aramızda
olmasalar da fikren hep yanımızda değiller midir?

Keza Atatürk sizce ölmüş müdür yoksa her gün yeniden mi doğmaktadır
usumuzda ve gönlümüzde?

***

Hayat çok kısa deriz hep…

Evet, kısadır kısa olmasına ama bu kısalığı nasıl yorumlayacağız?

“Hayat çok kısa, hiçbir şeyi kafana takma, gününü gün et, gül eğlen”
diye mutlak bir hedonizm içine girmek de mümkün…

Ya da “hayat çok kısa; hayallerine, amaçlarına ulaşmak için zaman
yitirme” diyerek kişinin ideallerine odaklanması da…

Hangisi doğru peki?

Bunun yanıtını kimse veremez, herkes hayatını kendi bildiği, istediği
şekilde yaşar…

Ama bence bu noktada “denge” kavramı belirleyicidir…

Hazlar kadar amaçlardır da insanı insan yapan aslında….

***

Ölümden korktuğu kadar “ölümsüzleşememekten” de korksa insanoğlu…

Hayatı tüketmek kadar değerlendirmeye de odaklansa…

Kendisine sunulan yılların tadını çıkarmak kadar hakkını da vermeye
çabalasa…

Dünya çok daha yaşanası bir yer olurdu kesin.

***

Bacon denemesinde “İnanın bana, şarkıların en tatlısı, bir insanın
gönlündeki yüce amaçlarıyla umutlarına eriştiği andır” der…

Ve şöyle devam eder “Bir yararlılık göstermeye çalışırken ölen kimse
kızgın bir kavgada yaralanıp da yarası sıcakken acı duymayan kişiye
benzer; dolayısıyla kendisini iyi bir iş görmeye adamış kararlı insan
ölüm korkusundan uzak olur…

***

İnsan gerçekten yaşadığını hissettiği an ölümü de alt eder.

Yaşadığını hissetmek de tıpkı Bacon’ın işaret ettiği gibi bir yararlılık
göstermekle mümkündür…

Yani asıl ölüm aslında amaçsızca harcanan yaşamlardır…

Gerçekten yaşamak da insanın kendisini ölümsüzleştirecek bir şey
bırakabilmesi arkasında…

***

Gözünüzde büyütmeyin bu ideali.

Ölümsüzleşmek belki ağır bir kelime, ama eyleme dökülmesi hiç de
imkansız değil…

Topluma hayırlı bir evlat kazandırmak…

Yüzyıllarca ayakta kalacak bir ağaç yetiştirmek…

İnsanlığa hizmet eden bir sivil toplum kuruluşuna destek vermek…

Hiç değilse bir insanın hayatında bir farkındalık yaratmak…

Bu küçücük miraslar bile ölümsüzleştirir insanı aslında…

Tek bir insan tarafından şükranla yad edilmesi dahi ölümsüzleştirir
insanı…

***

Korktuğumuz gerçekten ölüm müdür, yoksa ölümün sembolize ettiği “bitiş” mi?

Ölüm kaçınılmaz sondur ama “bitmemek”, yani ölümsüzleşmek kişinin kendi
elinde…

İnsan anıldıkça yaşar…

Unutulup gitmektir gerçek ölüm…

Hiç unutulmayanlar da asla ölmemişlerdir zaten….

450 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Cesur Yürekli Kadın: Suad DervişCesur Yürekli Kadın: Suad Derviş Cumhuriyetin başlangıçından, 40’ lı yılların sonuna kadar olan süreçte, basının en ses getiren gazetecilerinden Suad Derviş, 1905’de Küçük Çamlıca’da, Bizans Manastırı’nın temelleri […]
  • Bir Kelimeden Daha Fazlasıdır “Anne”…Bir Kelimeden Daha Fazlasıdır “Anne”… Kelimelerin kifayetsiz kaldığı anlardan biri sanırdım ölümleri... Hele ki, giden insanın canının iki yarısından biriyse... Hangi kelime anlatabilirdi ki ölümün gücünü? Nur Evliyazade Aktan […]
  • Maslow Hiyerarşisi ve DijitalleşmeMaslow Hiyerarşisi ve Dijitalleşme Bir dijital göçmen açken internete girmeyi pek öncelikli bir eylem olarak değerlendirmez. Ama bir dijital yerli için acıktığında internete girip yemek siparişi vermek mutfağa gitmekten […]
  • Aşk Meşk HalleriAşk Meşk Halleri Asla bitmeyecek bir hikâye... Kamuran Akkor'un "Aşk Eski Bir Yalan" şarkı sözündeki gibi aşk; Adem'le Havva'dan kalan çok eski bir hikaye. Aşk edebiyatı şiirle, 4 bin yıl önce ilk defa […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Kasım 2017
P S Ç P C C P
« Eki    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  

Arşivler