felsefe taşı

Mağara

Mağara
Haziran 22
14:08 2016

Bu yazımda Volvox’tan insana kadar evrimi yazmak istiyordum ama bu dönemde dinlediğim bir konferans ve okuduğum bazı kitaplar sonrası o yazıdan önce mağaraya bir değinmek istedim.

Bildiğiniz gibi mağara insanlığın ortaya çıktığı günden bugüne insanlık için önem taşımız bir mekan. İnsanlar ilk mağara resimlerini Fransa’da Lasceaux mağarasında yaptılar. İnsanoğlunun inançlarını, yaşamlarını yansıttıkları resimleri ilk kez orada tanımaya başladık. Sonra inançların gelişmesiyle ölülerini gömdükleri mağaralar oldu. Ve zamanla insanoğlu mağaraları ev olarak kullanmaya başladı. Bu, doğanın insanlara sunduğu eşsiz mekan insanoğlunun yaşamında temel bir konuma yükseldiğinde ve insanoğlu yavaş yavaş felsefik düşünme yoluna girdiğinde mağaraya bu sefer soyut bir anlam da yüklemeye başladı. Ve somut olarak da mağarayı yapayalnız kalıp düşünmek, kendi kendisiyle baş başa kalmak için ideal bir yer olarak kullanmaya başladı. Bugün hâlâ Tibet’li keşişler yolculuklarının önemli bir aşaması olarak mağarayı kullanmaktadır bildiğiniz gibi.

İnsanlar diğer insanlarla bir sosyal grup oluşturup birlikte yaşamaya başladığında eskiden duvarlarına resim yaptığı, ölülerini gömdüğü, soğuktan kaçıp sığındığı, sonra ev olarak kullandığı mağaralar da yapayalnız kaldı. Ve bu yapayalnız mağaralar yapayalnız kalmak isteyenlerin yuvası oldu. Artık düşünen ve soyut düşüncede önemli bir aşama kaydeden insan mağara üzerine alegoriler üretmeye de başladı. Çoğunuzun bildiği Platon’un mağara alegorisi bunun için çok özel bir örnektir. Ve dünyanın her yerinde insanlar yüksek boyutlara ulaşabilmek, düşünmek, meditasyon yapmak yani tüm dış etkilerden korunarak bir noktaya odaklanabilmek için mağaraları kullanmaya başladı.

Ki sonraları Antik Mısır’dan başlayarak mağaralar ya da mağaraya benzetilerek yapılan dar ve karanlık alanlar inisiyasyon törenlerinin en önemli noktaları halini aldılar. Çünkü insanoğlu mağaranın simgelediği gerçek anlamı kavrar ve bu soyutlama insanoğlunun düşünsel ilerlemesinde bir köşe taşı olur. Mağara artık somut olarak içine girilen, meditasyon yapılan kendi kendine kalınıp çile çekilen bir yer olmaktan çıkar. Mağara artık insanın kendi içidir. İnsan mağara simgesini kullanarak hatta somut olarak mağaraya girip ya da günümüzde belki evinin karanlık ve kuytu bir köşesine çekilip, düşünceleriyle baş başa kalır ve maddi dünyanın kirlerinden uzaklaşmak kendi derinliklerine dalabilmek için bu mekanı kullanır.

Mağaramıza girmek kendi içimizin en derin noktalarına dalıp önce kendi karanlıklarımızla hesaplaşmak, kötü yanlarımızı, geçmişimizi, belki ailemizin geçmişi de dahil hepsiyle hesaplaşmak, affetmek, affedilmek kendimizi tanımak demektir. Kendimizi ancak kendi mağaramıza çekilerek tanıyabiliriz. Kendimizi bütünüyle arındırabilmek, sembolik olarak sudan, ateşten, topraktan geçerek havaya yükselebilmek ancak kendi mağaramızda dünyanın kirlerinden arınmamızla mümkün olacaktır. Ancak bu arınmadan sonra maddi dünyadan yine maddi dünyanın içinde kalarak uzaklaşabilir ve girmemiz gereken ışık yoluna fiilen ölmemize gerek olmadan ancak böyle girebiliriz.

Buna eskiler ölmeden ölmeyi bilmek derlerdi, ancak bu şekilde yüksek dünyalara varmak için gereken yolu bulabilir, kendi karanlığımızı kendimiz delip tünelin ucundaki ışığı gördüğümüzde oraya doğru düşünsel olarak yolculuk yaparak iyiliğin kaynağına erişebiliriz sanırım. Ancak elbette bu yolculuk kolay olmayacaktır, evimizdeki maddi mağaramızda düşünsel mağaramıza girdiğimizde yaptığımız düşünsel yolculuğumuzda bizi yolumuzdan saptırmak isteyen karanlık fısıltıların devreye gireceğinden emin olabiliriz. Tıpkı Tibet’in Ölüler Kitabı’nda yazdığı gibi karanlığın fısıltılarını hiçbir zaman o karanlığın içine düşmeden hep ışığa doğru yürüyerek yenmeliyiz.

Elbette başarısız olanlarımız olacak, elbette yolumuzdan saptığımız anlar olacak, ama her sapış bizi aydınlığa götüren yolun kıymetini tekrar anlamamızla son bulacaktır. Ve yolumuza tekrar dönebildiğimiz her sefer biraz daha güçlenip aydınlanarak yolumuza devam etmemiz kolaylaşmaya başlayacaktır. Ta ki ışığın ışık, rengin renk, zamanın an olmadığı, zamansız, mekansız, boyutsuz, renkli ama renksiz, ışığın içinde ama karanlığın hiç dokunamadığı sonsuz ve muhteşem o ilk ışık durağına varıncaya kadar. Orada artık tüm alemlere saçılan ışığın bir parçası olabilecek küçük bir ışık damlası haline gelinceye dek…

1.003 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Ruhun Hoş MisafiriRuhun Hoş Misafiri Kutsal mekanlar, kutsiyeti oluşturmak için etrafı çevrilerek kutsal olmayan şeylerden her daim ayrılmıştır. Dünyanın farklı bölgelerinde, farklı kültür örneklerinde de göreceğimiz gibi […]
  • Evrensel ahlak var mıdır?Evrensel ahlak var mıdır? “Madde bağımlılığı ahlak bozukluğuna yol açar”. Tıbbi veya kriminal açıdan bakarsanız giriş cümlesi çok doğru, bilindik ve sıradan bir tespittir. Bunu; “Maddiyat bağımlılığı veya hırsı, […]
  • NancyNancy Galatasaray Lisesi’ni bitirdiğim zaman Fransa hükümeti bana burs vermiş ve Marie- Curie Üniversitesinde okuma olanağı tanımıştı. Aynı zamanda Türkiye’de de tıbbiyeyi kazanınca Babamın […]
  • Bu arada bir de “Dünya Kupası”…Bu arada bir de “Dünya Kupası”… Vasco da Gama’nın ilk kez 15. yüzyılda ayak bastığı kara parçası, bugünün Brezilya’sı idi. Portekiz Kralı adına el koymuştu, önce buraya;VeraCruz (Gerçek Haç) adını verdi ama sonra […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Aralık 2016
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Arşivler