felsefe taşı

İnsan ve Sanat

İnsan ve Sanat
Aralık 23
10:32 2016

Bugüne kadar insana ait, insanla ilgili çok yazı paylaştım sizlerle. Bugünkü belki de insanı insan yapan, evriminden, DNA’larından bilimsel ya da ruhani yapısından çok daha önemli olan bir yazı. Belki bugünkü insanla ilgili benim yazdığım en önemli yazı. Umarım başarabilirim yazmayı çünkü yazarken düşünceler dağılıveriyor, şunu da anlatayım derken bakıyorsunuz yazdığınız konu bir oraya bir buraya savrulmuş. Derli toplu bir insan ve sanat yazısı çıkarmak en azından benim için güç bir uğraş.

Evet bugün insanın oluşumunda sanata değinmek istiyorum. İnsanın oluşumuyla bugüne kadar felsefik ve bilimsel olarak uğraşmaya çalıştık peki sanat da neyin nesi derseniz ben de insanı insan yapan asıl unsur sanattır diye cevap verebilirim sanırım. Zaten sanattan yoksun toplumların gerek medeniyette gerek sanayileşmede nerede olduklarına bakmak sanatın yeri ve önemini gösterir diye düşünüyorum.

Her şeyden önce sanat gerek Homo Sapiens gerek Neanderthal insanının yaşadığı saptanan ilk mağaralarda bile duvar resimleri yoluyla ortaya çıkmış. Hani sanatın insanın genetiğinde ya da ruhunda olduğunu söylesek yeridir gibi çünkü daha ilk evrimleşmesinde bile ilkel sanat örnekleri verdiği görülüyor.

Elbette sanat deyince neyi anladığımızın da altını çizmek gerek. Müziği, resmi ve heykeli anlıyoruz sanat teriminden. Bunların tümü insan için ve insan tarafından yaratılmış. Dindarların sanata yaratma terimini içerdiği için karşı çıktığı da bir olgu çünkü onlara göre insan yaratma edimine haiz değildir. Ama üzgünüm ne yazık ki haizdir! Çünkü gerçek sanat yoktan var edilendir. Hayal gücünüzün, beyninizin size yolladığı ilhamı taşa, kile, enstrümanın teline, fırçadaki boyaya dökme gücünüzdür sanat ve insandaki güzellikleri ortaya çıkaran en önemli unsurdur bence.

Geçtiğimiz günlerde gittiğim bir konser bana bu yazıyı düşündürdü. Grup Brahms’ın altı enstrüman için 1 No’lu eserini çaldı. Biliyorsunuz çok sesli bir orkestrada her enstrüman kendi partisyonunu çalar ve siz bütün enstrümanların birleşiminden gelen ortak tınıyı duyarsınız. Aslında tek tek enstrümanları da duyarsınız ama kulağınızın eğitilme düzeyine göre sesleri ayırt edemeyebilir ve toplam müzikten zevk alıyor olabilirsiniz. Kulağı çok sesli müzikle daha çok eğitilmiş olanlar ki, bununla çok küçük yaştan beri klasik ve caz dinleyenleri kastediyorum müzik eğitimi alanları değil, her bir enstrümanın sesini de ayrıca duyarlar, her enstrüman grubunun partisyonunu ve çıkan ortak tınıyı duyarlar ve onların müzikten aldıkları zevk muhakkak çok daha büyüktür. İnsan işte bu çok sesli müziğin bir parçasıdır aslında. İnsan varlığı gereği çok seslidir.

Bizler her bilgiyi aklımızla değerlendiririz ve bir yoruma varırız, değerlendirdiğimiz bu bilgiyi bir şeye uygulayacaksak onu kendimizin ve bize yardımcı olanların gücüyle yaparız ve yaptığımız işe göze hoş görünsün, başkaları da bundan zevk alsın diye güzellik katarız. İşte aklımızla bilgiyi işlememiz teknoloji ise, kattığımız güzellik te sanattır.

Kimse aslında hayatında tek bir renkten, tek bir sesten hoşlanmaz. Seslerin çokluğu, çeşitliliği, ancak çeşitli seslerin birbiriyle bir dengede olması, uyumluluğu armoniyi ortaya çıkarır. Toplum çok çeşitli fikirlerden, inançlardan gelen insanlardan oluşur ve bu insanlar ancak birbirlerine saygılı bir biçimde seslerini yükselttiklerinde toplumsal tınıyı ortaya koyarlar. Devletler eğitim politikalarında küçüklükten itibaren çocukları bu çok sesin bir parçası yapmayı başardıklarında başarılı olurlar. Çünkü kimi çocuk çok başarılı bir müzisyen olacaktır kimisi ise çok başarılı bir inşaat işçisi. Bu ikisi arasındaki fark sadece toplumsal müziğe kattıkları kendilerine özgü tınılardır, notalardır. İnşaat işçisinin çekicinin vuruşunu hayal edin, tak tak tak, buna bir piyanonun benzer ritimdeki ezgisi eşlik etsin. Düşünün şimdi bu ikilinin ortak tınısını…. O tak tak sesi olmadan belki piyanonun ezgisi yavan gelecekti ama birlikte bir bütün oluşturdular. İşte bizler aklımızı, gücümüzü, içimizdeki güzelliği dışa vurabilme ve başkalarına yansıtabilme kapasitemize göre bu armonide bir yer alırız. Kimseyi dışlamadan herkesi kendi sesi, rengi, kapasitesi oranında bu senfoniye katarak.

İnsan duygularıyla yaşayan bir varlıktır. Müzik duygularımızı ortaya çıkarır, o güzel tınılar bize ulaştığında herkes bir başka dünyaya yolculuk eder, kimisi “ruhumun yükseldiğini hissettim” der. Belki de doğrudur kelimenin tam anlamıyla bu söz, belki gerçekten yükselmiştir. Çünkü bir senfonideki o karmaşık gibi gelen sesleri ne kadar ayrıntılı duyabilirsek o kadar incelmiştir ruhumuz, kendini bütünün parçası olarak hissedip, başkalarından farklı ama ortak hedefe yönelen bir parça olarak kendini görür insan. Belki de gerçek tekamül böyle bir şeydir ne dersiniz? Tıpkı müzikteki notaların bütün bir senfoninin parçası olması ama tek başına bir anlam ifade etmemesi ancak diğer notalarla birleştiğinde tınıyı, bu tınının diğer tınılarla birleşip armoniyi oluşturması ve artık anlamlı bir eser haline gelmesi gibi belki insan da büyük evrensel bir varlığın anlamsız notalarından biridir ne dersiniz? Belki bizim kendi frekansımızdaki tınlamamız evrensel senfoninin küçük ama olmazsa olmaz bir parçasıdır ve bütünü oluşturan ahenk bizim oradaki tınlamamıza bağlıdır belki? Böyle midir dersiniz?

Durup dururken sanat dedik, müzik dedik gene bütünü oluşturmaya ve felsefeye çakılıp kaldık. Peki müziği ve toplamda sanatı kim yarattı? İnsan değil mi? İnsan yeteneğine göre kendini ifade etmenin bir yolu olarak sanatı yarattı. Peki sanat evrensel mi acaba? Yani bizim dışımızda bizim evrenimizde ya da varsa başka maddi evrenlerde yaşayan canlılar sanat yapıyor mu acaba? Eğer evrenin kuralları her yerde aynıysa, akıllı yaşamın ortaya çıktığı her gezegende akıllı yaşamın olmazsa olmaz fiziki kuralları varsa, o kültürlerin kendilerini geliştirebilmek, daha zekileşebilmek, kültürleri inceltebilmek için sanırım sanata da ihtiyaçları olacaktır. O zaman bu maddi dünyadan kurtuluşumuzun bir parçası olacaktır sanat. Peki varsa eğer daha üst alemlerde de sanat var mıdır dersiniz? Sanat eğer zevkleri inceltiyor, kişiyi daha akıllı yapıyorsa, çok daha hoşgörülü, her inanca, her düşünceye gerçek anlamda saygılı kişiler oluşturmaya yarıyorsa, o zaman her alemde gittikçe daha ince zevk düzeyinde sanat var demektir ve biz oradaki sanatı şu andaki kaba saba yapımızla hayal bile edemeyiz.

Atatürk “sanatı olmayan bir toplumun hayat damarlarından biri kopmuş demektir” diyerek ne kadar ileri görüşlü, ne kadar yüksek eğitimli bir insan olduğunu göstermiştir. Üstelik ülkemizdeki konservatuarların ilk kuruluşlarına önayak olarak toplumumuzu bir üst uygarlık düzeyine çıkarmayı hedeflemiştir. Ve toplumu geri bırakmayı hedefleyen güçlerin ilk saldırdığı alan sanat kurumları ve sanatçılar olmaktadır dünyanın her yerinde. Sizce de bu biraz fazla rastlantısal değil mi? Demek ki kişilerin sanatla olan bağlarını kopardığımızda ya da onları sanat adı altında yapılan zanaatla kandırdığınızda, elde edeceğiniz sonuç tek sesli, itaatkar ve söz dinleyen, daha kolay yönetilebilen sadece kendi düşüncelerinin doğruluğunu kabul eden bir toplum elde edersiniz. Çok sesli bir toplumu ise yönetmesi zordur, her kişiden farklı ses düzeylerinde, farklı notaları bütünle uyumlu şekilde çıkarmalarını istemek durumundasınız. Böylece toplumunuz ortak hedefe giden bir senfoni haline gelir. Ve gittikçe zenginleşen ve mutlu olan bir yapıyı kurmuş olursunuz.

Ruhumuzu yüceltmeye giden her çaba maddi dünyanın bize verdiği olanaklarla desteklenir. Demek ki, müzik ya da resim, genel anlamda sanat, bu dünyaya ait olan maddi eylemler olup, bu dünyada bizi mutlu eden edimler olsa da, asıl amaç insanın evrensel bütünlük içinde kendi tınısı içinde var olabilmesidir. Kimi zaman “bu dünyaya neden geldim ki, bu dünyaya tekrar doğuş varsa, tekrar doğmamak için ne yapmalıyım acaba” demişizdir hepimiz. Ama şunu unutmayalım ki, eğer böyle bir amaç varsa demek ki bu dünyaya gelişimizin de bir amacı var. Bu da manevi özgürlüğe ancak maddi aşamadan geçerek ulaşabileceğimiz gerçeğidir. Yani ayaklarımızı sıkıca dünyanın maddi toprağına basmak, ancak tıpkı Atatürk’ün resminde olduğu gibi, gözlerimizi gökyüzüne dikip bir sonraki aleme ulaşmak için kendimizi inceltmeye ve yükselmeye çalışmayı sürdürmeliyiz. Ne ayaklarımızı yerden kesmek ne gözümüzü toprağa dikmek yapmamız gereken bu dünyasal görevi yapmamızı sağlamayacaktır. Ancak sanatla, sanatı yaparak ya da sanattan zevk alarak ruhumuzu yüceltmeye çalışmalı ve yükselişimiz sırasında yardımını alabileceğimiz tüm varlıkların yardımını dilemeliyiz. Yoksa Atatürk’te gözünü göklere dikerek bize böyle bir şey mi demek istemişti de anlamını yeni yeni çözüyoruz dersiniz?

1.476 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • İnsan Nasıl İnsan Oldu?İnsan Nasıl İnsan Oldu? Daha önceki evrim yazılarımızda organik bileşiklerin oluşumunu yazdık ve buradan evrimin geneline bakmakta yarar olsa da, bugün biraz insanın sosyal evrimleşmesine dönmek istiyorum. […]
  • Tolerans KavramıTolerans Kavramı İki dünya savaşı ve birçok küçük savaşlarla geçen 20. yy son günleri İnsanlık âlemine artık zorbalık, bağnazlık ve istibdat günlerinin geride kalacağı bir 21 yy umudunu yeşertmişti. Oysa […]
  • Gerçek mi, Yorum mu?Gerçek mi, Yorum mu? İnsanlık gerçek-ötesi (post-truth) dünyada son bir kaç yıldır mı yaşıyor? Yoksa dünya hep böyle miydi? Dijital Yerli kuşaklara bırakılacak en büyük sorun nedir? A.Manguel’i tanımayan […]
  • Gerçek mi? Yorum mu?Gerçek mi? Yorum mu? İnsanlık gerçek-ötesi (post-truth) dünyada son bir kaç yıldır mı yaşıyor? Yoksa dünya hep böyle miydi? Dijital Yerli kuşaklara bırakılacak en büyük sorun nedir? A.Manguel’i tanımayan […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Mayıs 2017
P S Ç P C C P
« Nis    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

Arşivler