felsefe taşı

İnsan Nasıl İnsan Oldu?

İnsan Nasıl İnsan Oldu?
Nisan 07
13:03 2015

Daha önceki evrim yazılarımızda organik bileşiklerin oluşumunu yazdık ve buradan evrimin geneline bakmakta yarar olsa da, bugün biraz insanın sosyal evrimleşmesine dönmek istiyorum. İnsanın ilk primat oluşumundan bu yana biyolojik evrimi ve primatlara kadar dünya canlılarının biyolojik evrimi ayrı iki yazının konusu olacak. Bugün biyolojik evrimden çok sosyal evrimimize kişisel bir göz atmak istiyorum, hani insan nasıl ağladı sorusu vardı ya, ona çözüm bulmaya çalışacağım.

İnsanın iki türü bu konuda çok önemli, biri Homo Habilis ve diğeri de Homo Erectus. Homo Habilis bugünkü insan türünün yükselişinin başlangıcını oluşturur, bundan 2,33 milyon yıl önce yaşamıştır, iki ayak üzerine kalkan ilk türdür ve ellerini kullanan ilk türdür (eller önemli, daha sonra geleceğiz). Taş aletler yapmakta ve basit sesler de çıkarabilmektedir. Bunu beyninin broca bölgesindeki gelişimden anlayabiliyoruz.

İkinci türümüz Homo Habilis’le aynı ortamda 500 bin yıl kadar yaşamış olan (farklı türlerin iç içe yaşaması konusu evrim yazımızın konusu olacaktır, orada ayrıntılı anlatacağım) Homo Erectus. Homo Erectus 1,9 milyon yıl önce ortaya çıkmıştır, ona dik duran insan anlamına gelen bu isim verilmiştir çünkü tam dik olarak yürümektedir. Bunun bir nedeninin insanın artık ağaçlardan inmesi ve düzlüklerde yüksek otların üzerinden bakması olduğu da söylenir.

Gelelim homo (insan) türünün sosyal gelişimine. Sosyal gelişim hiç kuşkusuz tamamen dik olarak yürümek ve böylece ellerin tamamen serbest kalması sonucu başlamıştır. Homo Erectus’ un beyni 900 cc kadardı (Homo Habilis 400 cc ve 800 cc arasındaydı). Daha yeni tarihlerde bulunan Homo erectus üyeleri ise 1100 cc beyin hacmine sahiptir. Yani aynı tür içinde bile beyin evrimleşmiştir. Şimdi bunun nedenine gelelim zaten sosyal evrim de tam olarak bunu kapsamaktadır.

Homo Erectus’tan itibaren ayağa dikilen insan serbest kalan elleriyle gittikçe daha incelikli taş aletler yapmaya başladı. İnsanın el baş parmağının diğer parmaklarıyla tam 90 derece açı yapabilecek şekilde ayrılması insan eline kavrama yeteneği kazandırmıştır. Bu şekilde cisimleri tutabilen ve onlar üstünde şekillendirici çalışmalar yapan ilkel insan böylece düşünce sistemini de evrimleştirmeye başlamıştır. Çünkü beynin büyümesinin yani zekanın artmasının nedeni, beyin kıvrımlarının gittikçe artmasını sağlayan düşünme yeteneğinin gittikçe gelişmesi ve soyutlama yeteneğinin ortaya çıkmasıdır. Bu dönemde avcı-toplayıcı olan homo türü bir yandan hayvan avlamakta bir yandan da doğada bulabildiği yemişleri, meyveleri toplayarak yemeye koyulmaktadır. Bunun da yine iki sonucu olmuştur. Hayvanları avlamak için alet yapımı başlamıştır, daha zorlu hayvanları avlamak için daha incelikli aletler yapılması gerekmiştir. Bu durum el-beyin koordinasyonu gerektirmiştir. Elini kullanmayı daha iyi öğrenmek için insan türü beynini kullanmak zorundaydı, böylece yeni bir taş yontma türü öğrendiğinde elini bunu kullanacak şekilde kullanmasını sağlamak için beynine başvuruyordu, bu beyin kullanımını çeşitlendiriyor ve yüz binyıllar içinde beynin kıvrımlarının zenginleşmesini ve eline daha iyi komut etmesine neden oluyordu.

Diğer yandan toplayıcılık yaparken insan yavaş yavaş topladığı yemişlerin ya da meyvelerin nasıl çıktığı, nasıl oluştuğu üzerine kafa yormaya başlamış olmalı. Ama bir yandan da insanlar vahşi hayvanlar tarafından saldırılara uğruyordu. Bu iki nedenle de yine iki sonuç ortaya çıktı. Artık dimdik durabilen insan çok yetenekli bir yürüyücü oldu (Homo Erectus bizden daha yetenekli bir yürüyücüydü nedenine evrim bölümünde geleceğim) ve belki hayvanlardan kaçmak, belki bir yandan da yaşadığı ortamdaki yemişlerin, meyvelerin tükenmesi sonucunda göç etti. Bugün Homo Erectus fosilleri Afrika, Asya ve Avrupa’da bulunmaktadır, bu da ilk göç eden insan türünün o olduğunu göstermektedir, zaten bu kadar uzun yaşamasının nedeni olarak (1 milyon 700 bin yıl kadar) çeşitliliğe uyum sağlaması, yer değiştirebilmesi gösterilebilir.
İkinci sonuç bizim için en önemli sonuçtur. Kendisine saldıran yırtıcılardan korunmak için bir topluluk oluşturması gerektiğine karar verdi insan türü ve yaşadığı alanın etrafını çevirerek toplu olarak belli bir alanda yaşamaya başladı.

Yani ilk köyü yaratmış oldu. Artık bu köye ait belli bireyler vardı, bu bireylerin kendi aralarında anlaşması, yani konuşması gerekiyordu. İşte yine ikili sonuç çıktı. Konuşmak için beynin kullanılması gerekiyor, yeni terimler yaratmak, cisimlere isim vermek, birbirini tanımak için birbirine isim vermek, ortak yaşamın kurallarını belirlemek, yani bu sefer dil- beyin koordinasyonunu sağlamak gerekiyordu, böylece beyin biraz daha büyümek zorunda kaldı. İkincil sonuç ise her canlının karakteri gereği her sürüye bir liderin gerekmesidir, yani o köye bir başkan gerekir. Başkanlık güç demektir, köydeki en güzel kadını elde etmek demektir, soyunu daha ileri düzeye taşıyabilmek demektir. Bu da rekabet gerektirir. Rekabet silah demektir ve silah kombinasyonlarını ya da rakibe karşı taktiği yapabilmek için yine beyin kullanmak gerekir.

Artık aynı çit içinde yaşayan insan grubu, birbiriyle iletişim kurma yeteneklerini geliştirerek zaman içinde etrafı gözlemeye başladı. Bu gözlemlerin sonucunu birçok mağarada bulduğumuz özellikle Cro Magnon insanının çizdiği mağara resimleri göstermektedir. Artık insanoğlu sanat yapabilir hale gelmektedir. Çizim elbette yazının da başlangıcıdır ve kendini artık gerek somut çizimlerle gerek doğa gözlemleriyle anlatabilmektedir insan.

Bu noktaya bir ek te elbette dil olabilir. İnsan toplulukları birarada yaşadığına göre ve göç ettiklerine göre zaman içinde aynı kök dilden çıkmış insanlar bulundukları coğrafyanın gerekliliklerine göre karşılarına çıkan aynı maddelere farklı isimler vermişler ve elmaya kimi elma kimi apple demiştir, böylece farklı yerlerde yaşayan insan toplulukları farklı dillere ulaşmışlardır.

Ayrıca duyguları da göz ardı etmememiz gerekiyor. Acaba duygular ne zaman ortaya çıktı? İnsanlar birbirlerine sadece çiftleşme aracı olarak değil bir şeyler hissettiği bir varlık olarak acaba ne zaman bakmaya başladı. Herhalde bunun cevabı yine insanın topluluk oluşturup birbiriyle sözlere dayalı bir iletişim kurmaya başladığı zaman diyebiliriz. Ayrıca rekabet ortaya çıktığı zaman. Çünkü bir kadını ya da bir erkeği elde etmek için rekabet olduğunda, kıskançlık ortaya çıkmakta. Kıskançlığın da bir ucu sevgi bir ucu nefretse, o zaman ilk duygu da işte bu elde edememe- elde etme ikileminden ortaya çıkmış olsa gerek. Yani insan istediği kadını- erkeği elde ettiğinde gülmüş, elde edemediğinde ise ilk kez ağlamış olmalı. Sevgi duygusu ortaya çıktığına göre o zaman bir sevdiğinin kaybını gördüğünde de ağlamış olmalı. Ya da sevdiği insan uzun süre sonra ortaya çıktığında gülmek gibi.
İnsan, evrimi içindeki bu köy oluşturma, topluluk oluşturma, birlikte göç etme deneyimleri içinde elbette güce dayalı bir görev dağılımını da yapmıştır. Yani fiziksel açıdan daha güçsüz olan ve doğuşunda son derece korunmasız olan insan yavrularına bakması gereken, avları pişirip yemeği hazırlaması gereken kişi haline gelen kadın sanırız ilk kez tam anlamıyla bu gelişmeyle birlikte eve kapanmış olmaktadır. Çünkü güçlü olan (fiziki) erkek avcılık yapacaktır. Böylece kadın- erkek ayrımı da bu şekilde ortaya çıkmış olmalı.

Konuşmasını geliştiren, avını pişiren, gökyüzünü gözleyen insan zaman içinde topladığı meyve sebzenin yetişme biçimini de gözlemeye başladı. Dönemsel de olsa yerleşik yaşayan insan tarımı keşfetti ki- bir parantezle bize anlatılan tarihin özellikle Göbeklitepe’de tapınakların bulunuşuyla çok daha gerilere gitmesi gerektiğini belirtelim- bundan böyle kendi yiyeceğini üretmeye başladı ve artık doğaya bağımlı hale geldi. Çünkü rüzgar, güneş, yağmur, kar hepsi insanların ektiği ürünün verimini belirleyen etmenlerdi. İnsan bu doğa güçlerini kontrol edemediği için yağmur yağması gerektiğinde yağmur tanrılarını, güneş açması gerektiğinde güneş tanrılarını yarattı. Ve onlara dua etmeye başladı, kendisinin doğaya bağımlı olduğunu fark etti, öyleyse doğayı kontrol eden güçler vardı ve onları öfkelendirmemek gerekiyordu, böylece dualar ve tanrılara adaklar ortaya çıktı. Kimi zaman istenen şey istenen zamanda olduğu için de, insan beyni tanrıları bir anlamda kesinleştirmiş oldu.

Elini kullanarak beynini geliştiren insan, görmediği varlıkların kendi hayatını kontrol etmeye çalıştığına inanınca artık beynini kullanarak soyut düşünceyi ortaya çıkarmaya ve çizdiği resimlerle konuştuğu kelimeleri eşitlemeye, bir resmin bir kelimeye denk gelmesini sağlamaya başladı. Ve tabii yazı doğdu. Böylece insanın soyutlama yeteneği gelişmeye başladı. El- beyin koordinasyonuyla işe başlayan insan, dil-beyin koordinasyonuna geçmişti ve şimdi de beynin içinde soyut- somut koordinasyonu başladı. Çünkü yazıyla kendini ifade etmeye başlayan insan bir yandan kendinden küçükleri yazı yoluyla ve o güne dek bulduğu bilgilerle eğitmeye koyuldu ve bir yandan da yazıyla ilettiği düşünceler üzerinde düşünmeye başladı. Bu da doğa olaylarını yorumlamasına, gün dönümlerini, yıldız hareketlerini, gezegen yörüngelerini, güneşin hareketlerini izlemeye başlamasını getirdi. Ve insan her zaman kendisine nasıl sorusunu sordu. Bunu en başta konuşmadan önce belki bilinçsiz yaptı el- beyin koordinasyonu içinde bazı nasılları çözdü. Ama soyut- somut aşamasına geçtiğinde nasıl oluştuk, ya da nasıl yaratıldık, dünya nasıl var oldu, evren nasıl bu hale geldi diye sordu. Ve bunların yanıtlarını aramaya koyulurken aynı anda neden diye de sormaya başladı. Ve o anda ilk bilim- din ayrımı doğmuş oldu, o sırada ortada ne bilim ne resmi din olmasa bile. Neden varım, neden yaratıldım, bu dünya neden var, neden evren var soruları geldi. Zaman içinde resmileşen bilim ve din tarih boyunca birbirlerini düşman gördü. Bilim nasıla cevap ararken din ölümden sonra mutluluk için uğraş verdi. Ancak bir noktada din- bilim ve felsefe birbirlerinden tamamen ayrıldı ve felsefe yüzyıllarca yukarıda söylediğimiz neden sorusuna cevap aradı. Bu soruya kendince cevaplar aradı. Bilim ise deney- gözlem- kanıtlama- yanlışlama ilkeleri ile kendi yolunda yürüdü.
Bugün vardığımız noktada bilimle felsefe birleşmeye çalışıyor. Nasıl ve neden sorularına hem insanın düşünse boyutunda hem deney dünyasında birlikte cevap bulmaya çalışılıyor ki, buna Noetik bilim denmeye de başlandı. Artık insan beyni soyutu somut biçimde görmek istiyor ve bu yolda ilerliyor.

Bugünün insanı bilgiyi ister önceki medeniyetlerden gelen yüksek rahipler yoluyla elde etmiş olsun, ister dünya üzerinde kurulan tek insan topluluğu bizim bu anlattığımız evrim içinde süregelen insanlık olsun, bugün evrimimiz bilginin en üst noktasına ulaşmaya yönelik. Teknolojimiz sürekli gelişirken artık el- beyin koordinasyonuyla başlayan düşünce maratonumuz Stephen Hawking’de somut örneğinin görüldüğü üzere beyin- beyin koordinasyonuyla devam etmekte, (Hawking sadece düşünebilerek çağımızın en büyük fizikçisi olmayı başardı, çünkü ALS hastası ve beyninden başka hiçbir organını kullanamıyor) insan beynini sürekli olarak geliştirmeyi sürdürmekte çünkü gerek kendi içine dönerek kendisinin (felsefe) gerek dünya dışına çıkarak evrenin ve hatta onun da ötesinin bilgilerine ulaşmaya çalışıyor. Bu durumda Homo Sapiens’ten sonraki insan türünün beyin hacminin daha büyük, kollarının daha zayıf, kafasının daha büyük olduğu bir türe doğru evrimleşeceğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Ancak şunu unutmayalım, evrimin oluşumunu bizler kendi yaşamlarımız içinde gözlemleyemeyiz, üstelik bir sonraki tür kendi içimizde evrimleşip kendi evrimini ilerletirken bunun farkına da varamayız, bu ancak yüzbinlerce yıl sonra yeni insan türü geçmişe bakıp Homo Sapiens’in özelliklerini çalışmaya başladığında ortaya çıkar ve o zaman bizim kemiklerimiz yeni fosiller olarak yeni müzelerde sergilenmeye başlanır. Elbette insan türü bu gidişatını devam ettirip doğayı yok etmeyi sürdürürse, doğanın da onu yok edeceği bir gün gelecek ve Homo Sapiens kendi evrimini yaşayamayacaktır o da ayrı konu…

3.110 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Duran Zaman…Duran Zaman… Her şey 1997 yılında başladı. Tüm gariplikler adeta taş ile çatlayan otomobil camı gibi yavaş yavaş ilerledi. Kimi yerde dallara ayrılarak. Yavaş ama camın köşesine gelene kadar durmayan […]
  • Bilgi ve FikirBilgi ve Fikir Bilgi kelimesi Türkçe’de aslında tam doğru kullanılmıyor. Daha doğrusu bilgiyi “knowledge” kelimesinin karşılığı olarak kullanmakta bir sıkıntı yok ama Türkçe’de “information” kelimesinin […]
  • RitmRitm İnsan, hakkında konuşmakla ve yazmakla tükenecek bir konu değildir. Yüz bin çeşit boyutu, yüz bin çeşit hali var insanın.Yürüyüşü, konuşması, bakışı, gülüşü, düşünmesi farklı. Bazen de […]
  • Ufukların Ötesindeki Ayakizimiz  – Voyager Uzay SondalarıUfukların Ötesindeki Ayakizimiz – Voyager Uzay Sondaları Tarihte, gerçekte kim olduğunu ve ne tür eserler bıraktığını, hatta ne hayaller kurduğunu bildiğimiz ilk insan Akad Prensesi Enheduanna’dır. Bu gün Irak olarak bilinen ve Fırat ile Dicle […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Aralık 2016
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Arşivler