felsefe taşı

DOĞA İLE KONUŞMAK

DOĞA İLE KONUŞMAK
Haziran 15
13:51 2020

İnsanoğlu, kainatın sadece kendisi için var edildiğini, dünyada, uzayda var olan gözünün gördüğü, sesini duyduğu, tadını aldığı, kokusunu duyduğu ve dokunduğu her şeyin tek ve sınırsız sahibi zavallı varlık.

Kendini var eden öz anayı bir kenara bıraktım, varlığı için zaman zaman bu sanal mekanda var olmasını sağlayan anne ve babasını bile ihmal eden hatta onlara hıyanet bile edebilen yaratık.

İnsanoğlu adına gelecek dediği bir planlar ve projeler zincirinde hiç durmadan, bıkmadan sevdiklerine, dostlarına ailesine ve hatta kendisine bile bakmadan sadece kendi egoları için koşan, koşan varlık.

Adına para dediği bir zamanlar bambaşka amaçlar için var edilmiş, oysa bugün inancı olduğu yalanını savurduğu tanrısının bile yerine koyduğu güce tapan yaratık. Bu para için kardeşleri ile annesi veya babası ile kavga eden, onları hatta şerefini, ahlakını, etiğini hatta kendisini satan zavallı sıfatını bile hak etmeyen varlık.

Güç için en sevdiklerini ve değer verdiği şeyleri hiç gözünü kırpmadan harcayan yaratık.

İnsanoğlu kainatta yaratılmış tek vahşi yok edici.

İnsanoğlu kainata, doğaya, yaşama öldüresiye zarar veren en acımasız VİRÜS.

VİRÜS evet sanırım kilit bu kelime… VİRÜS.

Tıp bilimi ile meşgul olanların tanımladıkları bu varlığın eğer ansiklopedik veya mesleki tanımına bakarsanız şöyle der;

“Sadece canlı hücreleri enfekte edebilen ve böylece replike olabilen mikroskobik enfeksiyon etkenleri. Virüsler; hayvanlardan ve bitkilerden, bakterilerin ve arkelerin de içinde bulunduğu mikroorganizmalara kadar her türlü canlı şekillerine bulaşabilirler. Vikipedia”

“Virüsler çok küçüktür ve kendiliklerinden metabolizmaları yoktur. Bu nedenle kendi başlarına üreme yetenekleri yoktur. İçlerine girdikleri hücreleri zorlayarak, adeta, yeni virüs üretmek için kullanırlar. Sonrasında da, konak hücreyi imha ederek hastanın vücudunda hızla çoğalmaya devam ederler.”

“Virüsler çok küçük organizmalardır. En büyük virüs, en küçük bakteriden bile küçüktür. Protein kaplı bir nükleik asitten ibarettir. Bu protein kaplı kılıf içinde DNA ya da RNA taşıyan bir çekirdekten meydana gelirler. Kendi metabolizmaları olmadığı için, kendi başlarına yaşama ya da üreme yetenekleri yoktur. Virüslerin yaşaması için canlı bir hücreye, bitki, hayvan ya da bakterilere ihtiyaçları vardır. Virüsler canlı bir hücreye girdikleri zaman, konak hücreyi imha ederek hastanın vücudunda hızla çoğalmaya başlarlar. Virüsler kendini kopyalayarak çoğalırlar. Virüsler bazen konak hücrenin taşıyamayacağı kadar çoğalabilirler. Bu durumda konak hücreden virüsler diğer hücrelere dağılırlar. Aynı şekilde orada da çoğalmaya devam ederler. Canlı olmayan yüzeylerde, kısa sürede, birkaç saat ya da birkaç gün içinde parçalanarak dağılıp yok olurlar.”

Evet çok küçük varlıklar. Girdikleri hücreyi paramparça edip yaşamak için bulundukları organizmayı yok eden, hasta eden varlık. Yaşamak için hayvan, insan veya bakteriye ihtiyaç duyan varlık.

Sizce son satırlar bir virüsü tarif ederken acaba insanoğlunu da tanımlamıyor mu? Çok küçük varlık. Kainat içinde acaba bir virüsten daha büyük olduğumuzu düşünebilir miyiz? Vazgeçtim kainatı acaba Güneş Sistemi içinde ki büyüklüğümüz ne kadar? Ondan da vazgeçtim. Dünya üzerinde ne kadar büyük bir varlığız? Yaşamak için hayvana, insana, bakteriye ihtiyacı var. İnsan yaşamak için hayvanları yok eder, yetmez bitkileri de yok eder. Oysa virüs bitkilerde hiç olamaz. Bakterilere ihtiyaç duyar virüs.

Ya insanoğlu? Eğer peynir yemesi gerekiyorsa, eğer ekmek yapmak istiyorsa, eğer şarap içmek istiyorsa acaba neye ihtiyaç duyar? Girdiği ortamda o kadar çoğalır ki oraya sığmaz başka yerlere de zıplar oraları da işgal eder. Virüs’ün yaşama sistemi. İnsan için yabancı bir olgumu bu? Apartmanlar, binalar, villalar, evler, evler, evler, arabalar….

Evet kısaca tanımlar bunlar.

Peki virüs doğada niye var? Sanırım kilit nokta burası. Virüs doğanın bir savunma mekanizmasıdır. Adına RNA dediğimiz kimyasal olarak Ribo nükleik asit dediğimiz bir riboz şeker zinciri arasında, Adenin, Urasil, Guanin ve Sitosin dediğimiz dört proteinden oluşan bir küçücük zincir. Veya bir oksijen ile bağlanmış çok kısa iki RNA zincirinden oluşan adına DNA Deoksiribo Nükleik Asit dediğimi iki deoksiriboz şekeri arasında Adenin, Timin, Guanin ve Sitosin proteinleri bulunan, etrafı bir yağ dokusu ile kaplanmış canlı olmayan bu varlık, ölü de değildir. Son derece akıllı, kodlanmış planı ile yaşamını soğuk, biraz su veya buzlu bir ortamda binlerce yıl devam ettiren, çok seri ve hala sırrı çözülmemiş bir sistem ile kendisini hemen yenileyip türünü değiştirebilen yani mutasyona uğrayabilen muhteşem bir güç. Doğanın en korkunç silahı. Kendisine zarar veren her organizmaya kısa sürede aplike olup onu yok etmesi için veya sınırlaması için yarattığı inanılmaz, gözle görülmeyen, kolay kolay yok edilmeyen parçalansa bile artıklar inanılmaz zehir taşıyan bir silah.

Evet virüs doğanın koruma silahı ve doğanın elemanlarını yok eden silah. Peki insan?

O da doğayı yok eden VİRÜS. Doğanın elemanlarını yok eden silah.

Doğa insanı var eden ana, tohumlarımız taşıyan, ham maddemizi sağlayan, bizi besleyen, büyüten, çoğalmamızı sağlayan ana. Ve biz insan denen evlat ona, annemize ihanet etmek, onu yok etmek için hiç durmadan çalışan, vermeden alan, tüketen yaratılmış. O anne her şeye rağmen bu evladını çok sevmekte, tıpkı her annenin ne olursa olsun doğurduğu evladını sevdiği gibi seven anaç güç. Hiç durmadan bizi uyaran ve bize bizi hatırlatmak için tıpkı bir annenin yaptığı gibi konuşan, anlatan, göstermeye, öğretmeye çalışan bir anne. Tıpkı yaramazlık yapan bizlerin arkasından son sürat fırlatılan terlik gibi laf anlamadığımızda bize küçük darbeler vuran anne. Ama bunu yaparken de tıpkı annelerimiz gibi terliği doğrudan kafamıza değil yakınımıza veya en kötüsünden kaba etlerimize değmesine dikkat eden anaç güç. Yağmuru, depremi, seli, fırtınası ve virüsleri ile bize her an ve her nefeste DURMAMIZI, Sakin olmamızı, kendimizi dinlememizi isteyen annemiz.

Peki biz acaba duruyor muyuz? Biz bize anlatılmaya çalışılan dersi alıyor muyuz? Biz acaba bu son COVİD-19 salgını dediğimiz şeyi perde arkasıyla, hakiki bilgisi ile, objektif gözle, dersleri ile anlıyor ve farkındalığına ulaşıyor muyuz?

Ne yazık ki bu konuda sanırım sınıfta kaldık yine.

Acaba kaçımız bizi mahkum eden kare ekranlardan, sanal medyadan, sanal dünyadan, para kazanma endişesi, hırsı ve planlarından, yarın endişesinden, kendimizle ilgili kabuslardan sıyrılıp sessizce gözlerimizi kapatıp bize anlatılmaya başlayan dersi dinledik?

Acaba kaçımız ayaklarımızdaki çorabı, ayakkabıyı çıkarıp toprağa, çimene basıp, çok da kalın giyinmeden biraz üşüyerek, ciğerlerimiz acıyana kadar derin soluk alıp sonra hiç nefesimiz kalmayana kadar o havayı geri verip nefessiz kalmayı deneyimledik. Kaçımız hafif titreyerek toprağın veya çimlerin üzerine yatıp toprağın sıcaklığı ile ısınmayı veya güneşin ılık sıcaklığına teslim olduk? Acaba kaçımız gece yarısı sırtımıza kalın bir şeyler giyip pırıl, pırıl gökyüzüne bakıp yıldızların senfonisini dinledik. Acaba kaçımız kapüşonumuzu giyip şakır şakır yağan yağmurun altında çıplak ayaklarımızla toprağa, çamurlara, çimene basa basa ayaklarımız kirlenir endişesi taşımadan bastık? Acaba kaçımız çok sevdiğimizi dilimizden düşürmediğimiz dostlarımız arayıp al kahveni gel şu çimlerde, banklarda mesafeli de olsa oturalım iki çift laf edelim dedik? Kaçımız hiçbir amaç gütmeden sokaklarda iki elimiz ceplerimizde boş boş yürüdük? Kaçımız deniz kıyısına gidip taşa oturup ayaklarımızı denize sokup öylesine denizin, dalgaların hikayesini dinledik? Acaba kaçımız eski veya genç bir ağaca tüm benliğimiz sarılıp onu öpmeyi denedik? Acaba kaçımız elimize koyduğumuz birkaç buğday parçası ile güvercinleri, serçeleri avucumuzla besledik? Kaçımız hiç endişe duymadan sokakta dolaşan kedileri, köpekleri besleyip onların başına çıplak ellerimiz dokunup korkusuzca sevdik? Çünkü onlardaki o virüs bizde hiç etkili olmaz çünkü yıllardır onlar bu hastalıkla hep mücadele ettiler. Acaba kaçımız annemize babamıza hiç endişe duymadan gidip kapıdan bile olsa ellerimizle yaptığımız keki, ekmeği, böreği bir bardak çay ile paylaştık? Acaba kaçımız evde çocuğumuzla evcilik oynayıp, at olup sırtımızda taşıyıp, dans edip, top oynayıp, güreş tutup, oyun oynadık? Acaba kaç erkek dost sabah erkenden kalkıp eşine evladına sabah kahvaltısı hazırladı veya yataklarına kahvaltı götürüp onlarla yatakta kahvaltı etti? Acaba kaçımız hadi sevgili eşim otur bakalım koltuğa bugün ben hazırlayacağım her şeyi diyebildi? Acaba kaçımız balkonlarından avaz, avaz bağıra bağıra herkesi, her şeyi, yaşamı sevdiğini haykırdı? Kaçımız hataları için bağıra bağıra özür dileyebildi? Kaçımız, kaçımız, kaçımız aynanın karşısına geçip BEN KİMİM YA? Diyebildi? Ya kaçımız yarını, bir ay sonrayı, iki ay sonrayı düşünmeden “S… et. Yaşıyorum ya elbet olur bir şeyler teşekkür ederim” diyebildi taaa yüreğinden ve bir daha asla aklına bile getirmeden AN’ı YAŞAMAYA BAŞLADI?

Acaba kaçımız ev dediğimiz o ihtişamın aslında kendimiz için yarattığımız bir HAPİSHANE olduğunun farkındalığına varıp ben ne yapmışım diyebildi? Acaba kaçımız “Eee ne oldu şimdi, ulan ben bunca zaman didindim, koşturdum şimdi s….m” diyebildi?

Acaba kaçımız dönüp de;

“Beni affet DOĞA ANA ben hata yapmışım, artık seni üzmeyeceğim ve seni dinleyeceğim söz” diyebilecek?

Hemen söyleyeyim belki üç belki beş kişi… Gerisi mi? Gerisi için tüm yaşananlar bir masal, sivrisinek vızıltısı gibi gelecek ve o sivrisineği öldürecek yeniden.

Eminim ki masal kaldığı yerden devam edecek.

Ama dostlar sizin yerinizde olsam ANNE’yi fazla kızdırmazdım. Çünkü annenin tek evladı biz değiliz. Biz bu annenin son evladı da değiliz. Bu anne tüm varlığı, var ettiği tüm canlılık için fedayı çok yapmıştır. Eğer kadim bilgeliği bilmiyorsanız tavsiyem araştırın. Ve annenin nasıl fedalar yaptığına bakın. Bence ANNE’yi çok kızdırıyoruz, o da kibarca terliğini kaba etimize vurdurarak anlatmak istediğini anlattı. Bundan sonrasına dikkat karanlık oda ile geçiştiremeyeceğimiz, kapının önüne konacağımız zamanlar yakın. Bence bir an önce DOĞA ANNEMİZİ dinlemeye, başımızı önümüze eğip bağışlanma dilemeye ve yepyeni bir yaşam biçimi için ondan destek almaya başlayalım.

Teşekkür ederim DOĞA ANNE, Teşekkür ederim TANRIÇA, sana her zaman şükran ve minnet duyacağım Kraliçe… Bunlar kim mi? Bakın etrafınıza iyi bakın yaşamınıza hepinizin yaşamında bunlar veya bu var ta ki siz onu duyana, onu görene, onu sevene, onunla bir olmayı yürekten isteyene, onu yüceltene kadar asla size kendini göstermeyecek…

Unutmayın tüm kadınlar Anne’nin eşleniği ve en sevdiğidir. Neden mi? O halde son bu salgını iyi izleyin, hastaları ve ölümleri iyi analiz edin… Onların kıymetini, değerini, yüceliğini bilin ve KUTSAYIN….

395 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Korkuyor musun?Korkuyor musun? ''İnsanların hiçbir şey öğrenecek vakitleri yok artık . Her şeyi satıcılardan hazır alıyorlar. Ama dost satan bir satıcı olmadığından ,insanların dostları da yok […]
  • İhtiyarlara Yer Yok!İhtiyarlara Yer Yok! İnternetin yararlı olduğunu da unutmamalı. Ondan sadece eğlence amacıyla istifade edenler için zor olsa da. Doğrusu internetin yararlı bir araç olduğunun giderek unutulması düşündürücü. […]
  • Plasenta ve Anne-Çocuk Enerji BağlantısıPlasenta ve Anne-Çocuk Enerji Bağlantısı Maternal-fetal arayüzde bir bariyer, kanal görevi gören Plasenta mucizevi bir organdır. Bizi annemizle birleştiren ve doğana kadar rahim gemisinin kontrol paneli olarak görev yapan […]
  • Vazodaki ÇiçekVazodaki Çiçek Nedense bizde folklor denince akla hemen halk dansları gelir. “Bizim kız folklora gidiyor” der mesela anne babalar. Folklor İngilizceden dilimize geçmiş bir kelime… İlk kez […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Eylül 2020
P S Ç P C C P
« Ağu    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  

Arşivler