felsefe taşı

Bir Kum Tanesidir, Bütün Evren

Bir Kum Tanesidir, Bütün Evren
Mart 08
13:30 2015

İlk yazımda hayat ölümden doğar demiş ve gerçek bir olguyu anlatırken felsefeden yardım almıştım. Sonra Evrenin ve Evrimin Birliği dedim ve Büyük Patlamadan evrimin dünyada ortaya çıkışına yine bilimsel ve felsefik yaklaşımlarda bulundum. İzninizle bu yazıda, bugün artık çok saygıdeğer bilim adamları olan üniversite arkadaşlarımdan da gelen istek üzerine haddim olmayarak Evrim’in nasıl olup da dünyada başladığına dair küçük bir yazı paylaşmak istiyorum.

Her şeyden önce evrimin başlangıcını anlamak için elbette kutsal kitaplarda “sizi kendi suretimizde yarattık”, “topraktan gelen toprağa gider”, “küller küllere” gibi deyimlerle ya da kutsal kitapların çok daha öncesinde belki de bütün kutsal kitapların atası olan Zümrüt tabletlerde söylenen Hermes’e ait “yukarısı aşağısı gibidir” ifadesinin bilimsel tanımına yani inorganik bileşiklerden organik bileşiklerin oluşumuna kısaca bir bakalım derim. Aslında bu yazıda yazmak istediğim tek şey bu, ancak unutmamalı ki, bilimin bazı şeyleri kanıtlaması ama bazı şeyleri henüz kanıtlamaması, fakat elde var olan verilere göre çok geçerli tahminler yürütmesi ve zaman içinde gerek deneyler gerek gözlemler gerek buluntularla bu tahminleri- teorileri, hipotezleri, kuramları- kanıtlaması bilimsel yöntemin ta kendisidir. O yüzden her bilimsel boşlukta bir ilahiyat aramak ya da bu nedenle Evrimi reddetmek boşa uğraşıdır çünkü, güneş balçıkla sıvanmaz.

Biyoloji biliminin en heyecan verici buluşlarından biri hiç kuşkusuz Darwin’in Evrim teorisini kanıtlayan DNA bileşiklerinin ve dolayısıyla genlerin bulunması idi. Böylece insanın ve tüm canlıların bütün evrenin yapısıyla olan bağlantısını karşı konulamayacak kadar net bir biçimde kanıtlamış olduk. Bu yoldaki en önemli deneylerden biri de Urey- Miller deneyidir.

Öncelikle ortaokulda ve lisede okuduğumuz dersleri hatırlayalım. “Bundan 4,5 milyar yıl önce gaz ve toz bulutları hızla dönüyordu ve bunlar bir araya gelerek güneşin yörüngesinde kaldılar ve zaman içinde soğuyarak kayalık bir yer olan dünya gezegenini oluşturdular” der hani o ders kitapları. Bu ifade eksik olmakla birlikte doğrudur ve sadece dünya gezegeni değil bütün evren, büyük şişme evresinden sonra soğumaya başlamış ve gittikçe genişleyerek madde topaklarının birbirinden uzaklaşmasına ve kendi kütle çekimleri ve yakınlarında yer alan sıcak helyum toplarının çevresinde kalmaya zorlanarak soğumaya başlamışlardır. İşte bu gezegenlerden bazıları bizimki gibi sarı bir yıldızın çevresinde ve bizim o yıldıza uzaklığımızda kalmışlardır. Böyle gezegenlerden birinde ya da başka bazılarında kütle çekiminin madde parçalarını bir araya getirmesi ve bunların birleşerek katı maddeyi oluşturmasıyla birlikte dönme ve yörüngesinde olduğu yıldız tarafından radyasyon bombardımanına tabii tutulması ile ve kendi çevresinde dönmenin verdiği baskıyla içinde bulunan sıcak gazları uzaya salamamış ve bunlar dünya çevresinde hapsolarak birbirleriyle mecburi bir etkileşime geçmişlerdir. Bu gazların tümü bağlı bileşikler halinde kalmışlardır, örneğin serbest oksijen yoktur, oksijen karbon monoksit- CO- ve su –H2O- içinde bağlıdır. Ayrıca metan- CH4-, amonyak –NH3- hidrojen- H2- gazları vardı. Bu gazların ilkel ve kapalı atmosferdeki radyasyon ve elektrik akımlarıyla karşılaşması, onların tepkimeye girmesine ve ilk organik bileşikleri oluşturmasına neden olmuştur.

Stanley Miller ve Harold Urey işte bu gazları kapalı bir tüpün içine koydular, bir kaptaki suyu ısıttılar ve ilkel atmosferdeki su buharını kapalı ortamda elde ettiler. Bunların üzerlerine ilkel atmosferin elektrik akımlarını yani şimşekleri çaktırdılar ve daha sonra bu gaz karışımını soğutup tekrar başlangıçtaki kaba dönmesini sağladılar. Bu döngüyü bir hafta boyunca tekrarlayan Urey- Miller ikilisi sonuçta su kabında (gerçek yaşamda denizlerde) dünyada organik yaşamın var olmasını sağlayan aminoasitleri ve aminoasitler içinde en çok glisini, bazı şekerleri, yağları ve en ama en önemli olarak nükleik asitlerin- DNA’mızın- yapıtaşı olan pürin ve pirimidin bileşiklerini elde ettiler. (bu bileşikler ilk deneyde değil, sonra eksik gazların eklenmesiyle kontrol deneylerinde elde edildiler). Bu deney bana bugün bile büyük heyecan vermekte çünkü bu deneyle yaşamı kendi avucunuzda oluşturmuş, ona ilk kıvılcımı elinizle vermiş olursunuz. İnorganik (cansız) maddelerden organik (canlı) maddelerin oluşması böylece deney tüpünde oluşturulmuş olmaktadır, yani hayat ölümden doğar tezimize kaynak olan gerçeklik, gerçekten kendini hakikatın içinden çıkarmıştır. Deneyin basit gösterimi aşağıdadır.

Aminoasitler daha önceki yazımda değindiğim gibi proteinlerin temel yapı taşlarıdır, birleşip peptitleri, onlar birleşerek polipeptit zincirlerini ve polipeptitler ise protein molekülünü oluştururlar. Protein molekülü ise biz dünya üzerinde evrim geçiren canlıların tümünün temel yapı taşıdır. Bugünün dünya üzerindeki canlılarında 20 tane aminoasit bulunmaktadır ve Urey- Miller ilk deneylerinde bu aminoasitlerden 11’ini sentezlemeyi başarmışlardır.

Bu noktada gelelim Pürin ve Pirimidinlere. Bu iki grup DNA ve RNA’nın temel yapı taşları olan bileşiklerdir ve yukarıda anlattığım deney sırasında bulunamamışlardır ancak daha sonra bu deneyi kontrol için yapılan bütün deneylerde bu deneyde kullanılan gazlara karbondioksit, – CO2- azot – N2- hidrojen sülfit- H2S- ve Kükürt dioksit – SO2- ekleyerek yapıldığında dünyada var olan 20 aminoasidin tamamı ve Pürin ve Pirimidinler elde edilmiştir. Ve orijinal deneyin ne kadar başarılı olduğu da kanıtlanmıştır.

Pürinler Adenin ve Guanin, Pirimidinler ise Timin, Urasil ve Sitozinden oluşur. Pürin ve Pirimidinler genlerimizin temel yapıtaşlarıdır ve dünya üzerindeki varlıklar bir pürin bir pirimidin dizisi karşı karşıya gelecek şekilde dizilmesi ve oluşan zincirin bir karakteri oluşturmasıyla ortaya çıkarlar. Örneğin Mavi Göz, Siyah Saç gibi. Bu dizilimde bir Adenin karşısına her zaman bir Timin ve bir Guanin karşısına her zaman bir Sitozin gelerek geni, dolayısıyla karakteri şekillendirirler. İşte Urey-Miller deneyinin en önemli iki sonucundan ikincisi budur ve evrimin dünya üzerinde inorganik bileşiklerden temel alarak nasıl başladığını bize gösterir. Bundan sonrası ise artık yer kürede oluşan bu organik basit ve karmaşık moleküllerin bir kompartıman “yani bir çeşit hücre” içerisinde hapsolmasına kalıyor.

4 milyar yıl önceki gezegenimizde oksijen serbest durumda değildi demiştik, çünkü olsaydı bugünkü canlılık var olamazdı, çünkü oksijen oluşan bileşikleri birikemeden yakar ve kalanını da bakteriler yerler. Dolayısıyla o günkü organik yaşam oksijensiz ortamda başladı ve dahası yağmurlarla denizlere inip denizlerin dibinde suyun koruması altında başladığından organik moleküller denizleri bir organik çorbaya çevirene kadar birikme sağlanmıştır. Şu yanlış anlaşılmasın, buradaki aminoasitler ya da pürin ve pirimidin bazları organiktirler (canlıdırlar) ancak kendilerini kopyalayarak çoğalmazlar. Yukarıda söz ettiğimiz birikme bugün seçimli birikme dediğimiz teoriye neden olmuştur. Bu teoriye göre organik moleküller çok fazla sayıda biriktikten sonra içlerinden bazıları yüksek olasılıkla dıştan gelen bir etkenle kendini kopyalamış ve döngü o günden günümüze yani bizlere dek sürmüştür.

Bu noktada işin içine başka bir hikaye daha giriyor… Şu bildiğiniz meşhur yumurta ve tavuk hikayesi. Yani proteinlerin ve nükleik asitlerin sentezi. Ancak şimdilik bu kadar biyoloji bilgisi zaten yeter. Belki bu konuyu da daha sonra işleriz. Ancak bu hikayeyi 1980lerin başında çözen Thomas R. Cech’e Nobel ödülü kazandıracak kadar önemli olduğunu ifade edelim.

Yani bugün oksijen olmadan yaşamımızı sürdüremeyeceğimiz hayatımız 4 milyar önce oksijen olsaydı asla var olamazdı. Bu yazımızla ilgili daha derin bilgiye erişmek isteyen okuyucular aşağıda vereceğim linkteki makaleyi ve diğer yazıları okuyabilirler.
http://www.evrimagaci.org/makale/87

Bilim aslında bilim kurgunun ta kendisidir, çünkü bilimin içine tarafsız bir gözle daldığınızda içinde inanılmaz bilim kurgu yapıları bulacaksınız. Bu da insanın kalbini aşk kadar deli gibi çarptıran bir olgudur bence. Bu noktada geliyoruz yayıncım Beyaz yayınları sahibi sevgili Hidayet Pınarbaşı’nın isteğine. O benden yazarken illâ insan neden ağlar sorusunun cevabını yazıma ya da kitabıma dahil etmemi istiyor. Kendisinin isteğini kırmayarak bir sonraki yazımda bu sorunun yanıtını aramaya çalışacağım. İnsan nasıl insan oldu ve üstüne üstlük bir de ağladı?

1.883 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • İnsanın Evrimiİnsanın Evrimi Bu yazımızda felsefeden ya da bilimsel felsefeden de uzaklaşmak ve tamamen bilimin içine girmek istiyorum. Bilim derken elbette genetikle desteklenmiş insan evrimine. Birkaç aydan beri her […]
  • Organik Moleküllerden Volvox’aOrganik Moleküllerden Volvox’a Sevgili okuyucu yolculuğumuzun yeni bir aşamasına ulaştık. Daha önceki yazılarımızda atlamalar yaparak evrimin değişik aşamalarına yer vermiş ve bir yazıda amino asitlerin dünya ve […]
  • Bilim KilisesiBilim Kilisesi Bilgi toplumunu, sanayi toplumu paradigmasıyla yetişenlerin elinden almak imkansız mı? Hani şu otuz sene içinde “metodu gereği” iki dünya savaşı çıkaran zihniyetin elinden! Geçen hafta […]
  • Zamanda geri dönebilseydikZamanda geri dönebilseydik Bilim olguları anlamamız için en önemli yardımcımızdır. Ancak bilimi kendi düşüncelerine alet eden ve çıkarları için kullanan pek çok insanın varlığı da bir gerçek. Şu sıralar kuantum […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Aralık 2016
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Arşivler