felsefe taşı

Bir “Kültür”dür Spor

Bir “Kültür”dür Spor
Şubat 22
12:44 2016

İki katlı bir mağazadaydım.

Mağazanın asansörünün önünde bir sürü kadın bekleşiyordu.

Saydım, tam 21 kadın bekliyordu asansörün gelmesini.

Çıkacakları sadece ve topu topu bir kattı, mağaza zaten iki katlıydı.

Hesapladım, ikinci kata çıkan merdivende sadece 28 basamak vardı.

28 basamak çıkmamak için daracık bir koridorda alt alta üst üste dakikalarca beklemeyi göze alan ve bundan üşenmeyen kadın güruhuna baktım.

İşte o zaman bir kez daha anladım bu ülkede hareketsizliğin ve bunun sonucu olarak obezitenin neden böyle ciddi bir sorun olduğunu.

Keza, neden tembelliğin böylesine içimize işlediğini de.

Örneği kadınlardan verdiğime bakmayın, sanki erkeklerin durumu farklı mı?

Toplum olarak deyim yerindeyse “nefret ediyoruz” spor yapmaktan.

Yapanların büyük bölümü de zaten sağlık için değil “estetik kaygılarla” spor yapıyor.

Yani, yapmak istediğinden değil, yapmaya mecbur olduğundan.

Dikkat edin Eylül-Nisan arası spor alanları bomboştur.

Spor yapanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez.

Ama baharla birlikte, özellikle Nisan ayından sonra, koşanların, yürüyüş yapanların arttığını görürsünüz.

Spor aşkı neden Nisan-mayıs aylarında depreşir acaba?

Ben söyleyeyim, çünkü yaz yaklaşmaktadır.

Kadınlarda bikini, mayo kâbusu başlamıştır.

Plaj “kazanovaları” ise göbeği içeri çekseler de artık durumu kurtaramayacaklarını gördüklerinden son çare “birkaç kilo vereyim bari” diye spora vururlar kendilerini.

Ya denize hiç sınırı olmayan bir ülkede yaşasaydık?

Yani plaj sezonu korkulu rüya olmasaydı?

Spor alanları bahar aylarında bile bomboş kalırdı bence.

P&G ve Tmok Türkiye Spor Araştırması (Nisan 2015) verilerine göre Türkiye’de 10 çocuktan sadece ikisi düzenli spor yapıyor.

Bu soruyu otuz yıl önce sorsalardı eminim yüzde oranı çok daha yüksek çıkardı.

Bizler, “sokak çocukları”nın son temsilcileriyiz.

Bizler, sokakta taştan kaleler kurup maç yapmış, saklambaç oynamış, koşarak yuvarlanarak büyümüş son nesiliz.

Yeni yetişen nesil bilgisayar bağımlısı artık.

Apartman dairelerinde sosyal medyayla, bilgisayar oyunlarıyla büyüyen bir jenerasyonla karşı karşıyayız.

Bırakın spor yapmayı, okula gitmek dışında evden dışarı çıkıyor mu acaba o çocuk?

Biz çocukken hafta sonları pikniğe, deniz kenarına, kırlara gidilirdi.

Piknik deyip geçmeyin, çocuğu, genci yaşlısı sürekli hareket halindeydi.

İp atlanırdı, yakan top oynanırdı, maç yapılırdı.

Bal gibi de spor yapılırdı yani.

Ya bugün?

Aileler dört gözle hafta sonunu bekliyorlar AVM gezmek için.

Pikniğin, çayırın çimin yerini AVM gezme kültürü aldı.

“Spor yapacak alan mı kaldı?” diyenler olabilir.

Var, hatta eskisinden daha bile çok var.

Aynı araştırmaya göre Türkiye’de halkın yararlanacağı spor tesislerinin sayısı hızla artarken spor yapanlarda artış görülmüyor.

İşte bu, gerçekten düşündürücü.

Yani tesis var, sporcu yok!

Kore 2014’teki ana hedefini halkının % 50 sine spor yaptırmak olarak açıklamıştı.

İsviçre’nin bu bağlamdaki hedefi % 72’ydi.

Türkiye’nin ise % 4

Tabii, bu adı üzerinde, “hedef”.

Reel durumu siz tahmin edin artık.

Toplumsal davranışlarımızın kodlarına bile yansımıştır spordan uzak durmanın etkileri.

Nasıl mı?

Spor yaparken endorfin hormonu üretilir

“Mutluluk hormonu” olarak da adlandırılan endorfin hem doğal bir ağrı kesici, hem de yatıştırıcıdır.

Spor yapmak özellikle stres ve bunalımdan kurtulmaya yardımcı olur.

Toplum olarak şiddete, taşkınlığa bu denli eğilimli olmamızın altında sporun eksikliğini aramak aslında oldukça akıllıcadır ve bilimseldir.

Avrupalıların yüzde 40’ı haftada en az bir kere spor yapıyor.

Başı çeken ülkeler İsveç ve İrlanda.

Bu ülkelerde her beş kişiden biri, haftanın beş günü spor yapıyor.

İskandinav ülkelerinde spor yapma oranıysa yüzde 70.

Sporun düzenli yapıldığı ülkelerin insanlarının daha barışçı olması, adli vakaların daha az yaşanması bir tesadüf mü?

Hiç de değil.

Keza sporun kazandırdığı özgüven, dayanışma, takım ruhu gibi olmazsa olmaz değerlerin eksikliği de toplumsal yaşamda kendisini iyice belli etmiyor mu?

Sporu sadece tuttuğu futbol takımının maçına giderek, rakibe dilediği gibi küfretmekle eşdeğer tutan bir toplumda “hoşgörü” barınabilir mi?

Az önce de ifade ettiğim gibi, bizim insanımız spora pragmatik yaklaşır.

Yani “estetik kaygılar”dır belirleyici olan, sağlık değil.

Ve toplumun bu kaygısından istifade etmek isteyen oportünistler de hiç eksik olmaz.

Misal mi?

Son yıllarda mide küçültme ameliyatlarının bu denli popüler olmasını bir tür “akıl tutulması” olarak görüyorum.

Ve Sağlık Bakanlığı’nın da, Türk Tabipler Birliği’nin de bu duruma seyirci kalmasını anlayamıyorum.

Tamam, son derece ileri vakalarda, son çarenin cerrahi müdahale olduğu durumlarda bu yöntem düşünülebilir, önerilebilir.

Ama artık işler rayından çıktı.

Sosyal medyada bile mide küçültme ameliyatı ilanlarına rastlıyoruz.

Bunun reklamı olur mu?

Medya da sorumsuzluğun en güzel örneklerinden birini sergileyerek mide küçültme haberlerine çok geniş yer veriyor.

Bu ameliyat neticesinde kilo veren ünlülerin haberlerinden geçilmiyor gazete sayfaları.

Bu çok ciddi tıbbi müdahale, bu cerrahi operasyon sanki bir “zayıflama yöntemi” olarak cilalanıyor ve pazarlanıyor.

Spordan nefret eden ve kolay yoldan kilo verip estetik kaygılarını gidermek isteyen “cahil” toplum da balıklama atlıyor bu yemin üzerine.

Aynı şekilde zayıflama hapları, çayları vs. furyası var.

Birkaç gencin bu ne idüğü belirsiz ilaçlardan içerek can vermesi neticesinde biraz dank etti hiç olmazsa kafalara.

Kısmen de olsa önüne geçildi bu kandırmacaların.

Baharla birlikte yine basında garip garip diyetlere rastlayacaksınız.

“Şu diyeti uygulayın ayda şu kadar kilo verin” gibisinden yalan yanlış bilgilerle doldurulacak beyniniz.

Oysa ki kilo vermenin en basit ve düz açıklaması yediğinden fazlasını yakmaktır.

Yani hangi diyeti uygularsanız uygulayın; spor yapmıyorsanız, hareket etmiyorsanız yakamazsınız.

Yakamazsanız da kilo veremezsiniz.

Gerçek bu kadar çıplakken, insanımızın deve kuşu gibi kafasını kumun içine sokmasını anlamak çok zor.

Düzenli spor yapmaya önem vermiş birisi olarak bir otelde konakladığımda mutlaka tesisteki spor salonunu ziyaret ederim.

Ne yazık ki hep boştur o spor salonları, in cin top oynar içeride.

Tek tük birkaç yabancı turist görürüm, hepsi o.

Spor salonu boştur ama açık büfenin önünde iğne atsanız yere düşmez örneğin.

Havuz başında da.

Plajda da.

“Tatile dinlenmeye geldim, spor mu yapacağım?” diye düşünür bizim insanımız.

Yani sporu “yorgunluk” ve hatta “angarya” olarak görme eğilimi öyle hakimdir ki toplumda.

Hiç dikkat ettiniz mi yazın plajdaki manzaraya?

Yüzmez bizim insanımız.

Suda öylece durur veya oyun oynar.

Birbirini sırtına alır, deve güreşi yapar.

El ele tutuşur kaydırak yapar.

Ama kulaç atarak kesintisiz, uzun yüzen kaç kişiye rastlarsınız?

Spora öyle uzağızdır ki “eşofman” (Fransızca ‘échauffement’ yani ısıtma) kelimesine dönmez bir türlü dilimiz “aşortman” gibisinden abuk bir kelime bile türetmişizdir kendi kendimize.

Bir diğer toplumsal göstergeye dikkat edin.

Türk insanı arabasını tam evinin ya da işyerinin öne park etmek ister?

Biraz ileride otopark alanı vardır hâlbuki ama gerekirse kaldırımın üzerine çıkar yine de işine, evine en yakın yere koyar aracını.

Yürümeye üşenir çünkü.

Bir iki adımda ulaşmalıdır arabasına.

Yine ilginçtir, hiçbir ülkede otobüs duraklarının arası birbirlerine bu kadar yakın değildir.

Bir iki durak sonra inmek için bile otobüse binenlere rastlamak son derece olasıdır.

Yıllar önce bir röportaj vesilesiyle bulunduğum Amsterdam’da insanların bisiklete olan ilgisine hayranlık duymuştum.

Takım elbiseli adamların, çantalarını arkalarına monte edip, işlerine bisikletle geldiklerini gördüğümde çok etkilenmiştim.

Bizde bu kültürün yerleştiğini görmeye sanırım benim ömrüm yetmeyecek.

Türkiye’yi gezmeye gelen yaşı 80’ini aşkın turistlerin dinamizmine hayranlık duyarız.

İlerlemiş yaşlarına rağmen, saçlarında siyah tek bir tel bile kalmasa da eşler el ele tutuşup ören yerlerinde saatlerce yürürler.

Bizde bastonuyla ancak evinden çıkabilen yaşlıların Avrupalı akranları hala dans etmeye, denizine girmeye devam eder.

Ağacın yaşken eğilmesi gibi beden de gençken şekillenir.

Spordan, hareket etmekten böylesine kaçan bir toplumun kaliteli yaşlanmasını beklemek hayalciliktir.

Bizde 65 yaşını geçenlerin büyük bölümü çöker.

Ununu eler, eleğini asar.

“Öbür dünya”yaya yönelik hazırlıklara başlar hatta.

“Yaş yetmiş, iş bitmiş” sözü boşuna türetilmemiştir bu ülkede.

Tamam, herkesin sporcu olmasını bekleyemeyiz…

Ama hiç olmazsa yürüyelim.

Hiç olmazsa biraz hareket edelim.

Ama bu bile çok uzak ne yazık ki bize.

Sezen Aksu’nun şarkısındaki “Homini gırtlak, pufidi kandil, tumba yatak” kültürü içimize işlemiş.

Sporu sevdirmek mi?

Kim ve nasıl?

Beden eğitimi dersini zaman kaybı olarak görürüz.

Tabii, sınavlarda beden eğitiminden soru çıkmaz ya, “salla gitsin” der anne baba.

Hükümetler sağlık bakanı atayacağının doktor, adalet bakanı atayacağının hukukçu olmasına özen gösterir de.

Kaç tane sporcu geçmişi olan spordan sorumlu devlet bakanı görmüştür bu ülke?

En son hangi siyasetçiyi, sanatçıyı vs. spor yaparken gördünüz medyada?

Takım elbiseyi, kravatı sevmeyiz, spor giyinmeye bayılırız ama spor yapmaya gelince “ı ıh”!

“Maksat spor olsun” şeklinde bir ifade başka hangi dilde vardır acaba?

Atalarımızın her sözünü doğru, mantıklı bulmam.

Hatta bana irrasyonel gelen çok atasözümüz vardır.

Ama “sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” diyen atalarımıza bu bağlamda yerden göğe kadar hak veriyorum.

Gündelik yaşamlarında spora yer veren toplumların medeniyet yarışında önde olmaları bir tesadüf değil.

Keza, tembelliğin, hareketsizliğin hakim olduğu orta doğu, Arap kültürünün kısırlığı da…

Unutmayalım ki oturmaktan kazançlı çıkan tek canlı “tavuk”tur.

692 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Bilgi ve TefekkürBilgi ve Tefekkür Bir önceki bölümde bilgi ile fikir arasındaki tül bir perde olduğunu; farkın üretim sürecine dahil edilen objektif veri ve enformasyonun hacmiyle ilgili olduğunu belirtmiştik. Knowledge […]
  • Yazlık kışlık zamanı… Samhain…Yazlık kışlık zamanı… Samhain… Yazlık kışlık zamanı... Yaz elbiselerimizi bırakıp, kış elbiselerimizi giyeceğiz. Kış başlangıcı 1 Aralık değil, 21 Aralık da değil. Yılı tam ikiye bölen kadim ya da Pagan inançlara […]
  • Kalamışta Bir İtalyan EsintisiKalamışta Bir İtalyan Esintisi 1993 yılında İstanbul'da ilk açılan İtalyan Restaurant'ı ünvanına sahip olan ve günümüzde İstanbul Doors Grup bünyesinde yer alan Da Mario Restaurant , 21 yıl gibi uzun bir bekleyişin […]
  • Hayal ettiğim ülke bu değildi!Hayal ettiğim ülke bu değildi! "Artık anlaşılıyor ki ülkeme demokrasinin geldiğini göremeden ayrılacağım bu dünyadan. Torunlarımıza bırakmayı hayal ettiğimiz ülke bu değildi. Gene de bir hayal kırıklığı yaşamıyorum. […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Aralık 2016
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Arşivler