felsefe taşı

Zambak zumbak dön arkana iyi bak

Zambak zumbak dön arkana iyi bak
Nisan 10
06:28 2019

Cebrail gelir ve Meryem’e haberi verir, “hamilesin”.

Yok, öyle demez tabii… laf mı şimdi bu…?

Olayı böylesine kaba bir hale büründüren, kuşkusuz bizim köylü aklımızdır.

Yoksa, seviye gerektiği gibi ruhanidir: “Selam sana büyük lütuf gören kız” der melek Cebrail.

Meryem korkar.

“Korkma Meryem, gebe kalacak ve bir oğul doğuracaksın…”.

Hristiyan dünyası bu olaya “annunciation veya anunciacioun” diyor.

‘Anons etmek’ diyelim mi?

“Duyurmak” daha iyi sanki.

Batı dünyasında, ağırlıklı olarak İtalyan Rönesans resim sanatında, olayın bu anına bir zambak motifi eklenir.

Cebrail haberi verirken bir elinde zambaklar tutar, ya da Meryem’e yakın bir yerlerde durur zambaklar.

Rönesans öncesinde var mı zambak motifi?

Öncesi ne demek?

“Kitapta yeri var”

Evet, aynen öyle, Hristiyan geleneğinde zambağın Kitap’ta yeri var.

Matta İncil’inde Tanrı “Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar. Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar. Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacaktır” der.

“Bu nedenle size şunu söylüyorum: ‘Ne yiyip ne içeceğiz?’ diye canınız için, ‘Ne giyeceğiz?’ diye bedeniniz için kaygılanmayın. Can yiyecekten, beden de giyecekten daha önemli değil mi? Gökte uçan kuşlara bakın! Ne eker, ne biçer, ne de ambarlarda yiyecek biriktirirler. Göksel Babanız yine de onları doyurur. Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz? Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir anlık uzatabilir? Giyecek konusunda neden kaygılanıyorsunuz? Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın! Ne çalışırlar, ne de iplik eğirirler. Ama size şunu söyleyeyim, bütün görkemine karşın Süleyman bile bunlardan biri gibi giyinmiş değildi. Bugün var olup yarın ocağa atılacak olan kır otunu böyle giydiren Tanrı’nın sizi de giydireceği çok daha kesin değil mi, ey kıt imanlılar?”

….

Gök Baba, kır zambaklarını inayetiyle donanmış bir güzellik göstergesi olarak dile getirmiştir.

Meryem’e yakıştırılması çok normal değil mi?

Elbette.

Ama, böyle dersek yazı burada biter, sen de çeker gidersin.

Olmadı işte… !

Sen hele bi dur.

Binlerce yıl öncesinde, Asur’da var zambak motifi.

Eski Mısır’da da var.

Minos uygarlığında da …

Hindistan’da paraların üzerine çizilmiş taa ne zamanlar.

Bakir bir masumiyetin simgesi olmuş beyaz zambak.

Kimi zamanlar yetişkinliğe geçiş yapan saf bir gençlik halinin.

Bazen de gücün.

Bakir masumiyet ama içinde o masumiyeti dölleyen erillik de var.

Dur biraz, gitme bir yerlere…

Eski Yunan mitolojisinde ölümden sonra gidilen yeraltı dünyası asphodel çayırlıkları ile donatılmış.

Asphodel ne ki?

Çiriş otu.

Dağ pırasası ya da yabani pırasa da deniyor bizim Anadolu’da.

Sarı zambak da…

Yaaa… gördün mü, zambaktan kaçış yok.

Çinliler de der ki, “kadının yaşadığı her yerde çiçek açar”.

Dön dolaş dünyayı, hep duyarsın benzer tanımları; Kadın ve güzellik ve cennet ve çiçek.

Tüm bunların olabilmesi için de o kutsal olan ışık ve kaynağı güneş.

Nasıl, denklem tamam mı?

O zaman devam.

Geç dönem Yunan ve Roma’da zambak yüce sevgi, üreme ve şeref sembolü olarak kabul edilmiş.

Bizans’ta da var.

Üreme mi…?

Ama dur… az kaldı, geliyoruz o kısma.

Orta Çağda zambak iffet ve saflığın temsilcisi olarak yavaş yavaş Bakire Meryem ile eşleşmeye başlıyor.

Manastırlar ve katedrallerde zambak motiflerine rastlanmaya başlamıştır artık.

Meryem’i zambağa ilk benzeten (bilindiği kadarıyla) Aziz Bede.

Aziz Venerable Bede (673-735) bir Anglosakson, hem de teolog, hem de tarihçi.

Hem de aziz.

Meryem’in saflığını ve bakirliğini beyaz bir zambağa benzetmiş.

En azından, bilinen ilk eşleştirmeyi Aziz Bede’den duyduk.

Daha sonra, Aziz Bernard (1090-1154) Madonna’yı, “tevazuda bir mor menekşe, iffete bir zambak, saflıkta bir gül” olarak tanımlar ki, bu bir işarettir.

Ne işareti?

Cebrail’in duyurusunun ilkbaharda, çiçekler arasında olduğuna işaret.

Nasıl da anladık ama…?

Doğuş, bir doğa doğuşu olacaktır.

Baharda uyanan doğa gibi.

Tepeden tırnağa pagan ama bu…?

Dur biraz, acele etme.

Sadece saflık, iffet mi?

Bir üçleme durumu da var zambak çizimlerinde, dikkat edelim lütfen.

Ortadaki, ayağa kalkmış, almış başını gidene karşılık, sağ ve solda iki açılım.

Erkek ortada, belli oluyor mu?

Eski ve kadim bir sembol zambak, iffeti, erili, dişisi, üremesi ile topyekün bir anlamlar bütünü.

14. yüzyıldan itibaren Duyuru’nun sembolü olarak tablolarda sıklıkla görülmeye başlamış.

Floransa’da yeryüzü hazineleri biriktirme yarışının şampiyonu Medici’ler işi iyice abartır, ellerinde çakı sağa sola zambak kazırlar.

Zambak ve Yuhanna, zambak ve Cebrail,

zambak ve Aziz Dominic … ama hepsinde zambakların karşısında kutsala hamile kalmış bir iffet timsali olarak Meryem.

“Zambak zumbak dön arkana iyi bak” tekerlemesi Medici’lerden kalmadır.

Yaaaa.. al işte bir tarihi gerçeği daha öğrendin.

Bu zambak işi öyle, böyle değildir yani.

Ne de olsa Rönesans olmuş, bir “medeniyet” esintisi ortalığı sarmış, Orta Çağ’ın o ağır başlı, kasvetli hali gitmiş, parası olana düdükle senfoni çalma şansı verilmişti.

Düüüüüttt…!

Zambak zumbak …

Eyyy Medici, paran var diye, Botticelli’ye o pagan tabloları yaptırmak zorunda mıydın?

Bak, bu soruyu sormadan gitsem, gözüm arkada kalacaktı.

Sordum, rahatladım.

Adam (Botticelli) 55 yaşına gelince, “sanatınız sizin olsun” der (dediğini duymadım ama demiştir) ve bir daha resim yapmamak üzere fırçayı bırakır.

Neden bıraktı fırçayı sizce?

Resimlerinin o kadar pagan ögeler içeriyor olmasının ardında ne var?

(Haydi bakalım, başlasın komplo teorileri)

Şimdi var ya, bu Medici ailesi… o günlerde parayı da bulmuşlar, afedersin burunları da bir kalkmış bir kalkmış…

Bizans’ı verip, Doğu Roma hikayesini de bitirmişler.

Yük de kalkmış.

Bir hafiflik, bir hafiflik.

“Orta Çağ bitti”.

Biter tabii… size çağ mı dayanır zambak zumbaklar … ?

Bunların afedersin kalkmış burunları iki karışı geçince, lafı pruvadan yapıştırmışlar, “biz kentimizi de, paramızı da, dinimizi de, düşün dünyamızı da kendimiz biçimlendiririz”.

Bir sekülerleşme, sorma kardeş… Bizans’tan kaçan felsefecilere kol kanat germeler, eskinin mitolojilerini resmetmeler, heykelleşmeler … tanrılar, tanrıçalar, yeni eflatunculuklar, bir tavırlar, bir tavırlar … bildiğin gibi değil.

Yüzümüze bakmaz oldu deyyus.

Deus oldu mu yine Zeus… ?

Şimdi, Botticelli ne yapsın…?

Bak bak baaak… bir bilgi daha geliyor derinlerden.

Bu zambak aslında geçmişin fallik sembollerindendir.

Nasıl…?

Pipi yani, bildiğin.

Ortada dölleyici (eril) unsur vardır (ki çiçekteki biyolojik durum da budur), o yukarı doğru afedersin dikilmiş vaziyette durur, çevresinde de döllenecekler hazır olda bekler.

Sembol bize, dölleyen eril gücün, döllenen doğa ile birlikte (ki doğa burada dişil olan güç) kutsal çiftleşmesini (hierosgamos) anlatır.

Güzel ama ögeler de, arka plan da pagan.

Nerede İsa’nın Tanrısı?

Botticelli tablolarında da (özellikle İlkbahar ve Venüs’ün uyanışı tabloları) bu eril ve dişilin çiftleşmesi ve ürünleri görülür.

Yunan mitolojisinde zamandan sorumlu tanrı Kronos, babası Uranüs’ün afedersin pipisini kesip denize atar. Baş kışkırtıcı annedir, bak bak baaaak… Yetiş Freud…!

Bu durum, “bir deniz yıldızını suya attım, bak onun için neler değişti” durumunun ötesindedir.

Pipi suya düşer düşmez afedersin kalkar, suyu döller.

Tek bildiği budur, o ne yapsın…?

Su diyorsak, söz konusu isimler titanlar soyudur, mekan da haliyle bir leğen su değildir.

Lütfen yani…!

Pipinin düştüğü yer Okyanus.

(Osiris – Set – İsis efsanesiyle benzerliğe dikkat).

Koca Okyanus döllenir, bir evlat verir, inci tanesidir mübarek.

O biricik incicik, bir istiridye kabuğu içinde sahile gelir ki, al sana Venüs’ün doğuşu.

Söyle bana Botticelli ne yapsın?

Bir de diyorlar ki, “abisi bu zambakları sen Cebrail’in elinde de çiz, vaftizci Yahya’da da çiz”.

Hermes’i de çiz, Floris’i de çiz, Venüs’ü de ama arada Meryem’de olsun, onlardan biri gibi …

Evet, “onlardan biri”.

Kim bilir, belki de onlardan biri gerçekten…?

Bıraktı işte, Botticelli resmi bundan bıraktı.

Ne demişti Gök Baba ..?

“…Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar. Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar. Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacaktır …”

Ne yaptı bu Floransa’nın zümbükleri?

Yeni bir akıl oluşturma derdine düşüp, yeni Baba’yı eskisiyle harman yaptılar.

Eskiyle bir birleştirme haline kaptırdılar kendilerini.

Onu oradan alalım, şunu şuraya koyalım …

Sistem bu kadar mı modüler …?

Yoksa, zaten hepsi hep aynı da, zaman sadece algıda mı değişiklik yapıyor?

Bak, modern çağın ressamlarından Giacometti bile çizdi bu zambakları.

Pastel boya ile yaptığı resimde zambakları Meryem’in yanındaki bir vazoya iliştirmeyi ihmal etmemiş (zambaklar sol altta).

Ne diyelim, Giacometti işte… rahmetli pek severdi böyle incelikleri.

Bitirelim bari hikayemizi.

1900’lerin başlarında zambak, kiliselerde ve evlerde yaygın kullanılan sembolik bir süs haline geldi ve dini resimlerde, tasvirlerde yaygın olarak kullanılmaya başlandı.

Millet mezarlıklara zambak diker oldu.

Bizim memlekette dahi, Balkan göçmenlerinin adetleri arasındadır, mezarlıkta mutlaka beyaz zambak olur.

Bu kadar laf ettik, “fleur de lis” demedik.

Fransız Kraliyet armasında var.

Floransa kentinin de simgesi.

Papalık armasında da…

Zambak tabii… başka ne olabilir ki?

Şimdi, bunca takılmanın ardından gelelim sözün özüne, varoluşumuz kendini anlamlı kılmak için mutlaka bir hikayeye ihtiyaç duyar, anlam olmazsa varlık olmaz ki… di mi ya…!

Varlığı var edendir anlam.

İşte varlık o anlam içinde var olduğunu ispat eder, derin nefes alır ve varoluş hikayesini bir kumaş gibi dokur.

Dokunan aslında anlamın kendisidir. Senin, benim, Botticelli’nin, Zeus’un, zambakların ve zumbakların hikayesidir. Bu hikayeler seri seri devam eder, birinci seri biter ikinci başlar, ardından üçüncü seri çıkar piyasaya … hiç bitmez, dedik ama değil mi, hikaye biterse varoluşumuzun anlamı biter.

Bu nedenle tüm hikayeler bir biri üstüne biner, bağımsız gibi görünse de, birbirini inkar ediyor gibi pozlar yapsa da işin aslı öyle değildir, gelenek süreklilik arzeder ve serilerin topu aslında tek bir cilttir.

Hep aynı şeyi anlatır.

Varız.

578 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Pazara mal olmuşluğumuza dairdir!Pazara mal olmuşluğumuza dairdir! O ki dünya bir koca pazar yeri. Daha inmeden başlarız pazarlığa. “Bak iniyorum, sonra yine gelicem, di mi, söz amaaa?” Karşıdakinin kaşı kalkar, lakin gören kim. "Ayyy, amaaa Papiii... […]
  • Araba…Araba… Dün Ankara'da, gece geç biten bir toplantıdan çıktım. Ellerimi arkamda kavuşurmuşum, önüme baka baka, park ettiğim arabamı arıyorum. Ne de olsa, köylülük var işin içinde. Toprağa baka […]
  • Ulan Camus, ne adamsın…!Ulan Camus, ne adamsın…! Bir kedimiz var adı kola. İki kardeşti bu zibidiler, diğerinin de adı fanta idi. Renkleri andırıyor diye verdik bu isimleri. Neyse... Fanta erkek olandı, kız peşinde gitti, gelmedi. […]
  • Huşu Guru ile Sohbetler – 1 (Meleklere Takla Attırma Sanatı) Huşu Guru ile Sohbetler – 1 (Meleklere Takla Attırma Sanatı) “Kendini güçlü gösteren herkese taparız” Haluk Bilginer Huşu Guru: Kardeşim sana hep yol gösteriyorum halen bir sevgi kelebeği, koşulsuz sevgi kumkuması olamadın. Bu gidişle tırtıl bile […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Ekim 2019
P S Ç P C C P
« Eyl    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031