felsefe taşı

Kurbanın Tarihi

Kurbanın Tarihi
Kasım 09
11:32 2017

Yerin ve göğün yaratıcısına sunulan en kutsal hediye… Kimi zaman ruhsal bir bağ kurma yolu, kimi zaman Aşk’a ulaşmanın sevinci, kimi zamansa astrolojik sembolleri okumanın pusulası… İnsanoğlu ile başlayan sunak ritüelinin başrolünde her zaman yer alan, değişmez bir idol… KURBAN…
Farklı kültürlerde kendini değiştirmeyi başaran Kurban ritüelini, her ne kadar net bir tanımı olmasa da, daha iyi anlayabilmek için, insanoğlunun yaradılışına geri dönmek gerekir.
İbrâhimî dinlere göre Tanrı tarafından yaratılan ilk insan Âdem’dir. Her İbrâhimî dinde Âdem’e bakış açısı ve Âdem’in hikâyesi farklılık gösterse de özünde büyük oranda aynıdır. Kur’an ayetlerinde Âdem’in yaratılışıyla ilgili bulduğumuz detayları eşinin yaratılışıyla ilgili bulamayız.
Kuran’da Âdem ile Havva’nın önce yerleştirildikleri, sonra da günahları yüzünden kovuldukları bir Cennetten söz edilmekle birlikte, Cennete bulundukları sırada yaklaşmamaları buyrulan ağacın adına, cinsine ya da rengine ilişkin Kuran’da ve güvenilir hadislerde hiçbir bilgi yoktur. Âdem ile Havva’nın Cennetten kovulmaları Kuran’da, şeytan tarafından baştan çıkarılmalarıyla açıklanır. İblis’in kılık değiştirerek, Cennete gizlice girdiği, Havva’yı kandırdığı, yılanla anlaştığı, yasak meyvenin elma olduğu yolundaki söylentilerin çoğu Tevrat’tan aktarılmıştır.
Hz. Âdem’in Peygamberliği konusunda açık ve kesin olarak ifade edilen ayet yoksa da, Allah’ın ona hitap ederek sorumluluk yüklemesi ve Hz. Muhammed’in onun ilk Peygamber olduğunu ifade buyurması onun Peygamberliğini ispatlayan kesin delillerdir.
Hz. Âdem ile eşi Havva’nın, kırk çocuğu dünyaya gelir. Her doğan çocuk bir kız bir erkek olarak ikiz halde dünyaya gelmekte ve kardeşleri aynı zamanda eş olarak görülmektedir. Âdem’in iki oğlu olan Habil ile Kabil ise, hikâyemizin ana kahramanı olacaktır zira çiftçilikle uğraşan Kabil, hayvancılıkla uğraşan kardeşi Habil’in evleneceği kardeşine âşık olmuştur. Daha sert, kindar ve kurnaz yapıya sahip olan Kabil, kardeşi ile büyük bir antlaşmazlık yaşar. Bunu çözmenin yolu ise; tanrıya kurban sunmak ve tanrı hangi kurbanı kabul ederse, onun yörüngesinde hareket etmektir. İşte bu noktada Kurban serüveni başlamış olur.
Tevrat’ın Tekvin Kitabının 4. Bab’ında bu olay şöyle aktarılır:
“…Ve Habil koyun çobanı oldu, fakat Kain çiftçi oldu. Ve kain günler geçtikten sonra, toprağın semeresinden Rabbe takdime getirdi. Ve Habil kendisi de sürünün ilk doğanlarından ve yağlarından getirdi. Ve Rab, Habil’e ve onun takdimesine baktı; fakat Kain’e ve onun takdimesine bakmadı. Ve Kain çok öfkelendi ve çehresini astı. Ve Rab Kain’e dedi: Niçin öfkelendin ve niçin çehreni astın? Eğer iyi davranırsan, o yükseltilmeyecek mi? ve eğer iyi davranmazsan, günah kapıda pusuya yatmıştır; ve onun istediği sensin; fakat sen ona üstün ol. Ve Kain kardeşi Habil’e söyledi. Ve vaki oldu ki, kırda oldukları bir zaman, Kain kardeşi Habil’e karşı kalktı ve onu öldürdü”(Tevrat: Tekvin;4/2-9).
Mitolojik bir hikâye gibi görünse de, dini kitaplarda yer alması sebebiyle oldukça önemli bir noktada olan bu bilgi, sonraki zamanlarda KURBAN ritüellerinin seyrini önemli ölçüde belirleyecektir. Zira, Tanrıya sunulan kurbanın, İlk doğan ve en besili olan olarak belirlenmiş olması, ileriki dönemlerde ilk doğan çocuğun kurban edilmesi olayına kadar evrilecektir. [Yahudileri ve Arapları ver]
Habil ve Kabil’den itibaren, ibadetin önemli bir bölümünü oluşturan kurban, doğaüstü güçlerle barış içinde yaşamak ve onların sunduklarına şükretmek amacıyla gerçekleşiyordu. Zaman içinde form değiştirerek ; “İstenilen bir şeye ulaşmak, elde edilene teşekkür etmek, bir günahı bağışlatmak ya da ilk ürün ve ya ilk avdan bir varlığa hak olarak sunulmak üzere, dört ana çerçevede gerçekleşmeye başladı.
Tarihte Kurban konusunu ele alan ilk düşünür olan Platon ise kurbanı, Tanrılara sunulan bir armağan olarak görmekteydi. Oysa onun da ötesinde, kurbanın etinin yenerek, tanrı ile insan arasında bağ kurulduğu inancı da gelişmeye başlamıştı.
Elbette, kurbanı her kültür için tanımlayan etrafı kapalı bir formül bulmak mümkün değil, hatta bu denli net bir tanımın var olduğu da tartışılır ancak kesin olan şudur ki, ilk insan ile birlikte tarihteki kurban yolculuğu da başlamıştı…
SUMERLER
M.Ö. 4. Bin yılın başlarında Eridu’da, Dicle ile Fırat’ın İran Körfezi’ne döküldüğü yerde, kuzeyden gelen insanlar, muhteşem bir uygarlık inşa ettiler. Daha sonra tüm Mezopotamya’ya yayılan bu uygarlık, doğudan, muhtemelen Kafkasya’dan gelen bir halk ile gücünü ikiye katladı… Sumerler…
Çok tanrılı inanca sahip olan Sumerler’in, Zigurat adı verilen, yedi katlı tapınakları vardı. Hem okul, hem erzak deposu, hem ibadethane hem de rasathane olan bu tapınaklarda, Tanrılar ile iletişim kurulduğuna inanılırdı. Her şehrin bir tanrısı ve tabii ki ziguratı vardı. İşte kurban törenleri de burada gerçekleşirdi. Peki ama nasıl?
Sumerler kurban edilecek hayvanın türüne, cinsine ve rengine önem vermezlerdi. Onlar için önemli olan ana unsur, kanın akıtılmasıydı çünkü Tanrıların besin kaynağı kurbanlardı ve doyurulmaları lazımdı. Bunun için, kurban edilen hayvanın eti ateşte kızartılıyor ya da tencerede pişiriliyor ve iştah açan kokusunun tanrılara ulaşması isteniyordu. Zigurat’ta görevli rahiplerin de iştahını kabartan bu durum; etin yanında bal, süt, ekmek, şarap gibi yiyeceklerin de tapınağa sunumuyla devam ediyordu. Din görevlileri ve tapınak sakinleri arasında pay edilen bu kurbanlar için bir törende söylenen şu sözler yazılı olarak da kayıt edilmiştir:
“Koyun insanlığın vekilidir; İnsan yaşamı için bir koyun vermelidir. İnsan başı yerine bir koyun başı vermelidir.”
Sumer inancına göre; Tanrılar insanlara kızdıkları zaman, onlara çeşitli hastalıklar musallat ediyordu. Hastalıklarla tanrılar arasında kurulan bu bağ, insanın tanrılarına daha da yaklaşmasına ve onların gözüne girmek için uğraşmasına sebep oluyordu.
Yine yazılı kayıtlarda, Mezopotamya’da bir kez 350.000’e yakın koyun ve keçi ile yaklaşık 35.000 sığırın kurbanlık olarak tapınağa verildiği bilgisine ulaşılmıştır.
Buradan da anlaşıldığı gibi, Sumerler’de tanrıları memnun etme amaçlı kurbanlar çok net gözlemlenmektedir. Ancak bunun dışında dikkat çeken bir diğer hususta, Sumerler’de hayvanların karaciğeri yaşamın merkezi olarak kabul edildiğinden, bu organın muayene edilip incelenmesi, tıpkı bir ayna gibi, onu kurban eden kişinin ruhunu da gözler önüne sermektedir. İşte bu sebeple, kurban edilen hayvanların karaciğeri, Mezopotamya’da gerek kişi gerekse ülke için kehanet amaçlı da kullanılmıştır.
Çivi yazılı tabletlerde, bu konuda da bilgi bulunmuştur:
“Eğer kurban edilen koyunun ciğerinin sağ tarafında parmak şeklinde iki ur varsa, bu ülkede anarşi çıkacağına delalettir”
Nuh Tufanı da karaciğer falında çıkmış mıydı bilinmez ama Mezopotamya topraklarında, bugünün Küfe şehrinin olduğu yerde, tarihin en önemli olaylarından biriyle, Hz. Nuh dönemiyle devam ediyoruz…
HZ. NUH ve NUH’UN GEMİSİ
Sumer mitolojisinde Tufan’dan kurtulan kişi olan Ziusudra, Nuh Peygamber’dir. İbrahimi dinlerde de Tufan Peygamberi olarak kabul edilen Hz. Nuh, insanlığın ikinci babası sayılmaktadır. 950 yıl yaşadığı ve kırk yaşında iken peygamber olduğu bilinen Hz. Nuh’un, yaşadığı dönemde putperestlik hâkim olmuştu. İnsanlar kendi yarattıkları putlara tapıyor, zengin fakiri eziyor ve ahlaksızlık her gün artıyordu.
Allah’ın gazabından korkan ve bunun için sürekli ağlayan Nuh Peygamber, bir gün merhamet için dua ederken, vahiy geldi:
“Ey Nuh, sana vahyedecegimiz, şekilde bir gemi yap. Sonra yer ile gök birbirine karışıp, zalimler helak olurken, sakın onlara acıyıp benden bir istekte bulunma. Çünkü onlar bu azabı hak ettiler.”
Ve hemen ardından Nuh Peygamber, geminin yapımına başladı. Geminin yapımı bitince içine dünyadaki her canlıdan bir çift alıp felaket anını bekledi. O an geldiğinde, insanlar yüksek dağlara kaçışmaya başladılar zira durmadan yağan yağmurlar ve inanılmaz büyüklükte dalgalar peşi sıra geliyordu. Gemi ise dağlar büyüklüğündeki dalgalar arasında bir fındıkkabuğu gibi dalgalanıp duruyordu. Tüm putperest halk yaşamını yitirirken, sadece gemiden kalanlar sağ kalmıştı.
Bu olay Tevrat’ta şöyle anlatılıyordu:
“Yeryüzünde soyları tükenmesin diye, yanına temiz sayılan hayvanlardan erkek ve dişi olmak üzere yedişer çift, kirli sayılan hayvanlardan birer çift, kuşlardan yedişer çift al. (Yaradılış 7: 2)”
“Nuh altı yüz yaşındayken, o yılın ikinci ayının on yedinci günü enginlerin bütün kaynakları fışkırdı, göklerin kapakları açıldı. Yeryüzüne kırk gün kırk gece yağmur yağdı. (Yaradılış 7: 11-12)”
Nuh Tufanının sonuna doğru gemiden dışarıya önce bir kuzgun, daha sonra bir güvercin göndererek suların çekilip çekilmediği kontrol edildi. Geriye ağzında zeytin dalı ile dönen bir güvercin, Allah ile insanoğlu arasında sağlanan barışın müjdecisi sayıldı.
Gemi karaya oturunca her canlı, gemiden dışarı salınarak üremeleri için serbest bırakıldı. Sağ salim karaya çıkmış olmasının şükranı olarak Nuh Peygamber, behemah olarak bilinen ve yakılarak sunulan bir kuşu kurban olarak tanrıya sundu. Kesin bir yargı olmasa da, çiftlik hayvanı dışında bir hayvanın, kurban olarak sunulmasına bu olay örnek verilmektedir.

Mezopotamya topraklarından ayrılırken, gizemin ve mistisizmin ülkesi Mısır topraklarına gidiyoruz…

MISIR
Tarihin en eski uygarlıklarından biri olarak bilinen Mısır, MÖ 3000’ler civarında yazıyı bulup kullanmış, Nil nehrinden en iyi şekilde faydalanmış ve ülkenin doğal yapısı sayesinde dışarıdan gelecek saldırılara karşı korunmuşlardı. Firavun yönetiminin geçerli olduğu bu medeniyette, temel olan şey, Nil nehrinin bereketi idi. Nil’in suyu sayesinde tarım ve hayvancılıkla uğraşmaya başlayarak, adım adım medeniyete erişen bu büyük uygarlık, Nil’in sunduklarına karşı ona bir şeyler yapmak gerektiğine inanıyordu. Bu büyük güce, en önemli hediye verilmeli ve sadakatleri gösterilmeliydi. Nil’e sunulacak en güzel hediye de, tabii ki KURBAN’dı… Başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere insanlar kurban edilmekteydi. Nil Nehri’ne bırakılan insanlar da aranan ortak özellik masumluktu; bu nedenle özellikle kadın ve çocuklar Nil Nehri’ne bırakılarak kurban edilirdi. Kurban edilecekler arasında bakirelik bir öncelik olarak sayılıyordu. Bakireliğin, saflık ve masumluk anlamı taşıması kurban olarak özellikle bakirelerin seçilmesine önemli bir etkendi.
Tarihçi Heredot’a göre, Eski Mısır’lılar dünyanın en dindar insanlarıydılar ve Mısır’a can veren Nil’in doymak bilmez açlığını bastırmak için kurban edilen insanların yanı sıra, Tanrıları da doyurmak gerekiyordu. Eski Mısır’ın dini birkaç kola ayrılmıştı. Bunların en önemlileri Eski Mısır’ın resmi dini, halkın inanışları ve ölümden sonraki yaşam ile ilgili inanışlardan oluşuyordu. Eski Mısır’ın resmi dinine göre Firavun, kutsal bir varlıktı. O, tanrılarının dünyadaki bir yansımasıydı ve görevi de dünyada insanlara adalet dağıtmak ve onları korumaktı. Temelde çok tanrıya inanılıyor, bu tanrılar genellikle hayvan başlı ve insan vücutlu olarak tasvir ediliyordu.
Mısır Tanrılarından en önemlisi Osiris’ti ve tarım ile bereketin simgesi olarak görülüyordu. Nut ve Geb’in ilk çocuğuydu. Set, Nephthys ve İsis’in kardeşiydi, aynı zamanda İsis’in kocasıydı. Tüm Mısır tarihi boyunca dualar ve büyüler Osiris’e yöneltilmişti ve tabii ki sunulan kurbanlar için de başroldeydi…
Tanrı Osiris adına düzenlenen kurban törenlerinde, kutsal bir boğa kurban edilip on dört parçaya bölünür ve törendeki insanlarca eti tüketilirdi. Tanrı Osiris’in yeniden doğuşunu temsilen, kurban edilip yenen boğanın yerine de yeni bir boğa konulurdu.
Osiris’İn eşi İsis için de törenler ve ayinler yapılıyordu. İsis için kurban edilirken tercih edilen hayvan ise, inekti… Önceden muayene edilip işaretlenen inekler tapınakta kesildikten sonra yakılan ve dualarla kutsanan kocaman bir ateşte yakılırdı. Bu sıra tapınakta bulunan insanlar ağlayıp feryat ederek üzüntülerini dile getirirlerdi. Sonrasında da, hayvanın etleri halk tarafından yenirdi.
Eğer kuzu ve oğlak kurban ediliyorsa, kurbanın kanı muhakkak çevreye sürülür ve bu kan Tanrının hakkı sayılırdı. Tarih boyunca “kan” en önemli sembollerden biri olduğu için, pek çok farklı dinde, kan aracılığı ile kutsal bir eylem yapıldığı inancına rastlanılmaktadır.
Herodot’a göre, Antik Mısır’da domuzun kötü kokması, hasatlara saldırması nedeniyle ne domuzlar ne de domuz çobanları sevilirdi. Sadece senede iki kere domuz kurban edilip eti yeniliyor, onun dışında bu tür törenlerde hiç kullanılmıyordu.
Mısır’da tanrıları memnun etme çabası sürerken, çok uzaklarda Dinler Tarihi açısından önemli bir dönüm noktası yaşanıyordu…
İBRAHİM PEYGAMBER VE KURBAN
M.Ö. 2000 lerde yaşayan Hz. İbrahim, İslam’a göre bir peygamber, Musevilik ve Hristiyanlığa göre ise bir din büyüğüdür. İshak ve İsmail’in babası olduğuna; Yahudiler’in İshak soyundan, İsmail’in ise, İslam peygamberi Hz. Muhammed ve Arapların atalarından olduğuna inanılmaktadır.
Musevilikte İbrahim inancı, Tevrat anlatılarına dayanmaktadır; ilk adı Avram’dır ve Tanrı onun adını “ulusların babası” anlamına gelen Abraham’a değiştirmiştir. Nuh’un soyundan olan Terah’ın oğludur.
Müslümanlık açısından ise, Haniflik, kurban, Kabe’nin inşa edilmesi, Nemrut’la mücadele ve Nemrut tarafından atıldığı ateşte yanmama gibi hikayelerin sembol kişisidir. Kur’an’da birçok ayette ismi geçer. Peygamber olarak kabul edilir ve Allah, kendisine samimiyetinden dolayı “Halilullah” yani “Allah dostu” sıfatını vermiştir.
İslam’da, İbrahim’in gördüğü rüyayı, oğlu İsmail’i kurban etmesinin istenmesi şeklinde yorumlayarak onu kurban etmek üzere götürdüğüne ve bu teslimiyetin Tanrı tarafından ödüllendirilerek kendisine bir melek eşliğinde gökten bir koç indirildiğine inanılır. Kur’anda çocuğun isimi verilmeden anlatılan bu hikâye Kurban Bayramlarında tekrar anlatılır.
Bu konu Saffat Suresinde şöyle anlatılmaktadır:
“Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla. Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik. ”Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, “Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?” dedi. O da, “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın” dedi. Nihayet her ikisi de boyun eğip, İbrahim de onu yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Gördüğün rüyayı yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.” “Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır.” Biz, (İbrahim’e) büyük bir kurbanlık vererek O’nu kurtardık. Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık. İbrahim’e selam olsun. (Saffat suresi, 100-109)

Tevrat’ta da, İbrahim’in oğlu İshak’ı, yakmalık sunu olarak kurban etmesi emri yer almaktadır. Bu olayla birlikte, insanların putlara ve ilahlara çocuklarını kurban etmesi de yasaklanmıştır.
O ana kadar kaç çocuk Tanrıya kurban edilmişti bilinmez ama bu sembolik olayın kurban törenleri açısından önemli bir dönüm noktası olduğu kesindir.
Peki, Anadolu topraklarında kurban törenleri nasıl oluyordu?

HİTİTLER
Asur Ticaret Kolonileri dönemi, sosyal ve siyasal yeni görüşlerin ortaya çıkmasını sağlamıştı. Yerel Prenslerle yönetilen Anadolu’da, Mezopotamya’daki gibi merkezi devlet fikri gelişmiş ve sonucunda iç mücadeleler başlamıştı. Hint-Avrupalı bir kavim olan Hititler, MÖ.3000 yıllarının sonunda küçük gruplar halinde Kafkaslar üzerinden Anadolu’ ya girerek yerli halk Hatti nüfusu ile karıştılar .
Hititler, Asurluların Anadolu’dan çıkma zorunda kalmasıyla devlet idaresini ellerine almış ve Anadolu’nun yerli halkıyla kaynaşıp Hitit Devleti’ni kurmuşlardı.
Hitit dini çok tanrılı bir dindi ve panteonun içinde binlerce tanrı ve tanrıça vardı. Bunların pek çoğu da diğer kavimlerin dinlerinden alınmıştı. Hititler’de tanrılar, tıpkı insanlar gibiydi. Fiziksel şekilleri insan gibi olduğu kadar ruhen de onlarla aynı olup insanlar gibi yerler, içerler, kendilerine iyi bakıldığı sürece insanlara iyilik ederler; ancak ihmal edildikleri zaman hemen intikam alıp insanları en acımasız yöntemlerle cezâlandırırlardı. Bu duruma kanıt niteliğindeki bir Hitit metni, insanlarla tanrıları birbirleriyle kıyaslamakta ve tanrı-insan ilişkilerini bey-hizmetçi ilişkilerine benzetmektedir.
İşte tıpkı insan gibi düşünülen ve ihtiyaçları karşılanan Tanrılara, elbette ki kurban sunmak da lazımdı. Ülkenin ilk meyveleri, bir yaşındaki hayvanları, yiyecek ve içeceğin ilkinin sunulması gerekiyordu. Pis olduğunu düşündükleri domuz ve köpeği, genelde kurban olarak tercih etmezlerdi. Kurban, öküz ve keçi genellikle tercihleriydi.
Hititler’de kan akıtma olayı son derece önemli olduğu için, diğer dinlerden farklı olarak, kurbanı yakmak yerine, boğazını keserek öldürmeyi seçiyorlardı.
Adak, kefaret ödeme, gönül alma, şükran gibi amaçlarla gerçekleşen kurban törenleri, Bin Tanrılı Halk” olarak bilinen Hititler’in yaşam merkezindeydi.
ESKİ YUNAN VE ROMA UYGARLIKLARI
Eski Yunan’da çok fazla sayıda Tanrı ve tanrıçası olan Yunanlılar, erkek tanrıya erkek, dişi tanrıya dişi kurban sunmaktaydılar. Kurbanı kesecek olan kişi kendine çeki düzen verir, yıkanır, kafasına çelenk takardı. Kurban töreni kesilerek ya da yakılarak gerçekleşmekteydi. Yakılan kurbanın üstüne şarap dökme ya da arpa saçma gibi ritüeller eşlik ederdi. Kan kültü de bulunan Yunan’da, kesilen kurbanın kanı, kesenin yüzüne de sürülmekteydi. Ayrıca kurbandan fal bakma ritüeli, kahinler tarafından gerçekleştiriliyordu.
Eski Yunan’da domuz kurban etmek de son derece olağan bir durumdu. Dualar, şarkılar ve danslar eşliğinde gerçekleşen törenlerde özellikle ilahi bir güce sahip olduğu düşünülen boğa kurban ediliyordu. Törenler gece gerçekleşirse eti yenmeden tanrılara sunulur, gündüz gerçekleşirse etin bir kısmı törene katılanlara ayrılırdı. Ayrıa senede bir kere de at kurban edilirdi.
Eski Yunanlılarla ilgili mitolojik öykülerde de insan kurban etmek yerine hayvan kurban etmenin tercih edildiği anlaşılmaktadır. Hikayeye göre:
“Troia Savaşları sırasında Çanakkale Boğazı’nda çıkan azgın dalgaların dinmesi için Akhalar komutanı Agamennon kızı İphigenia’yı kurban etmek ister fakat tanrıça Artemis kıza acır ve onun yerine bir dişi geyik gönderir.”
Bir diğer mitolojik öyküde de,
“Eski karısı, Kral Athamas’a, yeni karısından olan çocuğunu kıtlığın önlenmesi için kurban etmesini söyler. Halk da , kıtlıktan kurtulmak için krala baskı yapar. Tam kral emri veridiği sırada, gökten altın postlu bir koç iner ve bebeği kaçırır. Sonra bu koç, Zeus’a kurban edilir.”
Görüldüğü gibi, insan kurban etmedikleri gibi, daha da öteye giderek, bu olayı ahlaksızlık olarak algıladıkları da bazı kaynaklarda belirtilmektedir.
Eski Roma’da ise, M.Ö. 97 yılında Roma senatosu yasaklayana kadar insan kurban etme oldukça yaygındı. En önemli ve saygıdeğer tapınma yöntemlerinden ve ibadetlerinden biri kabul edilen kurban sunma, özel tapınmalarda kansız ; devlet tapınmalarında ise kanlı kurbanlar olarak gerçekleşirdi. Kansız kurban olarak, topraktan gelen ilk ürün sunulurken; kanlı kurbanda da sığır, domuz, keçi, koyun gibi çiftlik hayvanları tercih edilirdi. Kurban edilecek hayvanın cinsi ve rengi de önemliydi. Özellikle beyaz olanları seçiliyor ve Jüpiter’in evine doğru dönmüş halde dua ederek, dualar eşliğinde ritüel gerçekleştiriliyordu.
Tanrıça Venüs’e kurban sunulacağı zaman ise, güvercin tercih edilirdi. Tıpkı Yunanlılarda olduğu gibi, kurbanın üstüne şarap dökerek yeme adeti vardı. Sunulan hayvanın bağıraklarına bakarak kehanette bulunmak ise, Romalılara has bir özellikti.
Eski Roma’daki en rahatsez edici geleneklerden biri olan “VER SACRUM” ise, büyük bir tehlike ufukta görüldüğünde gerçekleşiyordu. Geleneğin içeriğine gelince; ilk baharda yeni doğan insan ya da hayvan yavruları, tehlikeyi bertaraf etmek için kurban edilirdi. Böylece tehlikenin yok edileceği düşünülürdü.
Kaynaklardan anlaşıldığı kadarıyla Eski Roma’da kurbanın iki temel sebebe dayandığı görülmektedir. Birincisi sıkıntılı durumlardan kurtulma; diğeri ise, şükretme…
ESKİ TÜRKLER
İnsanlık tarihindeki bütün dinlerde amaç, şekil ve içerik yönünden farklılıklar olsa da, kurban töreni hepsinde vardır. Eski Türkler’de de kurban kanlı ve kansız olarak iki şekilde gerçekleşiyordu. Kansız kurbanlar insanlar, hayvanlar ve balıklar dışında tanrılara sunulan diğer tüm hediyelerdi. Kansız kurbanların bir diğer şekli de, “salıverilmiş” anlamına gelen uduklardı… Idıklar ya da uduklar, tanrı için salınan, başıboş bırakılan, üstüne yük vurulmayan, serbest kalmış hayvan anlamına geliyordu. Bunların ne eti yeni ne de sütünden faydalanılırdı. Onlar tamamen tanrılara hediye edilmişti. Eski zamanlarda Yakut Türkleri, at sürülerini doğu bölgelerine, Büyük Yaratıcıya kurban etmek için sürerlerdi.
Gagauzlar’ın kurban ibadeti için ALLAHLIK adını verdikleri özel bir kurbanları vardı. En güzel boğa yavrusunu seçerler ve kırlara salıverirlerdi.
Eski Türkler’de kanlı kurbanlar ise; at, koyun, öküz, deve ve ren geyiğinden oluşuyordu. Kurban edilen hayvan sayısı ailenin zenginliğine göre artış gösterebilmekteydi. Bir kişi ölünce çadırının hemen yanında bir hayvan kurban edilir ve ölümünün yıldönümlerinde tanrıya kurbanlar sunulurdu. Ölen kişinin atı, Tanrıya sunulan ilk hediyeydi. Böylece ölenin, öbür dünyada da atıyla yolculuk yapabileceğine inanılırdı.
Kurban edilen hayvanın yanına muhakkak bir ekmek konulur ve ölen hayvanın ruhunun bu ekmeğe geçtiğine inanılırdı. Aileye şans getirdiği düşünüldüğü için, bu ritüel oldukça önemliydi.
Eski Türkler’de hasta olan insanın iyileşmesi için de kurban vermesi şarttı. Zengin ise yedi, fakir ise beş kurban sunmalıydı.

Karluklular, kutsal saydıkları yeşil bir taşın dibinde kurbanlarını keserken; Sakalar, ölen kişiye öbür dünyada eşlik etmesi için, karısını, hizmetlilerini, atlarını ve aşçısını da kurban ederlerdi. Başkurtlar’ın ünlü destanı Ural- Batır’da, yılda bir defa Kağan’ın tanrı için kurban sunduğunu gösteren şu mısralar ilgi çekicidir:
“Sen uzak ülkeden / İyi düşünceyle gelmişsin / Ey yiğidim sen bilsen / Bizim ülkede olsan/ Katil padişahın yaptığı / işleri görsen; / Ağrı ve hastalık görmeyen / Ölüm başına gelmeyen / Kadını, kızı, erkeği, babayı / Genç ve yaşlıyı ayırmadan / El ve ayaklarını bağlatıp / Aralarından seçtirip / Yılda bir kere yığdırıyor / Sarayına aldırıyor / Kızı yiğitler seçiyor / Kendisi kızlar seçiyor / Kalanları dahi / Padişahın yakın adamları / Kendilerine seçiyorlar/ Diğerlerine merhamet etmiyor / Kanlı gözyaşlarına bakmıyor / Diri, sağ/ Kızları göle saldırıyor / Erkekleri ateşte yaktırıyor / Babası için, kendi için / Yakın adamlarının şanı için / Kendi doğmuş olduğu gün için / yılda bir kere tanrı için / Kanlı kurban veriyor…”
Her ne kadar insan kurban edildiğine dair yukarıdaki mısralar dikkat çekici olsa da, Göktürkler’den sonra bu adetin tamamen kalktığı bilinmektedir.
Eski Türkler’in Gök Tanrı dinine inandıkları ve gökyüzü tanrıları için özellikle beyaz ve kırmızı renkte kurbanları seçtikleri bilgisi de oldukça nettir.
Ancak gök tanrı dini dışında Şamanizm de Türkler’de oldukça etkili olmuştur…
ŞAMANLAR
Şamanist görüşe göre: İnananların başarılı, sağlıklı ve varlıklı şekilde yaşam sürmelerinin yolu ruhların elindedir. Yere, göğe, dağa, mağaraya, suya kurbanlar sunulmasının belki de en önemli sebebi, tanrıların ve ruhların kalbini yumuşatmaktır. İnsanları kötü ruhlardan ateşin alevi, şamanın tefi ve şaman giysisindeki oyuncakların yüksek sesi ve kurbanlar koruyabilir.
Şaman inancına göre, gök ve göğün kutsallığında kendini gösteren diğer ruhlar için kurban verilirken, bir damla kan bile yere akmamalı; yer ve yerle ilgili kursal varlıkılar söz konusu olduğunda ise, tüm kan toprağa akıtılmalıdır.
Şamanist halklarda, kurban merasimlerinin belirli kuralları vardı. “Ata kültürü” önemli olduğu için ata mağaralarında , onların ruhlarına kurbanlar sunulurdu. Bunun için yeniay ve dolunayın ilk günleri tercih edilirdi. Her insan evlendiğinde, Ülgen için açık tondaki atı kesmek zorundaydı. Kurbanlar genelde ilkbaharda kesilir ve bu törenlere kadınlar katılmazdı. Koruyucu ruh olan Umay Tanrıçaya, yeni ayın dokuzuncu günü kurban verilmeliydi. Çarşamba ve Cuma günleri törenler gerçekleşemez çünkü o günler yas günü kabul edilirdi. Ruhlara sunulan kurbanlar içinde beyaz atın özel bir yeri vardı. Kansız kurbanları kadınlar gerçekleştirebilirken; Tanrı Ülgen’e yapılan kanlı kurban törenlerinde, sadece erkekler grupta olabilirdi ve ayini yöneten şamanın da erkek olması mecburiydi. Ayrıca kadınlar elli adımdan daha fazla yaklaşamazdı.
Kurban etinin ve kemiklerinin yakıldığı ateş, kendi başına bir kültü oluşturuyordu. Ateş, kurbanı göğe veya adandığı ruha ulaştırırken aynı zamanda yolda arınmasına sebep oluyordu. Ayrıca Ateş ruhunun beslenme ihtiyacı da karşılanmalıydı.
PERSLER (ESKİ İRAN UYGARLIĞI)
Ateşin önemli olduğu bir diğer uygarlık da Persler’di. M.Ö 3000’lerden itibaren İran’da uygarlık izleri görülmektedir ve İran Uygarlığı’nın temelini arya denen kavimler oluşturmuştur. İran Uygarlığı’nın temsilcileri Med ve Persler bu kavimleri oluşturmaktadır.
İran’da Zerdüşt tarafından kurulan Mecusilik Dini yaygındı. Mecusilik’te iyilik tanrısına Hürmüz, kötülük tanrısına Ehrimen denilmekteydi. Mecusiler ateşe tapar ve ateşgede denilen yerlerde tanrıları için sürekli ateş yakarlardı.
Zerdüstlük’ün kutsal kitabı Zend-Avesta’da fiber denilen su aygırının kurban edildigi bildirilmektedir. Yine bu kutsal kitaba göre yalvarış, ibadet ve kurban af dilemeye yaramaktaydı. Zend-Avesta’da dikkati çeken bir diger konu ise, tanrılara sunulacak olan kurbanların dağlarda, ırmak ve göl kenarlarında 100 at, 1000 sıgır ve 10.000 koyun seklinde sunulmasının istenmesidir. Dini açıdan kan dökücü hayvanların etlerinin tüketilmesi yasaktır. Zerdüst’ten önce “deva” denilen ve kötülüklerin tanrısı Ehrimen’in yardımcısı olan şeytanlara, onları yatıstırmak üzere kurbanlar kesilirdi. Deva’ların, kesilen kurbanlardan çıkan buğu ile beslendiklerine inanıldıgından, Zerdüst kurban kesimini ve bu baglamda sığır eti yenmesini yasaklamıştı. Ayrıca iran’daki Mitra inancında bütün canlı varlıkların kurban edilmiş bir boğanın kanından doğduğuna inanıldıgından, bu inancın ritüellerinde boğaların kurban edildigi bildirilmiştir.
SİHİR VE BÜYÜ RİTÜELİ OLARAK KURBAN
İbadetlerin başlıca amacı, inananlar açısından sıradışı, bambaşka, olağanüstü olarak kabul edilen kutsal ile bir şekilde iletişim kurmaktır. Tanrısal alemle bağlantı kurmanın en basit yolu duadır. Bu doğrultuda kurban da kutsala yakınlaşmayı ve onunla bir şekilde iletişim kurmayı amaç edinen bir ibadettir.
Ortadoğu dinsel geleneklerinde kutsal varlıklara sunulan kurbanların en önemli işlevlerinden birisi, bunların sihir, büyü ve astroloji malzemesi olarak kullanılmalarıydı. Özellikle kurban olarak sunulan canlı varlıkların, sunum öncesinde, sunum sırasında ve sonrasında hareketleri ve organları incelenip bazı kehanetlere ulaşılıyor ya da büyü amaçlı kullanılıyordu.
Ortaçağ yazarlarınca Harraniler olarak adlandırılan eski harranlıların bu konudaki adet ve törenleri dikkat çekicidir. Yedi gezegenle ilgili tanrısal varlıkları için kanlı kurban törenleri düzenleyen Harranlılar, kuzu ve koyun tercih ederlerdi. Kutsal kabul ettikleri keçileri de törenler için ayırırlar ve hamile kadınları asla keçilere yaklaştırmazlardı. “İyi talihin efendisine” Eylül ayının yirmi altısında horoz sunmak da adetlerindendi. Kurban edilen kümes hayvanlarının sol kanatları ise saklanıp, tapınaktaki sır törenlerinde kullanılırdı. Ayrıca kanadın etleri kemiklerinden ayrılıp, çocukları koruması için muska haline getirilirdi.
Kurban edilen hayvanların eti yenirken kanı da masada bir kaba dikkatlice akıtılır ve kan yiyip içen cin ve şeytanlarla bu şekilde ilşetişime geçeceklerine inanırlardı. Gece rüyalarında gelecekten haber verileceğini düşünürlerdi. Bunun dışında sadece şeytan için kurban kestikleri iddiası da bulunmaktadır.

ESKİ AMERİKA UYGARLIKLARI ( MAYA- AZTEK- İNKA)
1697’deki İspanyol işgaline kadar, Meksika’nın güneydoğusunda binlerce yıl varlığını sürdüren Maya medeniyetinin, kurban ritüellerinde insan kurban etmesi 12. yüzyılda başlamıştı. Mayalar, Kafkas Arnavutları’nda görülen bir esir kurbanı ritüeli uygularlardı. Bu ritüelde, alınmış esirlerden birinde olağandışı bir durum görülürse, bu esirin boynuna kutsal olduğuna inanılan pamuk bir ip bağlanıp, bir yıl süresince tüm istekleri yerine getirilerek yaşatılırdı. Sonunda vücudu gül yağı ile ovulduktan sonra Ay Tapınağı’nda rahip tarafından kalbi çıkarılırdı. Rahip, bu kalp üzerine elini koyup dua ederek halkı kutsardı.
Mayalar gibi Azteklerde Amerika kıtasında büyük bir medeniyet kurmuş ve Mayaları bile gölgede bırakacak şekilde kurban ritüelleri gerçekleştirmişlerdir. Geleneğe göre ilk doğan çocuk veya onun yerine satın alınan bir kölenin kurban edilmesi gerekiyordu. Bazı bayramlarında ise, Tanrı bedenlerinin ekmek gibi ortaklaşa yenmesini temsil eden uygulamada, insan olan kurbanlığın eti ve kanı hamura karıştırılarak tapınanlarca yeniyordu. Kurban ritüelinin diğer bir parçası da, kurbanın kalbinin sökülüp atar vaziyetteyken tanrı heykelinin önüne bırakılması; cesedin derisi yüzülüp, törene katılanlardan biri tarafından giyilip, kanın akıtılarak gezilmesiydi. Azteklerde insan kurbanın temelinde Tanrı için kurban edilen insanın bedenin paylaşılarak yenmesi esası vardı.
İnkalarda ise, insan kurban etmek, lamaların kurban edilmesine dek devem etmişti.
Özellikle Azteklerde yılda eli bin civarında insan kurban edilmiş olması, toplumsal yaşamı büyük ölçüde etkilediğinden, mecburen bu uygulamaya son verilmiş ve onun yerine köpek, hindi, ördek, tavşan, balık kurban etmeye başlamışlardır.
YAHUDİLİK
Yahudilik dininde, kurban ritüeli son derece önemli bir yer tutmaktadır. Babil ve Mısır etkileriyle başlayan bu durum, bu dinde daha da zenginleşip çeşitlilik kazanmıştır. Kefaret kurbanı, adak kurbanı, bedel kurbanı, şükür kurbanı bunların en bilinenleridir.
39 kitaptan oluşan Eski Ahit’in neredeyse her kitabında kurban ritüeline yer verilmiştir. Bu bölümlerde ritüelin en ince ayrıntısına kadar her şey açıklanmakta, kurban ritüelini gerçekleştireceklere yol gösterilmektedir. Örneğin kurbanın nerede, nasıl, ne zaman yapılacağı, hangi hayvanların, hangi kuralların keffareti için kurban edileceği belirtilmektedir.
İlkel topluluklarda da tanrılara kurban sunulmuş ve karşılığında kendileri için bir şey verecekleri düşünülmüştür. Bu düşünce literatürde, doğaüstünü kandırma motifi olarak geçmektedir. Aynı düşüncenin paralel bir motifini, burada da görmekteyiz. İbrahim’in olayında da Yunan Mitoloji’sinde olduğu gibi, Yahudilik’ten önce süregelen insan kurban etmeye karşı, tanrının da onayını alarak, buna son verme düşüncesinin görüldüğü söylenebilir.
Erdinger, Yahudilik’te görülen kurbanları ve işlevlerini dört başlıkta toplamaktadır:
1.Günah Kurbanı: Tanrıya ve inanca yönelik günahı olanların sunması gereken kurbandır. Yahudi inancına göre günahın cezası ölümdür. Yahudiler bu yüzden yılda bir defa keffaret kurbanı sunarlardı. Bu anlayışta ölüm cezasının keffaretini verme düşüncesi vardı.
2. Suç Kurbanı: Toplumsal düzeni bozacak şekilde aykırı davranışlarda bulunan, kurallara uymayanların sunmaları gereken suç kurbanı… Ki bu da keffaret kurbanın bir çeşidir.
3. Dinsel/Büyüsel özlü kurban: Tinsel arınma, olumsuz koşullara çözüm bulma, hastalıkların iyileştirilmesine yönelik kurban…
4. Şükran Kurbanı: Yapılan işin kazasız belasız atlatılması isteğiyle eylemin başında ya da sonunda sunulan kurban …
Burada Müslümanlık gibi Yahudilik dininin de hem dinsel alanı hem de toplumsal alanı düzenlemeye yönelik normlar içerdiği görülmektedir.
Genel olarak; günah kurbanları ve şükran kurbanları, sığır türü hayvanlardan; suç kurbanları kumru, güvercin, ekmek veya undan; dinsel/büyüsel özlü kurban ise bunların hepsinden seçilmektedir. Hayvan boğazlandıktan sonra yakılarak sunulmaktadır. Başta kurbanın tamamı tanrıya sunulmaktayken, daha sonraları kurbanın etinden yeme pratiğine dönüşmektedir.
Yahudilikte görülen komünyon kurbanında ise Tanrı’ya takdim edilecek hayvanın bölgeleri, ayrıntılarıyla Levililer Kitabı’nda geçmektedir. Özellikle, yağın tanrıya takdim edilmesi, ritüelin önemli görülen bir detayını oluşturmaktadır. Komünyon kurbanları, tanrı ile hayvan etini yiyen insanlar arasında akrabalık bağı kurmaktadır. Bu bağ, hayvan etinde ve kanında olan “yaşam”ın paylaşılmasıdır .
Yahudi geleneğinde insanın kendi ilk doğrum çocuğu ve yetiştirdiği her canlı türünün ilkleriyle ilgili anlayışların olduğu görülmektedir. Tevrat’ta,
“Rab Musa’ya, “Bütün ilk doğanları bana adayın” dedi,
“İsrailliler arasında insan olsun, hayvan olsun her rahmin ilk ürünü bana aittir” ifadesi bir emir olarak yer almaktadır. Habil de, Tanrı’ya hayvanlarının ilk doğanlarını adamıştır.
İlk doğum erkek çocukların Rabb’e ya da mabede adanması ile birlikte, kız çocuklarının mabede adanmasının bilinen ilk ve tek örneğini Hz. Meryem oluşturmaktadır. İmrân’ın hanımı gebe olduğu çocuğunu Tanrı’ya adamıştır. Kur’an
“hani, İmran’ın karısı, “Rabbim! Karnımdaki çocuğu özgür olarak sana adadım. Benden kabul et. Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” demişti” ayetinde …
Taberî, bu ayetin yorumunda
“Karnımdaki çocuğu senin hizmetine adadım, yani onu senin hizmetinde bulunması ve başka bir şey için değil de kilisede sadece senin hizmetinde olması adadım” demektedir. Fakat kız çocuğu doğurunca onun “erkek kız gibi değildir” sözü, erkek ve kız çocukları arasındaki ayrımcılığı değil, mevcut dinsel gelenek açısından kız çocuklarının Tanrı’ya adanmasının imkânsızlığından ötürüdür. Dinsel geleneklerle uyuşmayan bu uygulama açısından o, Zekeriya’nın sorumluluğuna verilmiş ve özenle yetiştirilmiştir.

HIRİSTİYANLIK
Hıristiyanlık teolojisinde, keffaret inancı merkezi bir yer tutmaktadır. Bunun paralelinde, kurbanlık ritüelinde de keffaret anlayışının temel öge olduğu söylenebilir. Örneğin, Hıristiyanlık inancında tanrının oğlu olarak kabul edilen İsa’nın, tüm insanlığın günahları adına kendini kurban ettiği inancı vardır. Hıristiyanlıkta kanlı kurban, Yahudilikte ve Müslümanlıkta gördüğü önemi görmemiştir. Hz. İsa, son kurban olarak görülmüştür. Çünkü kanlı kurbanlar, insanların üstünden bu günah yükünü kaldıracak özellikte değildirler. İncil’de bununla ilgili olarak şöyle denmektedir:
“Çünkü boğaların ve erkeklerin kanı, günahları ortadan kaldıramaz.”
Hıristiyanlıkta, kanlı kurbanlar hiç yok demek doğru değildir. Ancak, kanlı kurban yerine, soyut olan kansız kurbanlar, daha yaygındır. Örneğin, Katolik mezhebinde, din adamlarının tüm hayatlarını manastırlarda geçirmeleri, cinsellikten uzak durmaları buna örnek oluşturmaktadır.
Hıristiyanlıkta kurbanla ilişkilendirilen bir diğer olay, Fısıh Yemeği olarak geçmekte, İncil’de anlatılmaktadır. Fısıh Yemeği’inde, İsa ve on iki öğrencisinin birlikte yedikleri yemek anlatılmaktadır. Bu yemek “Son Akşam Yemeği” olarak bilinmektedir.
İsa, “Onlar yemek yerlerken ekmek aldı, şükredip kopardı ve onlara vererek dedi: Alın bu benim bedenimdir. Bir kâse şarap aldı şükrederek onlara verdi; hepsi ondan içti. Onlara bu benim kanımdır” dedi.
Şarap takdimesi birçok inanışta var olan bir ritüeldir. Şarap, yüzyıllar boyunca üzümün kanı olarak görüldüğü için önemli bulunmuştur. Hristiyanlıkta ise İsa’nın da dediği gibi şarap onun kanı, ekmek ise bedeni sayılmıştır. Bu olay “Evharistiya ayini” olarak kutlanmaktadır. “Evharistiya” Yunanca kökenli bir kelime olup, şükran ve komünyon anlamına gelmektedir. Bu olay da, ilkel topluluklarda ve Yahudilik’te de çeşitlerini gördüğümüz komünyon kurban ritüelini temsil etmektedir.
İSLAMİYET
Kuran’daki kurban adetinin daha iyi anlaşılabilmesi için, cahiliye dönemini de daha yakından incelemek gerekmektedir. Kurbanlar, İslam öncesinde putlar için kesiliyordu. Cahiliye Döneminde, Putlara tapınma basit bir hale getirilmişti. Bir puta veya tapınağa gücü yetmeyen, Kâbe’nin veya diğer tapınaklardan birinin önünde hoşuna giden bir taşı diker, sonra tapınağı tavaf eder gibi onu tavaf ederdi. Bu taşların yanlarında kurbanlar da keserlerdi. Kurban keserek kanını sürdükleri putlara kutsiyet yüklüyorlardı.
Kâbe’de bulunan İsaf ve Naile isimli putlar vardı. Bu putlara da tapılıyordu. Bunların yanında kurban keserlerdi. Taşlarının ve putlarının yanında kestikleri koyunları el-Atair olarak adlandırırlardı. Kurban kestikleri yere de sunak derlerdi. Arapların tanrısal varlıkları temsil eden putlar önünde ve kült merkezlerinde kurban kesmek oldukça önemliydi. Putlara yakınlıklarını, kurbanın kanını tanrısal varlığın üzerine sürerek ifade etmiş olurlardı. Ayrıca sabah yıldızına insan ve beyaz deve kurban ederlerdi.
İbadet ettikleri bu taşların üzerinde kurbanlar kesilirdi. Kan kültü sebebiyle, putlara kan bulaştırmanın ona kutsallık kazandıracağı anlayışı vardı. Putların Kâbe’ye gelen taraflarına kanları serpilir ve etleri yarılıp bu taşların üstüne konurdu. Kâbe’ye saygının böyle sağlanacağı düşünülürdü.
Müslümanlar da kurban kesmek suretiyle Kâbe’ye saygı göstermeye kendilerinin daha layık olduğunu düşünerek cahiliye dönemindeki bu âdeti devam ettirmek istemiş ve Hz. Peygamber’e gelip
“Ey Allah’ın Resulü! Cahiliye müşrikleri Kâbe’yi kurban keserek tazim ediyorlar, oysa ki Kâbe’yi tazim etmek en fazla bizim hakkımız” demeleri üzerine;
“Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır. Lâkin O’na ulaşan tek şey, kalplerinizde beslediğiniz takvâdır Allah saygısıdır. O bu hayvanları size âmâde kıldı ki, sizi doğru yola eriştirdiği için O’nun yüceliğini ilan edesiniz. Öyleyse güzel davrananları müjdele!” ayeti nazil olmuştur.
Kur’an-ı Kerim, kurban etlerinin taşların üstüne konulup bazen zayi edilerek yenilmemesini, özellikle toplumda bulunan fakir kimselere yedirilmemesini şöyle eleştirir:
“Biz kurbanlık büyükbaş hayvanları da sizin hakkınızda Allah’ın dininin şeâirinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Onlar boğazlanmak üzere saf halinde dururken onları kestiğiniz zaman Allah’ın adını anın! Yanı üstü yere yıkılınca da onlardan hem siz yiyin, hem kanaat gösterip istemeyene, hem de isteyen fakire yedirin. İşte şükredesiniz diye böylece onları sizin emrinize verdik.”.
Cahiliye âdetinin kötü uygulamasını yürürlükten kaldırır. Eşyanın insanın emrine verilmesi gerekirken insanın eşyaya amade olması fıtrata aykırıdır. Kurbanın varlık hiyerarşisindeki yeri “İnsani hizmete mahsus” olarak görülmesi gerektiğini Kur’an anlatır.
Görüldüğü gibi insanoğlunun varlığı ile başlayan kurban serüveni, şekil değiştirerek de olsa devam etmektedir. Gerek şükür, gerek kefaret, gerekse adak amaçlı olsun her şekilde kutsal olana ulaşmak için kurulan ilahi bir köprü görevindedir ve insanlık var oldukça, bu köprüyü kullanacaktır.

KAYNAKÇA : KANAL B KURBANIN TARİHİ BELGESELİ

468 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Kasım 2017
P S Ç P C C P
« Eki    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  

Arşivler