felsefe taşı

İnançları Test Etmek

İnançları Test Etmek
Şubat 23
13:35 2017

Şems, bir konuda kararsızlığa düşen Mevlana’yaşöyle der bir gün;”düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun altının üstünden daha iyi olmayacağını”?
Bazen bildiğimizi sandığımız birçok düşünce, bir anda adeta alt üst olur ve görür, fark ederiz ki pek çoğunun altı üstünden daha iyiymiş bizim için.
Test etmek sınamak, soru sormak, aramak ve araştırmaktır. Bu çalışma, göreceksiniz çokça soruyu içinde barındırmaktadır. Amaç bu sorulara cevap bulmaktan çok, onları daha da artırmak ve cevabı sizlere bırakmaktır.
İnancım odur ki soruların cevabı kişiden kişiye, inanıştan inanışa farklılıklar gösterebilir.
Önemli olan o yola çıkmaktır.
SINAMAK
Hazreti İbrahim ya da İbranice ’deki adıyla Abraham.
Milattan önce iki bininci yılda yaşadığına inanılan ve İslam dinine göre bir Peygamber (Meryem Suresi 40. Ayet), Musevilik ve Hristiyanlığa(Yaratılış 17:17-27) göre ise bir din büyüğü.
Adı bilinen üç büyük Kitapta, kutsal metinlerdeve kadim öğretilerde defalarca anılır.
Hatta İslam inancına göre kendisine Allah dostu da denir.
Hazreti İbrahimbir gece yıldızları seyrederken gökte çok parlak bir yıldız görür. “İşte” der “Rabb’im budur”. Daha sonra, gece gündüze varmak üzereyken yıldız batar. Yıldız ufkun ötesine geçince, bu düşüncesinden vaz geçer. “Ben batanları sevmem” der.
Bir başka gece, Ay’ın doğuşunu seyreder, yine büyük bir hevesle, “İşte” der “Rabb’im budur”. Ay da batınca bu fikrinden de vaz geçer.
Sonra Güneşi görür.“Rabb’im budur, bu hepsinden büyük” der. Fakat akşam olur ve olanca azametiyle Güneş de gökyüzünü terk eder.
İnançları test etmek dendiğinde, bunun yapılmaması gereken, günah olanbir şey olduğu akla gelebilir. Hatta insan yanlış yaptığını düşünüp bundan vazgeçebilir, korkuya kapılabilir. (ben bu çalışmayı yaparken, zaman zaman bu hisse çok kapıldığım anlar oldu)Fakat semavi dinlerin tamamında kendisine büyük önem atfedilen Hazreti İbrahim bile işte inancını böyle sınamıştır. Ta ki aradığı şeyi bulduğuna inanana kadar. Ta ki içindeki boşluğu inancıyla doldurduğuna kani olana kadar.
Anılar, eski yazıtlar, kutsal metinler hatta belki Kutsal kitaplar, geçmişten gelen söylenceler, masallar ve bunun gibi pek çok kanıt göstermiştir ki, birçok kişi, hatta belki de gelmiş geçmiş tüm insanlık, düşünebilme veaklını kullanabilme yetisine eriştiğinden beri, ben dediği varlığın sadece bir bedenden ibaret olmadığını, ruh ve akıl gibi kavramlarla var olduğunudüşündüğünden beri,içindeki arayışın peşine düşüp bu sınavı, tıpkı Hz. İbrahim gibi, bir veya birkaç kere yapmıştır kendi içinde.
İngiliz biyolog Charles Robert Darwin, 1859’da yayımladığı Türlerin Kökeni Üzerine adlı eserinde canlıların ortak atalardan evrilerek çeşitlendiğini ve bu evrim dinamiğinde oluşan her bir mutasyonun, türlerin bulunduğu ortamda kalıcılığını sağlayacak bir ihtiyaçtan dolayı ortaya çıktığını ifade etmektedir.
Peki, düşünebilen insan ya da düşünmeye, fark etmeye başlayan insan, Eski Ahit’te tasvir edildiği kadarıyla bilgelik ağacının meyvesinden yiyerek kendinin farkına varan insan hangi sebeple inanma ihtiyacı hissetmiştir? İnanç insanın hangi ihtiyacından dolayı ortaya çıkmıştır? Ya da başka bir ifade ile kendisinden çok daha üstün bir Yaratıcının var olduğunu ne zaman ve ne şekilde düşünmeye başlamıştır?Onu inanç sahibi olmaya iten sebep nedir?
İnançları test etmek gibi bir konu ele alındığında, önce O’na, Tanrı’ya olan inancın ne şekilde başladığının bilinmesine, inanca olan gereksinimin nedenlerini bilmeye ihtiyacımız vardır diye düşünüyorum.
Bunun cevabını bulmak için günümüzden çok öncelerine gitmek ve insanlık tarihine kısaca bir göz atmak gerekmektedir. Cevap insanın ta kendisinde, içinde yatmaktadır.
İNANCA OLAN İHTİYAÇ
İnsanoğlunun Kısa Tarihi
İnsanın ya da insansı maymunların ilk ortak atası olarak kabul edilencanlıların bundan yaklaşık 6,5 milyon yıl önce Afrika’da ortaya çıktığı düşünülmektedir.
Fosil kayıtlarına göre anatomik olarak günümüz insan tanımına uyan en eski fosiller bundan yaklaşık 200 bin yıl öncesine aittir. Homo “Sapiens”in, yani çağdaş insanın kişilik özellikleri kazanmaya başlaması ve basit ama bilişsel bir evrim ile kültür adı verilen karmaşık sosyal yapılar oluşturmaya başlaması ise günümüzden sadece 70 bin yıl kadar öncesine dayanır.
İnsanoğlu başlangıçtaküçük gruplar haline vahşi doğal hayatta yaşamını ve varlığınıavcı-toplayıcı olarak sürdürmüştür.
Bu dönemde, özellikle ateşi kullanma ve alet yapımı konularında kendini geliştirmiştir. Günümüzden yaklaşık 12 bin yıl önce, Neolitik dönemde tarım devrimine geçmiş ve bu sayede en temel ihtiyaçlarından olan açlığını gidermek için gün boyu avlanmak ya da yayılmış şekilde bulunan yenilebilir bitkileri toplamak yerine toprağa hükmetmeyi öğrenmiştir.
Tarım devrimi insanlık için çok büyük bir devrim olmuş,bu sayede insanoğlu çevresini ve doğayı, hatta onun da ötesini, ölümü, evreni, kâinatı adeta görmeye, anlamaya ve yeniden keşfetmeye başlamış, daha fazla düşünmeye zaman bulmuştur. Adeta gözleri açılmıştır.
İlkler – Çatalhöyük ve Göbeklitepe
Konya’nın Çumra İlçesi’nin 11 km. kuzeyinde, bir höyük bulunmaktadır. Çatalhöyük, muhtemelen, bugüne kadar bulunmuş en eski ve en gelişmiş Neolitik Çağ yerleşim merkezidir.
Günümüzden yaklaşık 9 bin yıl önce yerleşim yeri olmuştur.
En önemli özelliği Anadolu’da kutsal yapılara rastlanan en eski yerleşim yeri olmasıdır. Çatalhöyük yerleşiminde yer alan hanemsi yapıların sadece barınmak, erzak ve eşya depolamak gibi işlevlerinin olmadığı, aynı zamanda bir dizi sembolik anlamlar taşıdığı anlaşılmaktadır. Her hanede duvar resimleri, kabartmalar ve heykeller mevcuttur.
Çatalhöyük tarım toplumuna geçen insanoğlunun bir inanca sahip olduğunun, hatta bir inanç sisteminin var olduğunun kanıtıdır.
Peki, inanç toplu biçimde yaşamanın bir sonucu olarak mı ortaya çıkmıştır? Ya da bir başka değişle inanç toplu halde yaşayan insan topluluklarına düzen getirmek için mi var olmuştur? İnsanoğlunun inanca olan ihtiyacı giderek artan nüfusunu yönetmek için midir?
Bu tez bir anlamda doğru olabilir.
İnsan topluluklarının sayısal anlamda giderek artması, birbirini tanımayan ya da daha az tanıyan insanların birarada olması anlamına gelmektedir. Bu durum çatışma ortamını körüklemiş ve toplulukların düzenini ortak inançlar sağlamış olabilir.
Hariri’nin Sapiens adlı eserinde, insan topluluğunun sayısının 150 kişiyi aşması durumunda, topluluğun düzenini sağlamak için görünenin ötesinde bir motivasyona ihtiyacın olduğu ve bu ihtiyacın ritüelik anlamlar da kazanarak giderek sistematik bir hale dönüştüğü anlatılmaktadır.Tarım toplumuna geçişin inancın insan toplulukları içinde sistematik haline gelmesinde önemli bir aşama, hatta başlangıç olmasına ilişkin ilginç bir benzerlik Eski Ahit’te karşımıza çıkmaktadır.
Eski Ahit’in Yaratılış Bölümünde, Hz. Âdem ile Hz. Havva’nıncennetten sürgün edilmeleri ve sürgün edildikleri yer olan yeryüzünde de yaşamlarını idame etmek için toprağı ekip biçmeleri, yani tarım yapmaları gerektiğinden bahsedilmektedir.
İnancın başlangıcının tarım toplumuna geçiş ile başlaması ve aynı şekilde Hz. Adem ve Hz. Havva’nın dünyevi hayatlarının temelinde tarım yapıyor olmalarının ilginç bir benzerlik olduğunu düşünüyorum.
Toplu ve yerleşik hayata geçiş ve düzeni sağlamak ihtiyacı inanca olan ihtiyacımızı mı ortaya çıkarmıştır?
1963 yılına kadar, hatta halen günümüzde de bu yöndeki araştırmalar ve tezler oldukça kabul görmekteydi.
Fakat 1963 yılında yapılan bir keşif insanoğlunun tarım devriminden önce, toplu yaşama geçmeden, gruplardaki insan mevcudunun çok fazla olmadığı, göçebe dönemlerde de bir takım inançlara sahip olduğunu göstermiştir.
Şanlıurfa il merkezinin yaklaşık olarak 22 km. kuzeydoğusunda, Göbeklitepe ‘de yapılan kazılarda konut ya da hane olabilecek herhangi bir mimari kalıntıya ulaşılamamıştır. Bunun yerine çok sayıda anıtsal kült yapı ortaya çıkarılmıştır.
Bazılarının boyu 7 metreyi bulan T biçimindeki 10 – 12 adet dikilitaşlar halinde yuvarlak planda dizilmiş, araları taş duvarla örülmüş dikili taşlar mevcuttur.Dikilitaşların çoğunun üzerinde insan, el ve kol figürleri ile çeşitli hayvanlar ile soyut semboller, kabartma ya da oyularak betimlenmiştir.
Göbeklitepe bir yerleşim yeri değil avcı-toplayıcı insan grupları için bir ibadet yeridir.
Göbeklitepe, insanoğlunun toplu ve yerleşik yaşama geçmeden önce de inançlara sahip olduğunun en önemli kanıtıdır.
Bunun da ötesinde Dünya’nın diğer köşelerinde tespit edilen mağara resimleri göstermiştir ki, ilk avcı-toplayıcı atalarımız doğal Dünyanın doğaüstü bir niteliğe sahip olduğunu düşünmektedirler. Sahip olduğu inançlar doğal olayları ve çevrede var olan temel olguları anlamanın ve onları anlamlandırmanın, sonraki nesillere aktarmanın en etkili yolu olmuştur.
Hava durumu, mevsimler, doğum ve ölüm gibi olgular ve kavramlar tarih öncesiinsanlık, hatta milattan önceki birkaç bin yıl öncesinde var olan topluluklar için bile açıklanması zor olan kavramlardır.
İnsanoğlu, doğa, evren ve cosmos karşısında kendinde eksiklik ve noksanlık olduğunu düşündüğü olguları keşfettiğinden beri içindeki ve zihnindeki bu boşluğu inançları ile doldurmaya çalışmış olabilir.Bir inanca olan ihtiyacının temeli hissettiği bu noksanlık, bundan dolayı duyduğu korku, çaresizlik ve bir şeylere sığınma arzusu olabilir.
Korkuinsanoğlunun en temel ve en etkili güdülerinden biridir. İnsanoğlu üzerindeki tesiri çoktur. Birçoğumuz farkında olmasak da kararlarımızın bir kısmını korkularımızın bize gösterdiği yön doğrultusunda veririz. Korkunungenlerle sonraki nesillere aktarılabildiği düşünülmektedir. Örneğin daha önce tadını bilmediği halde hiçbir bebek acı bir şeyi yemez. İnanılmaz olan, doğadaki zehirli maddelerin %98’inin tadı acıdır. Bu, genlerimiz vasıtasıyla atalarımızdan bize miras kalan ve muhtemelen bizden önceki birçok neslin canlı kalmasını sağlayan bir korku güdüsüdür.
Birbirinden hiç haberleri olmayan, birbiri ile hiç karşılaşmamış tarih öncesi tüm insan topluluklarında sahip oldukları inanç ve ritüellere yönelik pek çok olgu ve yapı mevcuttur. Çoğu birbirine benzerdir. Çoğu görünmeyene ulaşmayı ve hatta ölümün ötesine geçmeyi esas edinmiştir. Çoğu için en yüce olan göklerdedir.
Örneğin, Mısır kadim medeniyetinde, her şeyin başı gök tanrısıdır. Şöyle der Hermetika’da; “Bulunmaz hiçbir ahenksizlik, mekânı gökyüzünde olanlar arasında. Tek amacı vardır hepsinin, tek zihin, tek his. Çünkü bağlanmıştır sevgi büyüsüyle onlar, tek ahenkli bütüne”.
Kuzey Amerika’da Pavniler Güney Amerika’da Aztekler, Mayalar ve Varaular, Avustralyalı Aborjinler ritüellerinde ölüm ve dirilişi canlandırmışlardır. Yapıtları hep gökyüzüne doğrudur.
Mısır çöllerinde piramitler inşa edilirken, bu günkü İngiltere topraklarında ki Stonehange’de Kelt rahipleri inandıkları tanrılara ibadet etmekteydi. Tıpkı yukarıda anılan uygarlıklar gibi, ne Mısırlılar ne de Keltler birbirlerinden haberdarlardı. Fakat her birinin bir inancı vardı.
Toplumların“yönetenler” ve “yönetilenler” olarak sınıflara bölünmeye başlaması, bilinmeyenden kaynaklanan korkular ve yönetenlerin belirlediği iyi ve kötüye göre yaşanması gerekliliği ve bunun korkuların ve kötülüklerin üstesinden geleceğine olan düşünceler,insanoğlu için inandığı tanrılarla ilerletişim kurmanın bir aracı olmuştur. İnançlarinsan topluluklarını pekiştirmeye, hiyerarşik yapıların oluşmasına ve bunların ötesinde topluluğun her bir bireyinde kimlik ve aidiyet duygusunun gelişmesine sebep olmuştur.
DİN ve İNANÇ ARASINDAKİ BAĞ
Acaba doğaya karşı, doğanın ve anlayabildiğimiz kadarıyla evrenin işleyişi karşısında kendimizi çok küçük, çok savunmasız ve çok çaresiz hissettiğimiz için mi üst bir aklın, bir yaratıcının var olduğunu düşündük? Adeta sığındık bu fikre, yalnızlık hissi mi inancımızı körükledi? Yoksa aklımızı kullanmanın bizi bu çaresizlikten kurtaracağına inandık da bu güdümüz bize tüm bu mekaniği yöneten bir üst aklın, bir yaratıcının var olabileceği gerçeğini düşündürdü?
Kim bilir?
Bu noktaya kadar, bir anlamda inançların ve dahası dinlerin ne şekilde oluştuğuna, ilk adımlarına ilişkin bulgular üzerinde söz etmiş olduk.
Peki, nedir bu inanç dediğimiz şey?
Tanrı’ya olan inanç ille de bir din üzerinden, bir kurallar silsilesi üzerinden mi olmalıdır. Din ve inanç nedir? Yoksa aynı kavramlar mıdır?
Din ve inanç, bu iki kavram tanımsal olarak iç içe geçmiş gibi görünse ve birbirine sıkça karıştırılsa da esasen farklılıklar içerir. Örneğin bir dine mensup kişi kendisini mutlak surette inanç sahibi olarak tanımlarken inanç sahibi kişilerin kendilerini bir dine mensup olarak tanımlamadıkları durumlar olabilir.
Temel olarak inanç, bir kişiye, bir şeye, Tanrı’ya, herhangi bir öğretiye ya da görüşe duyulan bağlılıktır.
Din ise genellikle doğaüstü, kutsal ve ahlaki öğeler taşıyan, çeşitli ayin, uygulama, değer ve kurumlara sahip ibadetler bütünü olarak tanımlanabilir.
Yeri gelmişken burada bir ilave yapmak istiyorum.İnançların ve dinlerin ortaya çıkmasındaki bir diğer önemli etken de insanoğlunun ölüm kavramına verdiği anlamdır. Ölüm bir bilinmezliktir ve bilinmez olan, insan için bir korku ve tehdit unsurudur. Ayrıca kaybedilen yakınların acısını hafifletmenin bir yoludur inançlar.
Bu anlamda da inançları, insanlar için bir sığınak, bir ihtiyaç olmuştur, özellikle ölümün bilinmezliği ve çaresizliği karşısında.
Ölüm korkusu ve ölümsüzlük isteği insanoğlu üzerinde o kadar etkili olmuştur ki, örneğin Gılgamış destanında Uruk Kralı Gılgamış ölümsüzlük otunu bulan Utnapiştim’in peşine düşmüştür.
İNANÇLARIMIZA YÜKLEDİĞİMİZ ANLAMLAR
Beklentilerimiz
Buraya kadar inanca olan ihtiyacımızdan, inanç ve dinlerin ilk adımlarından bahsetmiş olduk.
İnançlarımız eksik olduğunu düşündüğümüz benliğimizin bir ürünü müdür yoksa aklımızla keşfettiğimiz bir gerçeğin mi? Cevabı size bırakıyorum.
Konu inançları test etmek olduğuna göre, inançlarımızdan, yani esasında insanoğlu olarak yani yaratılan olarak Yaratan’dan, Tanrı’danbeklentimiz nedir,bu konuya kısaca değinmek istiyorum.
O’ndan ne bekliyoruz, ne arıyoruz, O’na ne anlamlar yüklüyoruz ve O’nu test ederken beklentilerimiz bu sınavın neresinde yer alıyor?
İnsanoğlu temelde, yaşamı boyunca kaygı ve korkularından, kendisini tehdit ettiğini düşündüğü tehlikelerden uzak, maddi ve manevi anlamda rahat ve müreffeh bir yaşamın arzusu ile doludur. Yaşamı boyunca maddi âlemi temsil eden yerküre yani arzile ki buna “x – ekseni” diyebiliriz, manevi ve düşünsel âlemi temsil eden gökyüzü ve yeraltı ki buna da “y – ekseni” diyebiliriz, arasında bir yolculuk halindedir.
Muhtemeldir ki, tüm beklenti ve ihtiyaçların karşılanmasında etkili olan tüm faktörlerin kontrolü insanın kendi tekelinde olsa, yukarıda bahsi geçen eksenler arasındaki yolculuğunda herhangi bir engel ya da sorunla karşılaşmasa, insanoğlu harici ya da batıni hiçbir şeye ihtiyacının olmadığını düşünebilirdi. Belki o zaman insanoğlu görünenin ötesinde ilahların ve tanrıların, üst ve kusursuz bir aklın var olduğuna inanmaya, ona sığınmaya ihtiyaç duymayabilirdi.
Fakatşurası kaçınılmaz ki, içinde var olduğumuz dünya, doğa ve ötesinde evren, en mikro ölçekten hayalimizin almadığı boyutlardaki büyüklüğü ile o kadar karmaşıktır, bir o kadar da birbirine bağlıve o kadar muhteşemdir ki,bu sonsuz sayıdaki değişkene hükmetme gücümüzün olmadığı aşikârdır.
Örneğin gözümüzü alan basit bir güneş ışığı huzmesinin, bize ulaşması için bildiğimiz ya da henüz keşfedemediğimiz tüm bilim dallarında modellenen kanunların işlemesi gerekir. Güneş ışığının en basit tabiri ile tam gözümüze ulaşması yaklaşık 8 dakikayı bulur. Bu arada ışık huzmesi 93 milyon millik bir yolu kateder.
Gecenin kör karanlığını yırtarcasına patlayan bir yıldırımın, bilimin rehberliğinde nereye düşeceğini bilsek bile, o ışık ve ses gösterisi hala bizleri, 21 yüzyılın insanlarını korkutabilmektedir.
İnsanoğlu olarak genel anlamda inançlarımıza umutlarımızı, beklentilerimizi, korkularımızla başa çıkma güdümüzü, arzularımızı bağlamış durumdayız. Kontrolü kendimizde olmayana karşı sığındığımız bir yol olmuş inanç pek çoğumuz için.
Yoldan dönmesini beklediği evladının eve sağ salim gelmesi için beslediği umuttur inanç bir anneye.İnancı anneye o an için endişelerini bastırması için bir yol, ona sükûnet sağlayan bir olgudur.
İnanç, iyileşme umududur bir hastanın. Sabahın olması ve ortalığın aydınlanmasıdır inanç, gece izlediği filmden korkan bir çocuğun.
İnançlarınıza ne zaman ihtiyaç duyarsınız sorusuna en çok verdiğimiz cevap darda olduğumuz zamandır.
Çok daha ilginç olan, insanoğlunun sahip olduğu inançlara, yaşadığı, içinde bulunduğu dünyada elde edemediklerine, ölümden sonra var olacağına inandığı bir ortamda elde edeceği beklentini yüklemiş olmasıdır. İnançları onun için bir ödül, inançsızlık ise cezalandırılmanın bir yoludur.
Hayatını kıt kanaat geçindiren, ekonomik anlamda zorluk çeken pek çokinsan için inançları, öldükten sonraki hayatında yaşayacağına inandığı bolluk ve refahtır.
Hemen hemen her din ya da inanç sistemindeki en radikal akımlar ekonomik olarak en zayıf, gelişmişlik seviyesi en düşük ülke ve topluluklardan çıkmaktadır. Bu gün dünyanın neresinde mezhep çatışması ya da din savaşı mevcutsa, ya da terörün kaynaklarının nerede olduğuna bakacak olursanız, ekonomik olarak sıkıntı çeken ülkelere ve bu ülkelerde yaşayan insanlara bakmanız yeterli olacaktır. İlginç olan, bu insanların çok büyük bir çoğunluğu kendisini inançlı olarak tanımlamasıdır.
Yaratan’ın Yaratılandan Beklentisi Nedir?
İnançlarımıza yüklediğimiz anlamları, hatta ötesinde, Yaratan’dan, Tanrı’dan ne beklediklerimizi kısaca yukarıdaki gibi sıralayabiliriz. Pek çok insan için darda kaldığında ona destek veren bir güç manasındadır Tanrı. Hatta bu darlığın ya da sıkıntının kaynağı her ne olursa olsun beklentisi karşılanan için Tanrı bu sınavı geçen, karşılanmayan için ise de Tanrı bu sınavdan kalan olagelmiştir hep.
Göründüğü kadarıyla, her ne olursa olsun, vuku bulanın müsebbibi her kim olursa olsun, insanoğlu her şeye kadir olan Tanrı’dan hep bir beklenti içindedir.
İnançları test etmek derken, Yaratan’ın bizden beklentileri üzerinde de durmak istiyorum.
Bizden bir şeyler bekleyen bir Tanrı mı vardır karşımızda? Bu beklenti kendisi için mi yoksa bizim için midir?
Beklenti çok mudur, az mıdır? Bizden çok şey bekleyen bir Tanrı bu testi geçer mi?
Sonunda ödül bekleyen insanoğlu, kendisinden o ödüle kavuşmak için çok şey bekleyen bir Tanrı’yı ne şekilde değerlendirmektedir?
Yaratan, yani Tanrı, Yaratılandan yani bizden, insanoğlundan ne beklemektedir?
17 Eylül 2013 tarihli Hürriyet gazetesinde Ertuğrul Özkök’ün “Allah Sessizdir” isimli köşe yazısındaşöyle der;
“Nedense hep birileri O’nun adına konuşur.
Nedense hep birileri, O’nun sadece kendi tarafında olduğunu sanır.
Her cümlesinin önüne önce O’nun adını koyar.
Arkasına da kendi düşüncelerini, kendi siyasetini takar.
Allah sessizdir…
Bazıları o sükûtu, yaptıkları zulmün, işledikleri günahın tasdiki zanneder.
Zanneder ve bu sükûtu, Allah adına konuşmanın, Allah adını siyasetlerinin peşine takmanın imtiyazı olarak görürler.
Allah sessizdir…
Hiçbirimize, onun adına yüksek sesle konuşma, onun ağızından siyaset yapma hakkı, onun adına başkalarına zulmetme, haksızlık yapma imtiyazı ve yetkisi vermemiştir.
Allah sessizdir…”
Çok sevdiğim bir yazıdır. Ne zaman siyasetinin ardına inancını saklayan birini görsem, bir tabutun başında nutuk atanı, satrancı günah sayanı duysam, aklıma bu yazı gelir.
Bir başka örnek de 1997 yılı yapımı Taylor Hackfoerd filmi olan şeytanın avukatı filminden.
Filmde şeytan rolünü canlandıran Al Pacino, Kevin Lomax rolünü canlandıran Keanu Reeves’e şöyle bir Tanrı tanımlaması yapar;
– Sana Tanrı hakkında bir iki sır vereyim.
– Tanrı seyretmeyi sever.
– Bir oyunbazdır.
– İnsana duyular, güdüler verir.
– Sonra ne yapar dersin?
– Tam zıttı kurallar koyar.
– Örneğin; Bak ama dokunma der,
– Dokun ama tatma,
– Tat ama yutma.
Gerçekten de Yaratan, Yaratılana ne demiştir? Ona hangi yolu göstermiştir? Ondan ne beklemiştir? Ya da bize bir şey söylemiş midir? Yoksa o yolu aklımızla mı bulmamızı istemiştir?
Kuşkusuz bu soruların cevabı için rehberimiz bu güne kadar elimize ulaşan kutsal metinler, yazıtlar, tabletler ve tabi ki kutsal kitaplardır. Bir de her gittiğimiz yere beraberimizde götürdüğümüz ve hiçbir şekilde kandıramadığımız vicdanımız bize bu konuda rehberlik etmektedir.
Eski Ahit’in Talmud kısmında yer alan bir alıntıya göre, günün birinde Yahudi olmayan biri dönemin din âlimlerindenHillel’e gider ve Tora’yı kendisine ‘tek ayak üzerinde’ durduğu süre zarfında anlatmasını ister. Hillel’in açıklaması kısadır; “Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkalarına yapmayacaksın” der ve ekler: “Tora budur. Gerisi yorumdur.”
Hillel’e göre Tanrı, kendisine hizmet edilmesinden çok, insanların birbirlerine iyi davranması ile ilgilenir. O zaten kendi başının çaresine bakabilir. Tanrı’nın en büyük endişesi, insanlıktır.
Tanrı, kendisine karşı işlenen günahları bir şekilde affederken, insanların birbirlerine karşı işlediği günahları hiçbir zaman affetmez.
En eski, en kadim, en kutsal metinlerde, yazıtlarda ve kutsal kitaplarda anlatıldığına göre, Tanrı temel olarak insanoğluna saygıyı, iyiliği, doğruluk ve erdemi, barış ve adaleti, yalan söylememeyi, bencillik etmemeyi ve ömür denilen sürecin bir sonu olduğunun farkında olarak yaşamayı öğütler.
Kuran’ı Kerim’de şöyle özetlenmiştir: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar”.
Daha da önemlisi, aynı ayet şu şekilde biter; “O, düşünüp tutasınız size öğüt veriyor”.
Tanrı insanoğlundan düşünmesini mi istemektedir?
Kutsal kitapların tamamında belirtildiği kadarıyla, Yaratanın insanoğlundan temel beklentisi akıl etmesi, ya da aklını kullanarak sağduyu çerçevesinde hareket etmesi ve düşünmesidir. Yanılmıyorsam Kur’an-ı Kerim de 274 kez, düşünmez misin, akıl etmez misin gibi vurgular yer alır.
Yeni Ahit’in Mezmur bölümündeşöyle yazılıdır: “Kulak vereceğim Tanrı’nın ne diyeceğine. Halkına, sadık kullarına esenlik sözü verecek. Yeter ki, bir daha akılsızlık etmesinler”.
Yine benzer şekilde, Kur’an-ı KerimAyetinde şöyle bahsedilir akıldan; “Biz onu sana, aklınızı çalıştırasınız diye, Arapça bir Kuran olarak indirdik”.
İnsanoğlundan aklını kullanmasını ve düşünmesini isteyen bir Tanrı.
Aklını kullanmak, en basit hali ile kendisine hazır olarak gelenle yetinmemektir. Araştırıp öğrenmeye çalışmak, bu yolda çaba göstermektir. Bir gününü bir gününe denk etmemektir.
Aklını kullanmak her aşamada sınamak, test etmektir.
Bir konuda gelişimin yolu aklını kullanmaktan, denemekten, test etmekten, düşünmekten geçer.
Belki de Tanrı’nın bizden beklentisi de sadece budur; kendi tekâmülümüz; kamil insan olma yolunda çaba göstermek.
Zira, ibadet olarak adlandırılana; duaya kurbana, oruca ihtiyacının olmadığını söylemiştir.Bunların hepsi düşünsün, empati kurabilsin, test etsin, sınasın, akıl etsin, daha da önemlisi kendini bulmaya çalışsın ve kendini bilsin diye verilen öğütler olabilir insanoğlu için. Kendini Bilsin diye. Bu söz tanıdık geliyor değil mi?
Tabidir ki Tanrı’nın bizlerden beklentisi, ya da verdiği emirler ve öğütler bunlarla sınırlı değildir. Kim O’nda ne görür, O’ndan anlarsa, resmin tamamı o kadardır. Belki de sonsuzdur beklenti.
Burada durup düşünmek gerekir, Tanrı’nın insanoğlundan beklentisi çok mudur az mıdır?
Aklının varlığını bile keşfedememiş topluluklara, kişilere baktığımızda, dünyayı ve çevreyi anlamak için sadece önüne konanla yetinenleri düşündüğümüzde, nakli bilgiyi akli bilgiler ile süzgecinden geçirmeyenleri gördüğümüzde bu beklentinin çok olduğunu düşünebiliriz. Fakat unutmamak gerekir, Tanrı’nın mesajı, öğretisi ya da beklentisi, salt kişiye yönelik olsa da kişisel değil evrenseldir.
İçinde Bulunduğumuz Dünya ve Yaşadıklarımız
Peki,yaşadığımız dünya, insanlık, ilişkiler, sözler bu kadar kirlenmişken, masum insanlar, çocuklar ölürken, din ve inançlar adına her türlü yolsuzluk, ahlaksızlık, hatta dinin bile yasak ettikleri yapılırken, tüm bunları yaşar ve görürken, şahit olurken, kendimiz, çocuklarımız, sevdiklerimiz ve geleceğimiz için endişelenirken, rahmetli Uğur Mumcu’nun ifadesiyle insan insanının kurdu olmuşken inancımız daha ne şekilde sınanacak?
Her şeyin sahibi veher şeye kadir olan, ol demesiyle olan Tanrıbu denklemin neresinde?
Tanrı’yı tüm bunlara bakarak test edersek nasıl bir cevaba ulaşırız. Ya da bu doğru olur mu?
Dostoyevski, içinden geçen sınamayı şu şekilde yapmıştır: “Yeryüzünde tek bir çocuk bile acı çekiyorsa, Tanrı yoktur!”
Peki, bu acının sebebi gerçekten Tanrı mıdır?
Her şeyi, gaybı,yani henüz olmamış olanı bile önceden bilen Tanrı, tüm bu olana bitene nasıl ve ne şekilde izin vermiştir?
Önce şu soruyu sormamız lazım kendimize: kader ya da alın yazısı bizi, yani insanoğlunu aklamaya ve tüm sorumluluğu Tanrı’ya yıkmaya yeter mi?
Tüm bunlara bakarak Yaratan bu şekilde test edilebilir mi?
Bilim ve İnanç
2 Eylül 2015 sabahı Bodrum sahillerine cansız bir masumun, bir bebeğin, Aylan Kürdi’nin bedeni vurdu.
O masum yavru, 2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaştan kaçarken, Ege’nin sularına teslim olmuş ve daha bebek yaşında can vermiştir. Tıpkı binlercesi gibi.
Suriye pek çok etnisiteyi içinde barındıran bir ülke iken, dünya erklerinin ve Suriye iç dinamiklerinin etkisi ile zalim ve çok kanlı bir iç savaşa sürüklenmiştir.
Ortada halkı bir arada tutacak ne bir kişi, ne bir grup ne de bir irade kalmış ve yıllar yılı kendine bile yetemez halde bırakılan halk, çaresizlik ve kimsesizlik içinde, ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır.
Belki bir irade ya da bir kişi çıkabilseydi, belki top-yekûn bir biçimde bu gidişata Suriyeli halk bu sayede dur diyebilseydi, bunca ölüm, bunca acı olmayabilirdi. Belki her şey çok farklı olabilirdi Kim bilir?
Yukarıdaki hikaye tanıdık geldi değil mi?Anadolu toprakları bu acılara yüzyıllarca beşiklik etmiş, zulümden kaçanların adeta göç yolu ve sonunda vatanı olmuş bir coğrafyadır.
Fakat 1919 yılında biri çıkmış (4 Eylül 1919 Sivas Kongresi), kimilerine göre iki ayyaştan biri, ve demiş ki, bu şekilde, kaçarak, biçare şekilde var olmaktansa ölmeyi tercih ederim, yani “Ya istiklal ya ölüm” demiş ve 200 yıllık acı dolu göçe son vermiştir. Ona zulmedene karşı, insanoğlu olarak önce kendisi karşı gelmeyi ve bunun gerekliliklerini yerine getirmeyi tercih etmiştir.
Bu öyle alelade bir tercih değildir. Bu bizim, babalarımızın, dedelerimizin kaderini değiştirmiştir. Dedelerimiz, tıpkı Aylan bebek gibi göç yollarında telef olmadıysa, bu iradenin eseridir ve bu gün yine çekip gitmek düştüyse akıllara, o da bugünkü iradesizliğin eseridir.
Bir kişi milyonların kaderini değiştirmiştir.
Peki,Tanrı bunun neresindedir? Aylan bebeği kim öldürmüştür Ege’nin soğuk sularında?
Asfiksi, yani oksijen yetersizliğinden ileri gelen boğulma.
Akciğerlere giden hava yollarının tıkanması, solunum kaslarının felci ya da havada yeterli oksijen bulunmaması gibi nedenlerden kaynaklanır. Bilinç yitiminin ardından ölümle sonuçlanır.
Evren yada cosmos, doğa, doğa kanunları, bunların hepsi bizden, insanoğlundan çok daha önce var olmuştur.Sistematikleri ve içlerinde bulunduğu düzen herkes için eşit ve her yerde aynıdır. Kişilere ya da olgulara iltimas yoktur. Tek yapılabilen, onu anlamaya, tanımaya çalışmak, ona saygı duymak ve onun kurallarına göre hareket etmektir. O kuralların dışına çıkmak mümkün değildir.
ABD’li astrofizikçi Neil deGrasse Tyson’ın (çok kıymetli bir bilim insanıdır. Takip etmenizi tavsiye ederim) değişiyle bilimin, yani bilimle algılayabildiğimiz olgu ve bulgularınen güzel tarafı, inansanız da inanmasanız da gerçek olmalarıdır.
Kader ya da alınyazısı, pek çoğumuzun inandığı şekli ile bütün olayların önceden ve değişmeyecek biçimde ezeli takdir tarafından düzenlenmesidir. Peki, düzenlenen bizim yaptıklarımız ya da yapacaklarımız mı yoksa var olduğumuz evrenin,cosmosun, doğanınişleyişi ya da düzeni, kuralı mı?
İnancım odur ki, Aylan bebeğin ölümünde Tanrı’nın en büyük etkisi Asfiksi, yani oksijen yetersizliğinden ileri gelen boğulmadır. O duruma kim düşerse akıbeti az çok aynı olacaktır.
Sorumlusu ise o çocuğun oralarda can vermesine sebep olanlardır. Yani biz, yani insanoğlu.
Bu acının sebebi olmaktan insanoğlunu, hiçbir inanç ya da din kurtaramaz diye düşünüyorum.
Peki, kim bundan ari olabilir?
İkinci Dünya savaşında Nazi Almanya’sına karşı direnirken can veren Almanlar için savaşın sonrasında dikilen anıtta şunlar yazılıdır:
“Sizler direndiklerinizin işledikleri suçların utancına ortak değilsiniz”.
Belki sadece bu konuda bir şeyler yapmaya çalışanlar ari kalabilir.
İnkâr psikolojisi, bireyin gerçekleri çarpıtmak ve böylece öz-imajı korumak ve sürdürmek için bilinçsizce geliştirdiği psikolojik stratejidir. Çok güçlü bir dirençtir. İlginç olan, akıl sağlığının korunabilmesi için, yaşam süresinde tecrübe edilen bir takım olumsuzlukların bilinç ve bilinçaltından silinebilmesi için gereklidir.
Olagelene kader deyip, alınyazısı diye adlandırıp bir kenara çekilmek biraz da inkâr psikolojimizden kaynaklanmıyor mu? Burada inkâr ettiğimiz Tanrı mıdır yoksa kendi öz benliğimiz mi?
Tanrı’nın özgür irademiz ile yaptıklarımızı / yapacaklarımızı önceden biliyor olduğuna inanıyorsak, bunun böyle olması,Tanrı’nın ona sebep olması ya da ona doğrudan müdahale etmesi anlamına mı gelir?Öyleyse bizden aklımızı kullanmamızı ya da düşünmemizi ister miydi?
Yoksa Yaratan oyunun kurallarını belirlemiş, sonra seçimleri bize mi bırakmıştır?
Örneğin, çok sigara içen birinin akciğer kanserinden ölmesi kader midir? Yoksa bir tercih mi?
Ya da çok hızlı araba kullanan birinin kaza yapma ihtimalini artıran kendisi midir yoksa Tanrı mı?
Doğayı, yediğimiz gıdayı, içtiğimiz suyu kendi ellerimizle zehirlerken ömrümüzün kısalıyor olmasının suçu Tanrıda mıdır?
İşin fıtratında var diyerek yaptıklarımızın sorumluluğunu Yaratan’a yüklemek, o yükümlülükten kendimizi ari tutmak, ne derece doğrudur?
Şeytana uyan bizsek, suçu başkasında aramak her defasında kandırılıp ve bunu itiraf ettiği halde yine de kendini aklamaya çalışmak ve hep daha fazlasını istemek doğru bir davranış mıdır?
Olan olaylara, yaşadıklarımıza bakarak Tanrı’yı test etmek mümkün müdür? Yoksa sınanması gereken öncelikle biz, kendimiz miyiz?
Olan onca olaydan çıkarmamız gereken ders daima kendimizi sınamamız beklentisi midir? Tanrı bizden bunu mu beklemektedir? Sokrat bile dememiş midir: “Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez diye”?
Bu sorunun cevabı her insan için değişebilir. Cevap sizdedir.
Amerikalı matematikçi ve meteorolog Edward Norton Lorenz’in, Kelebek Etkisi teorisine göre Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, koca kıtada fırtına kopmasına neden olabilir.
Hepimiz, en gencinden en yaşlısına, en zengininden en fakirine, en mutlusundan en mutsuzuna kadar birbiri ile çevresi ile evren ve doğa ile etkileşim içinde var olan, yaşayan canlılarız.
Bugün dünyanın en ücra köşesinde olan bir olaydan dünyanın geri kalanının haberdar olması için belki ondan etkilenebilmesi için en fazla bir saatlik bir süre yeterlidir.
Unutmamak gerekir, her birimiz büyük bir yapbozun parçasıyız ve önemli ya da önemsiz bile olsa, yaptığımız bir hareket, göstermiş olduğumuz bir davranış ya da söylediğimiz bir söz bile bir yerlerde, birileri için fırtınalara sebep olabilir.
Bu bizim için büyük bir kaos ve öngörülmezlik olabilir. Fakat tüm bunlara bir anlam verebilelim diye, bizi biz yapan şeye, düşünme ve anlama yeteneğine sahibiz.
Yaratılan ortam böyleyken, düşünüp tutalım diye bize öğüt veren Tanrı bizden daima kendimizi bilmemizi beklemektedir diye düşünüyorum.
Kendimizi bilme yolunda bize en büyük desteğin bilim diye adlandırdığımız bilgilerden geleceğini düşünüyorum.
Bilim bize, duyularımız ile algılayıp da çözemeyeceğimiz olguları anlama fırsatı verir.
Görmediği Halde İnanlar
Peki,Herhangi bir şeye inanmak için onu hissetmek mi gerekir? Ona ait elle tutulur gözle görülür bir delil mi bizim inanmamızı kolaylaştırır?
Bir şeye, sadece inanmak için, inanmış olmak için ya da bir takım varsayımlar doğrultusunda inanabilir miyiz?
Bilim gibi pozitif delil ve gözleme dayanan bir olgu Tanrı inancımıza ters bir kavram mıdır?
İnançları test etmek bilimin ışığı altında mümkün müdür?
Albert Einstein, şahsen bilim ya da bilim adamı dendiğinde aklıma gelen ilk örnek, ilk kişi. 1907 – 1915 yılları arasında Genel ve Özel Görelilik Kuramları üzerinde çalışmalarını yürütmüş ve nihayetinde Kasım 1915 tarihinde Prusya Bilimler Akademisinde bu teorisini sunmuştur.
Dünyanın sayılı bilim adamlarından biri olan Einstein’ın çalışma kâğıtlarının üzerinde bir kelimeye sıkça rastlanmaktadır: “if” yani “eğer” yani “varsayalım ki”.
Bu büyük beyin daha kimse bilmezken, ışık hızını kafasında canlandırmış, onu formüllere dökmüştür.
Şöyle der Einstein inançları sorulduğunda, “İnsan suretinde bir Tanrı hayal etmeye çalışmam, O’nu tamamen kavramaya yeterli gelmeyen duyularımızın el verdiği ölçüde takdir edeceğimiz dünyanın yapısı karşısında sessiz kalmak yeterli gelir”.
Evreni ve çevremizi, doğayı hatta birbirimizi, pozitif veriler ve gözlemler kadar bir takım kabulleniş ve varsayımlara dayalı olarak tanımlamaktayız. Daha dünyadaki, evimizdeki okyanus tabanının %5’ini tam olarak biliyoruz. Şimdilik sadece kapı komşumuz aya insan gönderebildik.
Dahası, içinde bulunduğumuz bu koca gemi güneşin çevresinde saniyede 27 km, kendi etrafında da bir saatte ortalama olarak 1.650 km hızla dönmekteve biz dünyanın dışını, evreni bu devinim içinde gözlemleyebildiğimiz kadarıyla anlamaya çalışıyoruz.
Bilim bile kökeninde kabullenişler barındıran bir kavram mıdır?
Mesela zamanı her an yaşasak ve hissetsek de tanımlayabilir miyiz?
“Görmediği halde inanlar” der inanç sahipleri için bir takım kutsal metinler.
Peki, görmediği halde inanıyor olmak bize uzak bir kavram mıdır?
Pergelimizi bile, bir ayağını bildiğimizi düşündüğümüz bir gerçeğe koyup diğerini bilinmezliği aydınlatmak, onu anlamak için kullanmıyor muyuz?
Bilim inançlarımıza, Tanrı’ya aykırı bir kavram mıdır?
Cevabı size bırakıyorum.
Sen Sana Ne Sanırsan
Hiç düşündük mü sorgulamak ve test etmek bize neler kazandırdı?
Amerikalı bilim adamı Peter Carr bir mektubunda şöyle der arkadaşına: “Her olay ve düşünce için bilimin ve mantığın mahkemesine başvur. Tanrı’nın varlığını bile bu doğrultuda sorgula. Çünkü eğer Tanrı var ise mantığa ve bilime olan saygıyı gözü kapalı korku ve inanmışlıktan daha çok takdir edecektir”.
Hiç düşündük mü gözü kapalı inanmışlıktan sıyrılmak bu dünyayı bizi nasıl değiştirdi?İnsanın irey ya da toplum olarak gelişmesine ve tekâmülüne neler kattı?
1775’te dünya ekonomisinin %80’i doğuda, Asya’da atarken, o dönemde Avrupa adeta bir cüce, Amerika neredeyse henüz yokken, nasıl oldu da 200 yılda bu tam tersine döndü?
Nasıl oldu da bilimin temelleri Arap yarımadasında ya da Anadolu’da atılmışken, bugün evrim teorisi konusu ders kitaplarından bile çıkarılabilir hale geldi bu coğrafyada?
Sapiens kitabında Hariri bunu şöyle açıklar: “Avrupalıları öne çıkaran gerçek, onların cehaletlerini kabul etmeleriydi. Batı kendisine atalarından nakli olarak verilen bilgilerin onun evreni, dünyayı, insanları, doğayı ve hayatı anlamasına yetmeyeceğinin farkına varmıştı”.
Bildiklerini hatta kutsal kitapları, Tanrı inançlarını bile sorgulamaya başladılar. Bu sorgulama akla, deneye ve gözleme dayalı bilimin gelişmesini sağlamıştı.
Peki, doğu ne yaptı? Dünyanın sadece Asya’nın etrafında döndüğüne inanmaya devam etti. Onlar her şeyi biliyordu nasılsa. Yeni bir şeye ihtiyaçları yoktu. Örneğin Avrupalılar Amerika’nın keşfinden sonra yeni kıtaya sayısız seferler düzenleyip 300 yıl boyunca orayı sömürürken ne İslam ne de diğer Doğu devletlerinden ya da İmparatorluklarından tek bir gemi bile keşif amaçlı herhangi bir sefer düzenlememiştir bu yeni Dünyaya.
Şurası açık ki Doğu her şeyi bildiğini düşünmesinin bedelini bugün çok ağır biçimde ödemektedir. Aylan Kürdi’nin cansız bedeni bunun en iyi kanıtı değil mi?
Vel hâsılı kelam; şu soruya kendi içimizde bir cevap bulmaya çalışalım:aklını kullanmayı öğütlediğine inanılan bir Tanrı, insanoğluna bilmeyi, hakikati aramayı yol gösteren bir Tanrı ve O’na olan inanç bilimsel düşünceye ters midir ve bilimin temelinde bundan farklı bir yol mu vardır?
Unutmamak gerekir ki sırf inanmak istediğimiz için bir şeye inanmanın onu doğru kılmayacağı gibi bilmemiz gereken her şeyi bildiğimize inanmamız da bizi doğruya, hakikate ulaştırmaz.
Umulur ki, Montaigne’in dediği gibi “en çok inandığımız şeyler hakkında en az bildiklerimiz olmasın”.
Şems ile başlamıştık, Yunus Emre ile bitirelim;
Der ki Yunus; “Sen sana ne sanırsan Ayruğa da (başkasına da) onu san. Dört kitabın manası Budur eğer var ise”.

1.786 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • ArmutArmut Peyami Safa’nın çok sevdiğim bir sözü vardır. Şöyle der Safa: "Yaşlanarak değil yaşayarak tecrübe kazanılır, zaman insanları değil armutları olgunlaştırır." Doğruluğunu defalarca […]
  • Bir Kelimeden Daha Fazlasıdır “Anne”…Bir Kelimeden Daha Fazlasıdır “Anne”… Kelimelerin kifayetsiz kaldığı anlardan biri sanırdım ölümleri... Hele ki, giden insanın canının iki yarısından biriyse... Hangi kelime anlatabilirdi ki ölümün gücünü? Nur Evliyazade Aktan […]
  • Ruhun Hoş MisafiriRuhun Hoş Misafiri Kutsal mekanlar, kutsiyeti oluşturmak için etrafı çevrilerek kutsal olmayan şeylerden her daim ayrılmıştır. Dünyanın farklı bölgelerinde, farklı kültür örneklerinde de göreceğimiz gibi […]
  • Beklemek SanatıBeklemek Sanatı "Yine de bir iştir beklemek. Bekleyecek bir şeyi olmamaktır korkunç olan." Cesare Pavese Benim gibi atari&bilgisayar neslinin ilk kuşakları aşinadır "loading", "please wait" yazılarına. […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Temmuz 2017
P S Ç P C C P
« Haz    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

Arşivler