felsefe taşı

İçimizdeki Kadınla Barışmak

İçimizdeki Kadınla Barışmak
Eylül 13
04:48 2013

Yin ve yang sembolü aslında bu yazının bir özeti gibi. Siyah yarımın içinde beyaz, beyazın içinde siyah noktalar var. Daha da ileri gidebiliriz. Beyazın içindeki siyahın içindeki beyazın içindeki siyahtan da bahsedebiliriz.

Her kutup, aslında içinde karşı kutbu da barındırır. Ve aslında bütün olmak için, kutupsuzluğa, seçimsizliğe ulaşabilmek için, bütün kutuplarımızla uzlaşıp, helalleşmemiz gerekiyor.

İçimizdeki kadınla barışmak derken neyi kast ediyorum? Bir kere içimizden, genelde farkında olmadığımız bir bizden bahsediyorum. Dışımızdaki kadından değil. Görünen kadınsılıktan çok daha farklı bir derinlikten, kadın değerlerinden bahsediyorum.

Kadın değerleri ne pekiyi? Avrupa için bir düşünür “Amerika olmayandır” demiş. Kadını erkek olmayan diye tanımlayabilir miyiz? Hayır. Çünkü kadının kendine özgü karakterleri var. Doğurganlık yoluyla kazandığı bir tanrısallık, aklı aşabilen sezgiler, fonksiyonu aşan bir estetik duygusu, evrenle uyum içinde yaşayabilme ve hayatta kalabilme becerisi ve bunların yanında, tuzaklı düşünebilme yeteneği, rekabette ölçüsüzlük, aidiyet-sahibiyet tutkusu gibi bir değerler manzumesi. İçimizdeki kadın bu değerler aslında…

Barışmak ne demek, küs müyüz? Evet. Birazdan göreceğiz, erkekler içlerindeki kadınla küs, kadınlar ise sürekli kavga ediyorlar.

Üzerinde yaşadığımız uygarlık, erkeklerin erkekler için kurduğu bir uygarlık. Bütün kadın değerlerini dışında ve bir süs olarak taşıyan, ama “içinde” ve temelinde barındırmayan bir uygarlık. İçsel değerler olarak son derece şövalye, dışsal değerler olarak kurtizan bir uygarlıkta yaşıyoruz. Hele bizim toplumumuz. Akdenizli ve Müslüman, savaşçı ve fatih. Maço. “Ya benimsin ya toprağın”, “karı gibi gülme”, “adam gibi kadın” kültürüne sahip, özellikle çok erkek bir toplum bizimki.

Bunu okumak bazılarımızın hoşuna gitti. Bilinçli ya da bilinçaltından, erkek toplum olmak, diğer toplumlardan  daha erkek olmak, gururumuzu okşadı. Ne yazık ki, “erkek” bizim için kadından daha olumlu bir kavram. Kesinlikle daha makbul, daha “üst” bir makam sanki. Genellikle ilkel toplumlardaki ailedeki savaşçı sayısının artma arzusundan kaynaklanan bir erkek evlat merakından bahsetmiyorum. Erkek değerlerini kadın değerlerine tercih etmemizden bahsediyorum.

Materyalizmi maneviyata tercih ediyoruz. Barajlar inşa edenler, kalpleri şifalandıranlardan daha değerli sanıyoruz. Mutlu olmaktansa başarılı olmayı seçiyoruz. Bilimi ve ne yazık ki teknolojiyi, içsel-ruhsal rehberlerden daha öne koyuyor ve “doğru”lar olduğunu zannediyoruz.

Teknolojiyi sanata tercih ediyoruz.  Cep telefonu alırken “kapasite” dizaynın önüne geçiyor. Bir ara internette dolaşan bir fotoğrafta, kadınların arabalarını renklerine göre aldıkları düşüncesiyle dalga geçmiştik hepimiz.

Siyaseti felsefeye tercih ediyoruz. Çetin Altan’ın meşhur örneğindeki gibi, sokaktan bir adam çevirip, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkesktrasında başkemanlık teklif etsek, “ben o işten ne anlarım” diyor, ama başbakan olmayı hemen kabul ediyor. Arkasında yer alan, alması gereken yarını şekillendirecek felsefi hazırlıklardan bağımsız olarak doğrudan bugünü yönetmeye dönük bir hırs…

Prosedürleri yaratıcılığa tercih ediyoruz. Tipik erkek yaklaşımı. Hanımlar çok iyi bilecekler, bir erkeğin bir şey doğru yapabilmesi için ona liste vermek gerekiyor. Eğitim sistemlerimiz de, üretim biçimlerimiz de, verimlilik hesaplarımız da hep prosedürler üzerine.

Aslında, ne yazık ki, kadın ve erkeğin birbirine zıt iki kutup olmaması gibi, bu kavramlar da birbirinin zıttı değil, birbirini besleyen iki bileşen sadece.

Böyle algılamamızın nedeni düalite. İkilik. Anlayıp, onaylayabilmemiz için her şey siyah-beyaz, artı-eksi, olumlu-olumsuz olmalı. Başka türlüsü erkeksi mantığa zor geliyor. Pekiyi her şey bu kadar net ayrılıyor mu bileşenlerine? Saf siyah ya da saf beyaz var mı gerçekten? Yoksa baştaki örneğe dönersek, yin ve yang sembolünde olduğu gibi, siyahın içinde beyaz ve beyazın içinde siyah mı var? Yoksa sonsuz bir içiçelik mi söz konusu: siyahın içindeki beyazın içindeki siyahın içindeki beyazın içindeki… Keşke fark etsek, satranç tahtasında olduğu gibi, siyahlar ve beyazlar birbirini tamamlar. Tahta ancak bu dengeyle bütün olabilir. Ve beyaz taşlar da, siyahlar da sadece hem siyah hem de beyaz karelere basarak ilerleyebilirler. Eğer içimizdeki siyah ve beyazı, konumuz açısından, erkekle-kadını, ve bütün diğer kutupluluklarımızı birleştiremezsek hiçbir zaman dengelenemeyiz.

Önce beden ve ruhu dengelemeliyiz. Burada “ne beden, ne ruh, hem beden, hem ruh” perspektifiyle, hem ruhsal gelişimimize devam etmeli, hem de her zaman dengeyi aramalıyız. Bir fıçı anca en kısa tahtanın seviyesinde dolar.  Eğer bir yanımızı ihmal edersek, kendi maksimumumuza hiçbir zaman ulaşamayız.

İçimizdeki çocuk ve ebeveyni dengelemeliyiz. Kendi içimizdeki çocuğa çok fazla ebeveynlik yapıyoruz. Sürekli olarak “doğru”larla sınırladığımız çocuk, bir süre sonra hiç ortaya çıkmamaya başlıyor. Hayatımız neşesiz geçmeye başlıyor. Hadiii, bu sefer onu arıyoruz, bir sürü mesai, terapi filan ortaya ancak o zaman çıkarabiliyoruz. Denge demek, elbette içimizdeki çocuğun sorumsuz, havai ve disiplinsiz hallerini de dengelemek demek.

Ben olma ve biz olma arzularımızı dengelemeliyiz. Sadece ben, ya da sadece biz, ikisi de insanı hasta eder. Bizim de içinde olduğumuz Doğu toplumlarında, “biz” her zaman “ben”i, bireyi ezer ve yok eder. Batı toplumlarında ise “ben”cil bir yapı, sevgisiz, “bir” olma bilincinden çok uzak bir kopuklu yaratır. Aslolan dengedir. Vaktimin, enerjimin, hatta paramın, yarısı bana, ve yarısı herkese…

Ve en önemlisi içimizdeki kadın ve erkeği dengelemeliyiz. Şimdi sıra bunu nasıl yapacağımızda.

Bütün dinlerin ve kadim öğretilerin mesajı buyken, neden “herşeyi kararında ve dengede” yaşayamıyoruz? Çünkü üzerinde yaşadığımız bu uygarlık erkekler tarafından ve erkekler için kurulmuş. Güç üzerine kurulmuş, ve ne yazık ki bu güç sadece fiziksel erkek gücü. Uygarlığın ilerlemesi, bu gücün özgürce edinilip, adilce dağıtılması arayışına bağlı. Siyasi, atletik,  ekonomik, sosyal ya da askeri, bütün güç kavramlarımız erkeksi değerler üzerine kurulu.

Ve ne yazık ki içimizdeki erkekler son derece mutsuz bir şekilde, kendi yarattıkları bu uygarlığın bir kölesi olarak, erkeksi güç biriktirmekten başka bir vizyona ya da yaşam bilgisine sahip değiller. Zamanlarının, enerjilerinin, başka olasılıklarının olmadığını sanıyorlar. Burada bir ironi, traji-komik bir durum var. Kendileri için, kendileri tarafından kurulmuş bu düzende en mutsuz olanlar erkekler. Çünkü içimizdeki erkekler, iç seslerini dinlemekten çok korkuyorlar. Çünkü iç sesleri onlara mutsuz olduklarını, sadece güç biriktirmek için yaşarken, güzel günleri harcadıklarını söyleyecek. Başta anneleri, sonra eşleri, bütün kadınların onları güç biriktirmek için şartlandırdıklarını, başka bir fonksiyon yüklenmeden, aileleri için, ekonomik, sosyal, siyasal, hatta güvenlik gücü biriktirmek zorunda olduklarına inandırılıyorlar. Ve buna muhalefet eden iç seslerini kısmaya çalışıyorlar. Gürültüye kaçıyorlar. Eve girer girmez televizyonun ya da gazetedeki yazarın sesini, arabaya biner binmez radyoyu açıyorlar. Birileri konuşsun ki, onlar iç seslerini duymak ve dinlemek zorunda kalmasınlar. Birileri onlara başka alternatifleri de olduğu düşüncesinin huzursuzluğunu hissettirmesin…

Daha da acıklısı, erkekler bu güç biriktirme rutinlerinden kaçarken, başka erkeklerin yanına kaçıyorlar. Yalnız başlarına olurlarsa “kafalarını dinleyecekleri için”, kahvede, maçta, avda, meyhanede, sohbette hep başka erkeklerin yanında olma ihtiyacı duyuyorlar. Çünkü erkek olmanın getirdiği yükümlülüklerden çok yorgunlar. Onlara erkek olmanın güzelliğini hatırlatacak söylemlere ve başka erkeklere ihtiyaçları var. Etraflarındaki erkekler, erkek olmanın güzel, özgür, ve iyi yanlarını tekrarladıklarında, güç biriktirmek zorunda oldukları zaman susturdukları çocuklar devreye giriyor. Yani erkekler her zaman 13-14 yaşında olmak istiyorlar, ama bunun nedeni hanımların düşündüğü gibi çocukluk değil, sadece, iç seslerini bir daha duymamak istedikleri yaş o, o yüzden orada kalmak istiyorlar.

Çok sevdiğim bir arkadaşım, ve derKi.com yazarlarından sevgili Erhan Altunay bir konuşmasında sordu: ”Neden bütün dinler, bütün tarikatler, masonluk gibi gizli öğretiler hep erkekler için gönderilmiştir?” sonra cevabını kendi verdi. “aslında kendini arayışla ilgili, kim olduğunu arayıp, öğrenmekle ilgili bütün yollar erkek için. Çünkü kadının kimlik sorunu yok. O doğuştan inisiye ve kim olduğunu biliyor. Çünkü kadın kadından doğuyor. Oysa erkek de kadından doğuyor. Ve hayat boyu kadın mı erkek mi olduğunu merak ediyor.”  Düşünsenize erkeklerin kromozomları bile XY, oysa kadın saf bir şekilde XX. Bu yüzden erkeklerin erkekler tarafından yeniden doğuruldukları törenler var bütün dinlerde. Vaftiz, sünnet, Bar Mitzvah, Polinezya yerlilerinin kendilerini ayaklarında sarmaşıklara bağlayıp atlamaları, eski Türklerdeki isim kazanma törenleri, ezoterik örgütlerin inisiyasyonları, hep erkeklerin, erkekliklerinden emin olabilmeleri için, başka erkekler tarafından yeniden doğurularak topluma yeniden kabul edilişlerini sembolize ediyorlar. Ve ne yazık ki, erkekler bu törenlerden sonra içlerindeki kadınla bağlantılarını kesiyorlar.

Erkeklerin anneleriyle de çok derin sorunları var. Halise Baydar’ı bilenler bilir, onun tespitidir: Türk anneleri eşleriyle paylaşamadıkları duygusallığı oğullarından bekliyorlar, oğullarını kendilerine duygusal koca yapıyorlar. Çiçek getirmesini, saçını okşayıp, gözyaşını silmesini, ona hediyeler almasını, birlikte perde alışverişi yapmayı istiyorlar. Delikanlı kendi yuvasını kurduğunda, 25 yıl süren duygusal kocalıktan yorgun, o da karısına duygusal destek sunamıyor, filan. Sonra bu anneler gelinlerine kuma muamelesi yapıyorlar. Adamcağız ortada kalıyor. Ve hayat boyu kadınlardan öcü gibi korkuyor. İlk gördüğü ve en iyi tanıdığını düşündüğü kadın olan annenin sürekli talepkar ama müşfik modeline duyduğu hayranlık-korku karışımı duyguyu bütün kadınlara projekte ediyor. Daha da kötüsü içindeki kadından bile korkuyor. Hatta şimdi bu konuyu temel alan yüksek reytingli bir reality şov bile yayınlanıyor televizyonda.

Erkeklerin içlerindeki kadınla çok büyük sorunları var. Bu yüzden kadınları anlayamıyorlar. Anlayamadıkları için tam sevemiyorlar. Biraz hayranlık, biraz korkuyla yaklaşıyorlar kadınlara. Fethedecekleri ülkeler, ekecekleri tarlalar olarak, umut ve endişe birbirine karışık olarak…

Bu konuda çok güzel bir söz var. “erkekler içlerindeki kadınla kavgalı oldukları için, kadınların içindeki erkeği de öldürmeye çalışırlar.” İşte bu yazının kilit cümlesi. Çünkü erkekler kadınların içindeki erkeğe saldırdıkça, kadınlar savunma güdüsüyle içlerindeki o erkeği dışarıya ittiriyorlar. Erkeklerden daha erkek olmaya çalışıyorlar. Ve ne yazık ki, onlar da içlerindeki kadına küsüyorlar.

“Çocuk da yaparım, kariyer de” meydan okuması bile aslında ne yazık ki çok erkeksi. Çünkü kadınlar toplumda kendi başlarına varolabilmenin yolunun erkekleşmekten geçtiğini sanıyorlar. Erkek gibi yaşamak istiyorlar. Güce dönük, güç biriktirmek üzerine kurulu bir yaşam. Çünkü erkekler dışarıda ve özgürken, onlara biçilen kader, evde yastık dikmekse, buna razı olmak istemiyorlar.

Bizim ülkemizdeki kadar regl sancısı başka bir ülkede yok. Yumurtalık ve rahim sorunlarında da liderlerden biriyiz. Çünkü kadınlar kadın olmaktan memnun değiller. Kadın olmayı sevmiyorlar. Bu yüzden menstürasyon sancıları çocuk sahibi olup, anneliğin harikuladeliğini fark edince geçiyor. Eğer kadın olmasalardı, doğurgan olmasalardı, hayatlarının çok özgür, renkli ve mutlu olacağını zannediyorlar. Bu yüzden bir çok kadın hastalığı geliştiriyorlar.

Yani kadınlar içlerindeki kadınla kavgalı. Erkekler küs, içlerindeki kadınla konuşmamaya, gözyaşı dolu barışma ritüellerine kadar muhatap olmamaya kararlılar. Ama kadınlar içlerindeki kadınla sürekli kavga ediyorlar. Zaman zaman barışıp, güzel vakit geçirseler de, içlerindeki kadın anneleri gibi. Hem sevgili, hem dost, hem eleştirmen, hem rakip, hem de zebani. Zaten içlerindeki kadın la barışsalar, anneleriyle de barışacaklar…

En trajik konulardan biri  bu güçlü kadınlar. 1980’lerde Megatrends 2000’de yer aldığı şekliyle, kadınlar toplumda bin yıllardır ihmal edilmiş yerlerini birer birer almaya başlıyorlar. Ama bunu erkekleşerek yapmak zorunda olmamalarına rağmen bu kolaylarına geliyor. İçlerindeki erkeği dışarıya öyle bir itiyorlar ki, bir çok erkekten çok daha güçlü erkeklere dönüşüyorlar. Toplumda varolduklarını ispatlamak için erkeklik eksenindeki pozisyonlarını temel alıyorlar. Sonra ne yazık ki, kendilerine eş, sevgili, partner ararken geleneksel kadın güdüsüyle kendilerinden daha erkek erkekler arıyorlar. İstiyorlar ki, beyaz ya da değil, o erkek ata onlardan daha iyi binsin, kılıcını daha çabuk çeksin, düşmanın üzerine duraksamadan yürüsün filan. Ve böyle erkekleri bulamıyorlar. Çünkü yok. Güçlü kadınlardan daha erkek erkek sayısı çok az.  O yüzden ne yazık ki güçlü kadınlar hep mutsuz ilişkiler kuruyorlar.

Cinsellik konusu iki cinste de sorun. Erkek cinselliği miktara, kadın cinselliği çok baskılanmış olsa da kaliteye dönük. Erkekler içgüdüsel olara kendi genlerini olabildiğince çok sayıda dişiye ulaştırmaya çalışıyorlar. Kadınlar ise o defada doğurabilecekleri tek çocuğun en üstün genlere sahip olmasını istiyorlar. Spermlerle ovülün ilişkisi, kadınla erkeğin ilişkisine dönüşüyor. Erkek hep talep tarafında, hep hareketli, kadın ise durağan ve son derece kısıtlı bir arzda.

Cinselliği sadece üremeye dönük olara algıladığımız için de çok mutsuzuz. Yine Çetin Altan diyor ki, “doğum kontrolünün yaygınlaşması şiiri öldürdü”. Ama insanların cinselliklerini yeniden keşfetmelerini de sağladı. Cinselliği üremeye dönük ilkel bir güdü olmaktan, insanın hayatının kalitesini her açıdan yükseltebilecek bir aktiviteye yükseltti. Ama erkekler ne yazık ki cinsellik için hiçbir ön şart gözetmiyorlar. Hala miktar basamağında kalmış durumdalar. Kadınların cinsellik için ön şartı ise sevgi. Sevdiğimiz bir insanı bekleyeceğiz, eğer kimseyi sevemezsek, kimseyle cinsellik yaşamayacağız şeklinde, romantik bir girdap içindeler, kurtulamıyorlar. Hele bizim toplumumuzda kadınlar “kullanılıp atılma, faydalanılma” gibi, cinselliğin sadece arz tarafındaki cinsiyet olarak şartlandırılıyorlar. Toplumun önerdiği kadın cinsel modelinde bir tür, bürokratik ve görev icabı “arz ederim” durumu var. Kadınlar talep tarafına geçtiklerinde yadırganıyorlar. Cinsellikte içindeki kadınla kavgalı olan taraf erkek. Kadınsa içindeki erkekle kavgalı. Bu yüzden özellikle erkeklerin, ama kadınların da, cinselliğin karşılıklı saygı, ve şefkat gerektiren bir ibadet ve tamamlanma ritüeli olduğunu hatırlamaları lazım. Erkeğin içindeki erkek ve kadın, kadının içindeki erkek ve kadınla birleşiyor. Hatta Tantra’da anlatıldığı gibi, içimizdeki tanrı ve tanrıçalar birleşiyor.

Aşk dediğimiz şey zaten bu geçici bütünlenme, tamamlanma zannıdır. Bizim içimizdeki kadın ve erkeğin, karşımızdaki insanın içindeki erkek ve kadınla bütünlendiği sanrısı. Geçici, ve muhakkak ayıldığımız bir sarhoşluk.

Eşcinsel ilişkiler ve aşklarda da durum aynı, onlarda da içlerindeki erkek ve kadının, bir başkasının içindeki erkek ve kadınla bütünlenme hali var. Yani iki aynı cinsten insanın içlerindeki kutuplulukların karşılıklı çekimi de son derece doğal. Ama orada toplumun teyit mekanizmalarının dışında kalmaktan doğan, sürekli riya ve sır duvarları ardında yaşamaktan doğan mutsuzluklar var. Eşcinsel bir erkek ya da kadın, içindeki erkeğin, toplumda aradığı gücü cinsel tercihi nedeniyle hiçbir zaman bulamayacağı düşüncesi nedeniyle gizli. Eğer, içlerindeki kadının doğal kabullerine geçebilseler,  onlar da çok daha mutlu ve huzurlu olabilecekler. Hepimiz içimizdeki kadını çok ihmal ettiğimiz için, mutsuz, huzursuz ve hastayız.

Ama zaman değişiyor. Artık özellikle kilisenin üzerini kapattığı kadın kimliği, kadim inançların içinde belki de en büyük kutsallığı taşıyan tanrıça enerjileri geri dönüyor. Bütün tek tanrılı dinler kadınlarla yeniden uzlaşma yolu arıyor. Da Vinci Şifresinden, kadınların kabul edilmeye başlandığı  ezoterik örgütlere kadar bir işaret bize kadının kendisine ait ezoterik bilgiye sahip çıkmaya başladığını gösteriyor. Erkek değerlerinden uzaklaşmayı uman Yeni Çağ bilgileri, Dünya ananın yaşayan bir organizma olduğu ve hayatlarımızı desteklemek için çektiği sıkıntıları hafifletmeye çalışan inançlar, Gaia teorisi ve çevrecilik gittikçe yayılıyor. İnsanlar daha doğal ve soyut olana doğru yöneliyorlar. Bütün bunlar tamamen kadın değerleri. Organik gıda arayışları da, Caretta Caretta’lar da, hep doğayla uyum içinde yaşamayı bilen kadının gündeme getirdiği bilgiler. Erkekler akarsuyun üzerine baraj yapıp, yolunu değiştirmeye çalışırken, kadın o romantik su değirmenlerini inşa ediyor. Yine ileriye, ama doğayla uyum içinde…

Daha uçuk bilgiler de var… Bir çok kişi son 50 yıldır atmosfere girişleri 6 kat artan gama enerjilerinin tamamen dişil enerjiler getirdiğine inanıyor. 1987’den sonra kitlesel olarak gelen Yeni Çocuklar’ın beyinlerinin feminen lobunu da kullandıkları için, eğitim sistemimize uyumsuz oldukları ve hepimize kadın değerlerini öğreteceklerine inanan bir çok insan var. Daha çok insan ise, kadınların geldiği öne sürülen, her zama dişil enerjile ilişkilendirilen Venüs gezegeninin 2004’te başlayıp, 2012’de bitecek olan 8 yıllık transitinin bize kadın enerjileri getirdiğine inanıyor.

Yoksa bu yüzden mi, erkek makyaj malzemeleri satılmaya başlandı? Unisex parfümler, metroseksüel erkekler bu kadar popüler? Jennifer Lopez, Shakira, Beyonce, onlarla beraber göbek dansı, geniş kalçalar, terlikler, yüksek topuklar bir anda gündemimize giriş yaptı? Oryantal ritimlerde, başta kadınlar olmak üzere, o yüzden mi kendimizi tutmuyoruz artık? O yüzden mi bu spiritüel öğretiler, ahşap boyama, ebru sanatı gibi konular artık herkesin çok daha fazla ilgisini çekiyor? O yüzden mi derki.com gün geçtikçe başarılı?

Peki ne yapacağız?

Buraya kadar okuduysanız, zaten sorunun, hepimizin ortak sorununun farkındasınız. Bu ilk adım.

İkinci adım içimizdeki erkek ve kadını dengelerken, daha önce kadına yaptığımızı erkeğe yapmayacağız, onu dövmeyeceğiz. Dengesizliği düzeltirken erkek yanımızı aşağıya çekmek yerine kadın yönümüzü yükseltmeye çalışacağız. Bundan önce kadın yönümüze çok haksızlık ettik. Ama eğer yükselen tahtayı keserek fıçıyı dengelemek istersek, hep küçük kalır.  Biz kısa kalan tahtayı da uzatacağız. Kafamızdaki tahtalar eksilmesin diye…

Üçüncü adım ruhu, bedeni ve zihni bütünlemek. İç dengeyi kurarken, bütün kutupluluklar gibi, kadın ve erkek zaten dengelenir. Bunun için bir sürü yol, enerji, ve metot var. İnternette bu konularda mebzulen bilgi mevcut.

Ancak özellikle bu konu için spesifik bir çalışma da var. Adı Ra Sheeba. Bir enerji çalışması ve yolu. Hem kadın hem erkek enerjileriyle çalışıldığı için, eksik ögeyi tamamlayabildiğimiz, mucizevi bir yol…

Son olarak, güçlü kadınlar size sesleniyorum, sizden daha erkek bir erkek arıyor ve bulamıyorsanız, Murathan Mungan’ın söylediği gibi, aramaktan vazgeçmeyin, bulmaktan vazgeçin.

5.040 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • ArayışArayış Sabahın ilk saatleri yaklaşıyordu. Aldığı ilaç ve alkol kafasını kıyak yapmaya başlamıştı. Arkasına yaslandı yıldızlara bakarak düşünmeye başladı. Her gece farklı saatlerde yıldızlara […]
  • Umut da edemezsek geriye ne kalır…Umut da edemezsek geriye ne kalır… Evet yılın son haftasını da geride bırakıyoruz. Birçok kötü olayın global düzeyde yaşandığı, ateşin düştüğü yeri yaktığı bir 2016 oldu. Genele baktığımızda bu yıl dünyada hemen hemen her […]
  • AniAni Çözdüm!!! Birden farkettim aradaki farkı... Oysa ki o kadar yakın ve gözümün önünde duruyormuş... Son zamanlarda yine kayıplar yaşadım... Bedenlerinin nerede olduğunu biliyoruz. Onu […]
  • Düşüncelere Saygı Duymak ve Demokrasi ÜzerineDüşüncelere Saygı Duymak ve Demokrasi Üzerine Zaman zaman gazete köşelerinde gördüğüm ve kendimin de sık kullandığı bir İoanna Kuçuradi şaheseri vardır: "Fikirlere saygı duyulmaz. Saygı kişiye duyulur. Fikirler tartışılmak içindir. […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Kasım 2017
P S Ç P C C P
« Eki    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  

Arşivler