felsefe taşı

Cumhuriyet Yolculuğu

Cumhuriyet Yolculuğu
Kasım 08
10:00 2016

“Monarşi
Bir hükümdarın devlet başkanı olduğu bir yönetim biçimidir. Saltanatın bir başka adıdır. Seçim dışı yöntemler kullanılır. Bu hükümdar, Türkçe’de Kral, İmparator, Şah, Padişah, Prens, Emir, Kağan, Hakan gibi çeşitli adlar alabilir”

“Cumhuriyet
Ulusun, egemenliğini kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı devlet biçimi.”

İşte bu yazıda Monarşi’den Cumhuriyet’e uzanan bir devre şahitlik edip, bu mucizeyi yaratan ulu önderi bir kere daha anımsayacağız.

19.yy. Dünya Tarihi… İNGİLTERE

Portekiz, Osmanlı ve Çin İmparatorluğu çökmeye başlamış, Babür ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu da son bulmuştu. Yaklaşık on beş yıl sürüp 1815 yılında biten Napolyon Savaşları’ndan sonra, Britanya İmparatorluğu, dünya nüfusunun dörtte biri, yüz ölçümünün ise üçte birine hâkim olarak dünyanın önder gücü haline gelmişti. Britanya’nın İmparatorluk yüzyılı kabul edilen 1815- 1914 yılları arasında, Orta Asya’daki Rusya dışında herhangi bir uluslararası rakibi olmayan bir güç konumundaydı. Denizlerde herhangi bir rakibi olmayan İngiltere, daha sonra Pax Britannica olarak bilinecek olan küresel bir polislik politikasını yürürlüğe koydu, dış politikadaysa “muhteşem yalnızlık” olarak bilinen bir politika uyguladı. Pax Britannica terimi, İngiliz İmparatorluğunun, önemli deniz ticaret yollarını kontrol etmesini ve karşı konulamayan deniz gücünün keyfini çıkarmasını kapsıyordu. İngiltere denizaşırı ticarete hâkimdi ve gayri resmi sömürgecilik stratejisi olarak, Çin gibi piyasaları doğrudan sömürge yönetimi kurmadan kontrol ediyordu. Kolonilerinde sahip olduğu resmi kontrolün yanı sıra Britanya’nın küresel ticaretteki egemenliği Arjantin ve Siyam gibi pek çok ülkenin ekonomilerini kontrol edebilmesini sağladı. Britanya’nın bir imparatorluk olarak gücünün kaynağı olan faktörlerden biri de 19. yüzyılda icat edilen buharlı gemiler ve telgraftı.

19. yüzyılda Britanya ve Rusya, gerileyen Osmanlı, Fars ve Çin imparatorluklarından doğan güç boşluğunu doldurmak için birbirleriyle mücadele etmeye başladılar. Avrasya’daki bu rekabet “Büyük Oyun” olarak bilinmektedir. Britanya’nın bakış açısına göre; Rusya’nın Farslar ve Osmanlılara karşı elde ettikleri zaferler Rusya’nın emperyal hedeflerini ve kapasitesini göstermekteydi. Bu nedenle, Britanya’da Rusya’nın karadan Hindistan’ı işgal edeceğine dair bir endişe baş gösterdi. Britanya, Afganistan’ı işgal ederek bunu önceden önlemek istedi; ama Birinci İngiliz-Afgan Savaşı, Britanya için felaketle sonuçlandı. Rusya, 1853 yılında, Türklere ait olan Balkanlar’ı işgal edince; Britanya, Akdeniz ve Orta Doğu üzerinde Ruslar’ın egemen olmasından korktu. Bunun üzerine Britanya ve Fransa, Rusların deniz gücünü etkisiz hale getirmek için Kırım Yarımadası’nı işgal etti. Sonuç olarak ortaya çıkan Kırım Savaşı’nda yeni modern savaş teknikleri kullanıldı. Savaş; Pax Britannica sırasında, Britanya ile bir diğer emperyal güç arasında yapılan tek savaştı ve Ruslar’ın yenilmesiyle sonuçlandı. Orta Asya’da durum yirmi yıl kadar daha çözümsüz kaldı. Bu süre içerisinde Britanya, 1876 yılında Belucistan’ı, Rusya ise Kırgızistan, Kazakistan ve Türkmenistan’ı topraklarına kattı. Bir süreliğine bir diğer savaşın kaçınılmaz olduğu düşünülse de 1878 yılında iki ülke etki alanları üzerinde bir anlaşmaya vardı ve 1907 yılında imzalanan Britanya-Rusya Antantı ile diğer öne çıkan sorunlar da çözüme kavuşturuldu. 1904-1905 yıllarındaki Rus-Japon Savaşı sırasında Port Artur Baskını’nda Rus donanmasının yok olması da, Rusya’nın Britanya’ya bu yönden oluşturduğu tehdidi sınırladı.

18. yüzyıldan itibaren Britanya İmparatorluğu’nun beyazların yaşadığı kolonilerle beyaz olmayan yaşadığı kolonilerdeki tavırları arasında belirgin bir fark bulunmaktaydı. Beyaz olmayanların yaşadığı kolonilerde otokratik yani aydınlanmış mutlakıyet tarzı bir yönetim şekli kullanan imparatorluk, beyazların yaşadığı kolonilerde, özgür düşünce ve kendi kendini yönetmenin destekleyicisi haline geldi. Otokratik mutlakıyet uyguladığı sömürülerinden biri de Hindistan’dı…

İngiltere için her şeyden önemlisi Hindistan olduğundan sömürge yollarının güvenliği açısından sömürge yolları üzerinde zayıf bir Osmanlı’nın yaşamasını istemiş ve toprak bütünlüğünün korunmasından yana tavır almıştı.
19. yüzyılın son çeyreğinde ise, basta Kıbrıs ve Mısır olmak üzere Osmanlı topraklarını işgal etmişti. Dünyanın dört bir tarafında Britanya’nın gücü hissediliyor ve 19.yy’a damgasını vuran ülkelerden biri oluyordu.

19.yy Dünya Tarihi – RUSYA

1762-1796 yıllarında hüküm süren II. Katerina, Rus Aydınlanma Çağı’nın önderliğini yaptı. II. Katerina, Lehistan-Litvanya Birliği üzerinde Rus siyasi kontrolünü genişletmiş ve Lehistan’ın bölünmesi esnasında topraklarının büyük bir kısmını ilhak etmiş, böylece Rusya’nın sınırları Orta Avrupa’ya kadar uzanmıştı. Güneyde ise, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı başarılı bir savaş sonrasında Kırım Hanlığı’nı da yenerek sınırlarını Karadeniz’e kadar uzatmıştır. Osmanlılara karşı aldığı zaferlerin bir sonucu olarak 19. yüzyılın başlarında Transkafkasya’da önemli topraklar kazandı. Bu durum; I. Aleksandr’ın, 1809 yılında zayıflamış İsveç Krallığı’ndan Finlandiya’yı ve 1812’de Osmanlılar’dan Beserabya’yı da almasıyla devam etti. Aynı zamanda Ruslar Alaska’yı da fethetmiş ve Kaliforniya’da Fort Ross gibi yerleşim yerleri kurmuşlardı.
1803-1806 yıllarında ilk Rus Devrialemi gerçekleştirilmiş olup, daha sonra bunu diğer önemli Rus deniz keşif seferleri izledi. 1820 yılında Fabian Gottlieb von Bellingshausen Antarktika kıtasının keşfetti.
Rusya, çeşitli Avrupa ülkeleri ile ittifak kurarak Napolyon Fransası’na karşı savaştı. 1812 yılında Napolyon, Rusya Seferi sırasında, gücünün doruğunda iken, soğuk kış şartları ve inatçı bir direniş sonucu ağır bir hezimete uğradı ve pan-Avrupa Büyük Ordusu’nun %95’ten fazlası öldü. Rus ordusu, Napolyon’u ülkeden çıkarıp Altıncı Koalisyon Savaşı’yla Avrupa’ya sürdü ve sonunda Paris’e girdi. I. Aleksandr, Napolyon sonrası Avrupa haritasının tanımlandığı Viyana Kongresi’nde Rus heyetine başkanlık etti.
Napolyon Savaşı subayları Rusya’ya liberalizm fikrini getirdi ve 1825 Arakçılar isyanı sırasında Çarın yetkilerini azaltılması için çalıştı. I. Nikolay’ın 1825–55 arasındaki muhafazakâr saltanatı sonunda Rusya zirve döneminde Avrupa’daki gücü ve etkisi Kırım Savaşı yenilgisi ile kesintiye uğramıştır. 1847 ve 1851 yılları arasında Rusya’yı kasıp kavuran Asya kolera dalgası yaklaşık bir milyon kişinin ölümüne neden oldu.
Nikolay’ın halefi olan II. Aleksandr döneminde, 1861 Köylü reformu da dâhil olmak üzere ülkede önemli değişiklikler yaşandı. Bu Büyük Reformlar ülke sanayisini geliştirdi ve Rus ordusunu modernize ederek 1877-1878 Osmanlı- Rus Savaşı’yla Bulgaristan’ı Osmanlı egemenliğinden çıkardı. Tarihi boyunca Rusya’nın, Osmanlı üstünde belli hedefleri vardı: Boğazlar ve İstanbul’u alarak sıcak denizlere ulaşmak; Panislavist politika gereği Balkan Milletleri’ni Osmanlı’ya kışkırtmak… Yavaş ve emin adımlarla hedefine doğru ilerliyordu…
19. yüzyılın sonlarında Rusya’da çeşitli sosyalist hareketlerin yükselişi görüldü. II. Aleksandr, 1881 yılında devrimciler tarafından öldürüldü ve oğlu III. Aleksandr’ın saltanatı daha az liberal ancak daha barışçıl geçmiştir. Son Rus İmparatoru II. Nikolay döneminde, Japonya yenilgisi ve Kanlı Pazar olayları sonucu çıkan 1905 Devrimi önlenemedi. Ayaklanma bastırıldı ancak hükümet; ifade ve toplanma özgürlükleri verilmesi, siyasi partilerin yasallaştırılması ve seçilmiş bir yasama organı olan Devlet Duması’nın oluşturulması dâhil olmak üzere önemli reformları kabul etmek zorunda kaldı. 20. yy.’ın başlarında ise, ülkede sosyalist rüzgârlar esmeye başlamıştı bile…
19.yy Dünya Tarihi – FRANSA
1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi’ne kadar, Fransa’da krallık sistemi hüküm sürüyordu. Fransız Devrimi sırasında dönemin Fransa kralı XVI. Louis ve eşi Marie Antoinette ile onlara yakınlığı olduğu düşünülen yüzlerce Fransız vatandaşı öldürüldü. Kısa süreli bir dizi yönetim denemesinden sonra, Napolyon Bonapart 1799’da cumhuriyetin kontrolünü ele aldı ve kendini önce Birinci Konsül, daha sonra, günümüzde Birinci İmparatorluk adıyla anılan devletin imparatoru ilan etti. Napolyon Savaşları olarak bilinen bir dizi savaşın ardından, Bonaparte ailesinin yardımıyla Napolyon, kıta Avrupasının büyük bölümünü ele geçirdi. Yeni elde edilen bu topraklara daha sonra Bonaparte ailesinin üyeleri, Fransa’ya bağlı kral olarak atandı.
1815 yılında yapılan Waterloo Savaşı’nda, Napolyon’un son yenilgisinden sonra, Fransa’da krallık yönetimine geri dönüldü. Ancak bu kez kralın yetkilerine anayasal kısıtlamalar getirildi. 1830 yılında çıkan bir sivil ayaklama olan Temmuz Devrimi’yle Bourbon Hanedanı tümüyle kaldırılarak anayasal krallığa dayanan Temmuz Monarşisi getirildi. Bu yönetim biçimi 1848 yılına dek sürdü. Bu arada kurulan İkinci Cumhuriyet oldukça kısa süreli oldu ve 1852 yılında III. Napolyon İkinci İmparatorluğu kurunca yıkıldı. 1870 yılında başlayan Fransa-Prusya Savaşı’nda yenilen III. Napolyon bunun üzerine tahttan indirildi ve bu yönetim rejimi de Üçüncü Cumhuriyet’in kurulmasıyla fesh olundu.
Fransa 17. yüzyıldan başlayarak 1960’lara dek bir sömürge devleti kimliğiyle var oldu. 19. ve 20. yüzyıllarda dünyanın dört bir yanında edindiği sömürge toprakları, Fransa’yı İngiltere’den sonra ikinci büyük sömürge imparatorluğu haline getirdi. Osmanlı topraklarında olan Fas, Tunus, Cezayir de Fransa sömürge topraklarına dâhil edilmişti.
19. yy. Dünya Tarihi – ALMANYA
Napoléon Savaşları’nın ardından düzenlenen Viyana Kongresi’nin (1814-15) sonuçlarından biri de, Alman Konfederasyonu’nun kurulmasıydı. 1815 Viyana Kongresi’nde ortaya çıkan Almanya büyüklü küçüklü 39 siyasal birimden oluşuyordu. İçlerindeki iki büyük devlet Avusturya ve Prusya’ydı.
Almanya, İtalya ile birlikte 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, Batı ve Orta Avrupa’da ulusal birliğini kuramamış ve merkezi bir hükümet biçimine sahip olmayan iki ülkeden biriydi. Prusya, Alman ulusal birliğini kurmak için bir değil, üç devletle, Danimarka, Avusturya ve Fransa ile savaşmak zorundaydı. Asıl Avusturya’nın siyasal üstünlüğüne meydan okuması gerekiyordu. Bu meydan okumanın temelinde, Danimarka’ya bağlı iki Alman dükalığı olan Schleswig ile Holstein yatmaktaydı. 1864 yılında Avusturya ile Prusya, Alman Konfederasyonu adına Danimarka’ya savaş açtılar ve Avusturya özellikle Holstein’da ayrı bir politika izlemeye ve Prusya’yı haklarından yoksun bırakmaya kalkınca, Prusya Başbakanı Otto von Bismarck, akıllı bir diplomasi sonucu Fransa ve Rusya’nın yansızlığını sağlayıp Avusturya’ya savaş açtı. 1866’da Sadowa Çarpışması’nda bu devleti büyük bir bozguna uğratarak, Almanya’dan attı ve 1867’de Prusya’nın denetiminde Kuzey Germen Konfederasyonu’nu kurdu.
Bismarck, Fransa’nın Katolik Alman devletleri üzerindeki denetimini kırmak için 1870 yılında Fransa’ya savaş açtı. Yine akıllı diplomasisiyle bu kez Avusturya ve Rusya’nın yansızlığını sağlamıştı. Ünlü Sedan Muharebesi’nda İmparator III. Napoléon’u ağır bir yenilgiye uğrattı. 1871 tarihli Frankfurt Barışı ile Main akarsuyunun güneyindeki Katolik Alman devletleri Prusya’ya katıldılar ve böylece Alman ulusal birliği kurulmuş oldu. Prusya Kralı I. Wilhelm, veraset yoluyla Alman İmparatoru oldu. Bismarck ise, Alman Şansölyesi unvanını aldı. Fransa’da ise, III. Napoléon’un imparatorluğu yıkılarak yerine Cumhuriyet kuruldu.
Osmanlı-Alman ilişkileri 1888’de tahta çıkan II. Wilhelm döneminde önemli bir gelişme göstermiştir. İmparator Wilhelm, sanayileşmiş devletler gibi, Osmanlı topraklarını iyi bir hammadde deposu ve mallarını satacağı geniş bir pazar olarak görmüştür. Ayrıca Almanya’nın günün birinde Britanya ile savaşa girmek zorunda kalırsa onu kendi adalarında vuramayacağına göre, sömürgelerine giden yollarda vurmalıydı. Osmanlı toprakları da bunun için en ideal konumdaydı. Bununla beraber,, Almanya’nın bir sömürge imparatorluğu kurmasında ve Doğu’ya yayılmasında Müslümanların da yardım ve sempatisini kazanması gerekiyordu.
Görüldüğü gibi, Dünyadaki sömürge pazarına geç girmiş olsa da, Almanya da sahnedeki yerini almış ve iştahı kabarmış halde, kendine düşecek payı haksızlığa uğramanda almayı hedeflemişti. 19 yy.’ın sonralarına doğru, sömürü pazarı iyice kızışıyor ve Osmanlı toprakları, bu pazarın en lezzetli kısmını oluşturuyordu.
19.yy. Dünya Tarihi – OSMANLI İMPARATORLUĞU
19. yy. başlarken, Osmanlının hedefi, kaybettiği toprakları geri alarak Avrupa’da tutunmak ve eski gücünü korumaktı. Ancak bir süre sonra bu amacına ulaşamayacağını anlayınca elindeki toprakları koruma politikası izlemeye başladı.
19. yüzyıl başlarında Avusturya ve Rusya, Sırbistan’da halkı Osmanlı egemenliğine karşı kışkırtma siyaseti uygulamaya başlamışlardı. Ayrıca buradaki yeniçeriler Müslüman ve Hıristiyan halka karşı çok kötü davranarak halkı iyice bezdiriyorlardı. Bu ortamda Sırplar, sıradan bir çoban olan Kara Yorgi’nin önderliğinde ayaklandılar. Bağımsızlıklarını kazanmak isteyen Sırplar, 1814 yılındaki Viyana Kongresi’ne bir heyet gönderdiler. Ancak bir sonuç alamayınca 1815 yılında Miloş Obrenoviç’in liderliği altında ikinci bir ayaklanma başlattılar ve hareketleri de tıpkı önceki gibi Ruslar tarafından desteklendi. Her ne kadar ayaklandırmalar bastırılsa da, Sırpların isteği ve Rusların desteği hiçbir zaman bitmedi. Diğer yandan; 15. yüzyıldan beri Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı olan Yunanların, 1821 yılında Yunan İsyanı ile Osmanlı egemenliğine karşı ayaklanması gerçekleşmiş ve 1832 yılında imzalanan İstanbul Antlaşması ile Yunanistan’ın bağımsız bir ülke olarak tanınması süreci yaşanmıştı. Rusya’nın Yunanların bağımsızlığını desteklemesi, elbette ki, bir başka savaşın da tohumlarını atıyordu: 1828- 1829 Osmanlı- Rus Savaşı…
Tüm bunlar gerçekleşirken Osmanlılar yeniden Rusya ile savaşa girecek ve 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı kaybedince Ruslarla imzaladıkları Berlin Antlaşması’yla Sırbistan’a tamamen bağımsızlığını vermeye mecbur kalacaklardı. Sonuç olarak; 1882 yılında Sırbistan Krallığı ilan edildi. Miloş Obrenoviç’in torunları da kendilerini Sırbistan kralı ilan ettiler. Ülkedeki milliyetçilik akımlarını destekleyen dış ülkeler, Osmanlı imparatorluğunun yok oluş sürecini hızlandırıyordu.
Görüldüğü gibi; 19. yüzyılda Osmanlı Devleti hızla dağılmaya ve beraberinde parçalanmaya başladı. Bunda Fransız İhtilali’nin sonuçları, Sanayi İnkılâbı ve kapitülasyonlar gibi Osmanlı devletini derinden sarsan nedenler de etkili oldu. Avrupa tarafından Osmanlıya yakıştırılan “Hasta Adam” benzetmesi yine bu dönemlere ait bir yakıştırma olarak ortaya çıkmıştı. 1839 yılına gelindiğinde ise, bir şeyler değişmeye başlıyor ve Osmanlı’da Tanzimat rüzgârları esiyordu. 3 Kasım 1839’da okunan Tanzimat Fermanı, Türk tarihinde batılılaşmanın ilk somut adımıydı. Sultan Abdülmecid döneminde, Gülhane Parkı’nda Hariciye Nazırı tarafından okunan Ferman, İslami yönetimden uzaklaşmaya, çağdaşlaşmaya ve cumhuriyet fikrine önayak olmuştu. Tanzimat Fermânı’nın okunmasından I. Meşrutiyet’in ilanına kadar geçen dönem, Osmanlı tarihinde Tanzimat Dönemi olarak anılacaktı.
Stratejik önemi olan Osmanlı toprakları, Avrupa ülkelerinin iştahını kabartırken, ülke içindeki ayaklanmalar ve işlemekte olan düzenden duyulan rahatsızlık, bir devrin kapanıp yeni bir devrin başlaması gerektiğinin işaretlerini veriyordu. Artık mutlak monarşi istenmiyordu… Gidişatı değiştirecek bir mucizeye ihtiyaç vardı.
19.yy. ın son çeyreğinde iken, Selanik’te, ihtiyaç duyulan bu mucize gerçekleşmek üzereydi…
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK (1881 – 1914)
Selanik, çeşitli insanların, dillerin, dinlerin, düşüncelerin, akımların kaynaştığı bir şehirdi. Şehirde azınlıkların çıkarttığı gazetelerden başka Fransızca günlük gazeteler çıkıyor ve geçen yüzyılın ikinci yarısından Balkan Savaşı başlangıcına kadar geçen süre içinde canlı bir Türk basın hayatı da bulunuyordu. 1881 yılında Selanik’te dünyaya gelen Mustafa Kemal, uzunca bir süre kurtuluş için çareler arayan ancak başarıya ulaşamamış olmakla beraber tecrübe edinmiş olan bir milletin birikimini devralmıştı.
Orta halli bir ailenin çocuğu olan Mustafa Kemal, bir müddet annesi Zübeyde hanımefendinin isteği üzerine mahalle mektebine gitti. Sonrasında Selanik Mülkiye Rüştiyesine kaydolsa da, asker olmak istediği için, okulu yarım bırakıp Selanik Askeri Rüştiyesi’ne girdi. Askeri Rüştiyeyi büyük bir başarıyla bitiren Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisine kaydoldu. Büyük bir etnik çeşitliliğin olduğu bu okulda, Fransız filozofları ve şairleriyle tanışan Mustafa Kemal, yaşam felsefesinin temel taşlarını oluşturmaya başlıyordu. 1897 yılı, Girit Adası yüzünden epeyce sıkıntılı geçiyor ve Yunan- Osmanlı Savaşı gündeme bomba gibi düşüyordu. İmparatorluğun despot tutumu, Fransız filozofların aydınlatıcı etkileri ve askeri lisedeki eğitim birleşince, Mustafa Kemal’in çizeceği yol net çizgilerle şekilleniyordu. Manastırdan mezuniyetinin ardından, Harp Okulu’na yazılan Mustafa Kemal, yüreğini sızlatan bir tabloyla karşılaştı. Yoksul Türkler ve zengin azınlıklardan oluşan okulda, Padişahın casusları cirit atıyor ve hiç de nezih olmayan şartlarda eğitim görülüyordu. 1899 yılında eğitimine başlayan genç piyade, oldukça yalnızlık çekti. İşte bu dönemde yaşamına girecek olan okul arkadaşı Ali Fuat Cebesoy, aynı zamanda bir ömür silah arkadaşı olacak ve Türkiye Cumhuriyetinin temelini beraber atacaklardı. Okulda aldığı eğitiminin yanı sıra, memleket sorunlarını tartışarak kendi fikirlerini ileri sürebilme alışkanlığı ve cesaretini de elde etti. Askerliğin uzmanlık alanlarının yanı sıra, hitabet, yabancı dil ve sosyolojiye de meraklıydı. O dönemde, Fransız ihtilal bildirilerini okudu ve Namık Kemal’in özgürlük ile ilgili Şiilerini ezberledi.
Mustafa Kemal çok okurdu. Genç yaşına rağmen inanılmaz bir entelektüel birikime sahipti. Fransızca ve Almanca bildiği için, mesleğiyle ilgili çeviriler yapıyor, Dünya Edebiyatını araştırıyordu. Dünya düşünürlerinden; Voltaire, Rousseau, Montesquieux, ihtilalcilerden Mirebeau, Danton, Napoleon’u okumuştu. Wells’in Dünya Tarihini ve Darwin’in teorilerini incelemişti.
İşte bu dönemde, Padişah baskısına çareler aramaya ve Ali Fuat gibi yakın dostlarıyla toplantılar yapmaya başladı. Beraber bir gazete çıkarttılar ve Osmanlı’nın içinde bulunduğu ümitsiz durumu anlattılar. Ancak gerek okulda gerekse yakın çevrelerinde bulunan ajanlar sayesinde bu olay Padişahın kulağına kadar gitti ve eleştirileri yüzünden Yıldız Sarayı’nda Sultan Abdülhamit’in huzurunda yargılandı. Tutuklandı ve fişlenerek hapis yattı.
1905 yılında Kurmay Yüzbaşı olarak Harp Akademisini bitirince, topçu stajı için sürgüne gönderildiği Şam’a gitmeden önce, Beyrut’ta arkadaşları ile yaptığı konuşmada:
“Dava, yıkılmak üzere olan bir imparatorluktan, önce bir Türk Devleti çıkarmaktır” der.
Gelecekten umudunu hiçbir zaman kesmemiş olan Mustafa Kemal, Şam’da ilk olarak “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni kurdu. Burada gelişme fırsatı bulamayan cemiyetini Selanik’e götürdü. Cemiyetin kuruluş gecesi yaptığı konuşmada:
“Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve izmihlal vardır. Hele terakkinin ve kurtuluşun anası hürriyettir…. Kahhar bir istibdada karşı, ancak ihtilal ile cevap vermek köhnelemiş olan çürük idareyi yıkmak, millete hakim kılmak gerekir……” demiştir.
Burada “Millete hâkim kılmak” cümlesinin tek bir anlamı vardı; o da CUMHURİYET’ti…
Ancak Mustafa Kemal’in durumunu kontrol etmek amacıyla gizlice Şam’a giden teftiş kurulu, onu görevinin başında görünce, onun Sultan’a bağlı bir subay olduğu görüşüne vararak, onu mükâfatlandırır ve 1907 yılında 3. Ordu’ya atayarak Selanik’e gönderir.
3 yıllık sürgün hayatı boyunca ordudaki yozlaşma, şeriat, kölelik ve gericilik hareketlerini yakından inceleme imkânı bulmuştu. Çok yalnızdı ve baskı altındaydı. İlerlemenin sadece güçle değil, aynı zamanda sistemli ve köklü değişikliklerle de olması gerektiğine inanıyordu. Ancak Mustafa Kemal, henüz Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni bu aşamada görmüyordu. Bu sırada elini daha çabuk tutan İttihat ve terakki Cemiyeti, 1908 yılında Padişaha karşı ayaklandı. 3 Temmuz 1908’de Resne’de Kolağası Resneli Niyazi Bey’in 200 asker ve 200 sivil ile dağa çıkması ile ihtilal fiilen başladı. II. Abdülhamid’in isyana karşı aldığı tedbirler, subayların genellikle cemiyet üyesi olması nedeniyle pek bir işe yaramadı. 23 Temmuz’da yapılan 21 pare top atışı ile Manastır’da Meşrutiyet yönetimi, İttihat ve Terakki tarafından ilan edildi. Vatan ve Hürriyet Cemiyeti de İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşmiş olsa da, Mustafa Kemal çok aktif rol almadı. Hadise, Yıldız Sarayı’na telgraflarla iletildi. 23 Temmuz’u 24’e bağlayan gece Kanun-ı Esasî’nin yürürlüğe geçmesine ittifak verildi ve resmi ilan ertesi sabah gazetelerde yayımlandı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin hareketi, çetecilik yoluyla yönetimi ele geçiren ilk hareket olarak tarihte kendisine yer buldu.
Oysa Mustafa Kemal, Meşrutiyet’in ilanını yeterli görmüyordu. Cemiyetin bir siyasi parti haline gelerek hükümeti, Meşrutiyetin ilanından sonra ele alması gerektiğine inanıyordu. Eğer programını yapmış ve sistemli şekilde ilerlemiş bir parti söz konusu olmaz ise, değil I. Meşrutiyet, ikinci Meşrutiyet bile yeterli etkiyi yaratmayacaktı. Balkanlardaki sıkıntının farkında olan Mustafa Kemal, Anadolu’da küçük ve daha kolay savunmalarla sınırlara çekilmesinden yani Misak-ı Milli sınırlarının oluşturulmasından yanaydı. On bir yıl sonra kaale alınacak olan bu sınırlar için, o günlerde bu düşünce sadece hayaldi…Oysa ki, Türk çoğunluğun yaşadığı bir Türk Devleti kurmak, kesin ve net çözüm olabilirdi. Gerçekten de , Mustafa Kemal’in de düşündüğü gibi, Padişah’ın işbirlikçileri, çok geçmeden meşrutiyeti yıkmak için karşı devrim başlattılar. Mustafa Kemal, İstanbul’a yürüyen isyancıları bastırmak için ordunun Kurmay Başkanlığına atandı. Hareket Ordusu adını verdiği bu ordunun başındayken, İstanbul halkına ve Genel Kurmay’a telgraf gönderdi. “ Ulusal istenç “ ve “ ulus” terimlerinin geçtiği telgraf, gelecek için öngördüğü hükümet modelini yansıtıyordu. İttihat ve Terakki’nin başarıyla bastırdığı isyanın ardından, Kukla bir padişah tahta oturtuldu.
Bu dönemde Mustafa Kemal’in zihnini en çok meşgul eden konulardan birisi, Asker ve siyaset ilişkisiydi. Asker ve siyaset kavramlarının tıpkı Din ve Devlet kavramları gibi, bir arada olmamasından yanaydı. Rakibi Enver Paşa ile pek çok konuda anlaşamıyor ve harika bir stratejist olmasına rağmen, üst yönetimle sorun yaşıyordu. Yeniden fişlenmişti.
Ülke içinde ana dinamikler sürekli yer değiştirirken ve dengeler gittikçe hassaslaşırken, Balkanlar da kaynamaya başlamıştı. İtalyanlar’ın Trablusgarp’a saldırısı ile, 27 Kasım 1911’de Binbaşı olan Mustafa Kemal, Binbaşı Enver Bey, Fuat (Bulca), Nuri (Conker) ve Binbaşı Fethi (Okyar) gibi diğer İttihatçı subaylarla birlikte 18 Aralık 1911’de hareket etti. Mustafa Kemal ile grubu, Mısır’da Kahire ve İskenderiye üzerinden Bingazi’ye gitti. 19 Ekimde İskenderiye’den yola çıktıktan bir süre sonra Mustafa Kemal bir hastalık geçirdi. 22 Aralık’ta Tobruk yakınında zafer kazandı. Derne’deki 16 – 17 Ocak 1912 taarruzunda gözünden yaralanıp bir ay hastanede tedavi gördü ve 6 Mart’ta Derne Komutanlığı’na getirildi. Aynı yılın eylülünde başlayan barış görüşmelerine rağmen çatışmalar sürerken, Karadağ’ın 8 Ekim’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesi ve Balkan Savaşları’nın başlaması nedeniyle barışa razı olunmasıyla Mustafa Kemal ve diğer subaylar İstanbul’a geri döndüler.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlardaki varlığına son vermek isteyen Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ, Rusya’nın aracılığıyla aralarında anlaşarak, Türkleri Balkanlardan atmak istediler. Trablusgarp Savaşı da onları cesaretlendirdi. 8 Ekim 1912’de başlayan savaş, Mayıs 1913 ‘e kadar devam etti. Sırbistan Krallığı, Yunanistan Krallığı ve Karadağ Krallığı’ndan oluşan Balkan Birliği, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlardaki topraklarının çoğunu ele geçirdi ve Arnavutluk da bağımsızlığını kazandı. Savaş sonunda, Osmanlı, son dönemde kaybettiği topraklardan birazını geri kazanmış, Balkan Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu yeni kurulan devletler karşısında büyük bir yenilgiye uğramış, Meriç Nehri’nin batısındaki tüm topraklarını kaybetmiş, Ege Adaları’nın kaderini de büyük devletlerin eline bırakmak zorunda kalmıştı.
Enver Paşa, Cemal Paşa ve Talat Paşa, Balkanlar’ın bu durumu karşısında, birleşerek bir iktidar oluşturdular. Oligarşik bu yapının başında Enver Paşa bulunuyordu. Eleştirilerine devam eden Mustafa Kemal, halkın desteğiyle oluşacak bir gücün ancak kurtuluş olabileceğine inanıyordu. Ekim 1913’te Sofya’ya askeri ateşe olarak atandı. Enver paşa, General ve Savaş Bakanı olmuştu; oysa 1914’e gelindiğinde Mustafa Kemal halen Yarbay’dı…
1914 I. DÜNYA SAVAŞI BAŞLIYOR
Avrupa’da suiistimaller artmaya başlamış ve yaklaşmakta olan Dünya Savaşı’nı Mustafa Kemal hissetmişti. Avrupa ülkeleri arasındaki çıkar savaşı gün geçtikçe artıyor; şekillenmekte olan Yeni Dünya düzeninde pay elde etmek isteyen büyük sömürgeci ülkeler, büyük patlama için minik bir ateş bekliyorlardı.1914 Ağustos’unda bu ateş, tüm dünyayı yakmak üzere alevlenmişti. Habsburg Arşidükü Franz Ferdinand’ın suikasta uğraması, 14 Ağustos’ta başlayan ve sonraki dört yıl boyunca birkaç cephede devam eden savaşın fitilini ateşledi. Dünya Savaşı’nda Fransa, İngiltere, Sırbistan ve Rusya İmparatorluğu’nun oluşturduğu ancak daha sonra İtalya, Yunanistan, Portekiz, Romanya ve ABD’nin de katıldığı İtilaf Devletleri; Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın oluşturduğu sonrasında da Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan’ın da katıldığı İttifak Devletleri’yle savaştı.
30 Ekim günü Rusya Osmanlı İmparatorluğu’na savaş açmış, bundan birkaç saat sonra Enver Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun Rusya’ya savaş ilan ederek, savaşa İttifak Bloku yanında girdiğini duyurmuştu. Bu duyurudan sonra İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmişti.
25 Nisan 1915’te Gelibolu Yarımadası’na İtilaf Devletleri’nin yaptığı çıkartmalarıyla Çanakkale Savaşı başladı. 3.Kolordu komutanı Mehmet Esat Paşa’nın emrinde savaşan Kaymakam (Yarbay) Mustafa Kemal, Arıburnu’na çıkan ANZAC yani Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu birliklerinin yarımada içine ilerlemesini Conkbayırı’nda durdurdu. Bu başarı üzerine 5. Ordu komutanı Mareşal Otto Liman von Sanders’in takdirini kazandı ve 1 Haziran 1915’te Miralaylığa yükseldi. İngilizlerin Ağustos ayında Suvla Körfezi’ne yaptığı ikinci çıkartmadan sonra, 8 Ağustos akşamı Otto Liman von Sanders Anafartalar mevkiinde bulunan birliklerinin komutasını verdi ve 9-10 Ağustos’ta Anafartalar Zaferi’ni kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos’ta Kireçtepe ve 21 Ağustos’ta II. Anafartalar Zaferi takip etti. Miralay Mustafa Kemal, Ruşen Eşref Ünaydın başta olmak üzere İstanbul basını tarafından “Anafartalar Kahramanı” olarak kamuoyuna tanıtıldı. Çanakkale ve Gelibolu zaferleri, aynı zamanda İngiltere’nin de başarısızlığı demekti. Dönemin başbakanı Churchill, Amiralliğin 1. Lordu unvanını kaybetti.
14 Ocak 1916’da, Gelibolu’dan Edirne’ye sevk edilmiş olan 16. Kolordu komutanlığına atandı. Edirne’de bulunduğu 2 ay kadar süre boyunca 16. Kolordu’nun ikmali, toparlanması ve eğitimi ile ilgilendi. Doğu Cephesinde, Rus birlikleri Osmanlı 3. Ordusu’nu püskürtmüş 16 Şubatta Erzurum’u, 3 Martta Bitlis, Muş, Van ve Hakkâri’yi işgal etmişti. Albay Mustafa Kemal, 15 Mart tarihinde 3. Orduyu desteklemesi için emrindeki 16. Kolordu ile birlikte Diyarbakır’a gönderildi. Rütbesine göre kendisine ağır bir sorumluluk verilen 16. Kolordu Komutanı Mustafa Kemal, 1 Nisan 1916’da Diyarbakır’da iken yükseltildi ve Paşa unvanını aldı. Mustafa Kemal, taktik bir geri çekilme emri verdi. Daha sonra beklenmedik bir saldırı ile Muş’u Ruslardan kurtararak Osmanlı birliklerine stratejik bir üstünlük sağladı. Kafkas Cephesindeki bu başarısından dolayı, Altın Kılıç madalyası ile ödüllendirildi. Ağustos ayında Muş ve Bitlis tümüyle Rus işgalinden kurtarıldı.
Mustafa Kemal Paşa ise, Yenilmeyen Tek kumandandı… Her ne kadar Osmanlı, bölgesel başarılar elde ediyor olsa da, Müttefiklerinin durumu giderek bozuluyordu. İtilaf devletleri ise, ülkeyi bölüşmek için planlarını yürürlüğe koymayı bekliyorlardı. 1918 yılına gelindiğinde, artık sonuç belli olmuştu. Osmanlı imparatorluğu ve müttefikleri kaybetmişti. Bunun bedelini ödemek için, masaya oturmak ve ağır şartlar içeren antlaşmalara imza atmak gerekiyordu.
30 EKİM 1918 – MONDROS MÜTAREKESİ
1.Dünya Savaşı sonunda, Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Mütarekesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun fiilen sona erişi anlamında önemlidir. Osmanlı İmparatorluğu adına Bahriye Nazırı Rauf Bey tarafından, Limni adasının Mondros Limanı’nda demirli Agamemnon zırhlısında imzalanmıştır. Mütareke, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkımından sonra kurulan Türkiye’nin çerçevesini çizen ilk uluslararası belge olarak önem taşır. Türk Kurtuluş Savaşı’nın siyasi manifestosu olan Misak-ı Milli Beyannamesinin birinci maddesi,
“30 Ekim 1918 tarihli anlaşmanın çizdiği hudutlar dâhilinde, dinen, ırkan ve emelen müttehit [birleşik] Osmanlı İslam ekseriyetiyle meskûn bulunan aksamın tamamı, fiilen ve hükmen gayrı kabil-i tecezzi bir küldür [bölünmez bir bütündür].”
demek suretiyle, Milli Mücadele’nin hedefi olan ulusal varlığı Mondros Mütarekenamesi’ne gönderme yaparak tanımlar. Mustafa Kemal Paşa’nın yıllar evvel altını çizdiği ancak o dönemde anlaşılamayan Misak-ı Milli sınırları, bu antlaşma ile belirlenmiştir.
Mütarekenin ardından, 5 Kasım 1918’de Ali Fuat Cebesoy’u, Katma’dan Adana’ya çağıran Mustafa Kemal Paşa, şöyle der:
“Artık milletin, bundan sonra, kendi haklarını kendisinin araması ve savunması, bizlerin de mümkün olduğu kadar bu yolu göstermemiz ve bütün ordu ile beraber yardım etmemiz gerekir.”
Konuşmadan da anlaşıldığı gibi, milletin haklarından bahsedilmekte ve bu hakların aranılması yine halka dayandırılmaktadır. Bunun açık anlamı, halk idaresine dayanan Cumhuriyet’tir…
CUMHURİYETE DOĞRU…
ı. Dünya Savaşı sona ermişti… Gençlik yıllarından itibaren, kurtuluşun halkın idaresinde olduğunu bilen ve bu düşüncesini her fırsatta dile getiren Mustafa Kemal, 1919’a gelindiğinde bağımsızlık için çareler aramaya başlamıştı. O dönemde baş gösteren bağımsız müdafaa-i hukuk cemiyetleri, Mustafa Kemal’in düşünceleriyle örtüşüyor ve doğru yolda yürüdüğünü destekliyordu. Ali Fuat Cebesoy, Hüseyin Rauf Orbay ve Kazım Karabekir’in de desteğiyle; Kurtuluşun Anadolu’da olduğu düşüncesi netleşmişti. Artık hedef, halk merkezli bir mücadele başlatmaktı…
15 Mayıs 1919’da, Lloyd George’un Yunanların İzmir’e çıkmasına izin vermesinin ardından halkın ayaklanması, bir dönüm noktası olacaktı. Bağımsız Cemiyetleri durdurmak ve halkın isyanını bastırmak için Padişah Vahdettin Mustafa Kemal Paşa’yı görevlendirdi. Padişah, Paşaya güveniyor ancak Mustafa Kemal Padişah’a güvenmiyordu. Atatürk, gazeteci Falih Rıfkı Atay’a Samsun’a hareket etmeden önce Vahdettin ile olan son görüşmesini anlatmıştır. Bu görüşmede Vahdettin, Samsun’a hareket etmeden önce kendisini ziyarete gelen Mustafa Kemal Paşa’ya:
“Paşa Paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir, tarihe geçmiştir. Bunları unutun, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa Paşa, devleti kurtarabilirsin!” demiştir.
Ancak Atatürk, Vahdettin’in samimiyetinden emin olamadığını, onun İtilaf Devletleri’nin siyasetine uygun hareket ederek, bu siyasete karşı gelen Türklerin yatıştırılmasını istediğini anlatmıştır. Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’da Refet Bele, Kâzım Dirik, ‘Ayıcı’ Mehmet Arif Bey, Hüsrev Gerede ile beraber Samsun’a çıktı.
Mustafa Kemal, Samsun’a çıktığı zaman sadece Türk Milleti’nin asaletinden doğan ve onun vicdanını dolduran, yüksek ve manevi kuvvete güveniyordu. İşte bu yüzden, Samsun’a çıktıktan üç gün sonra saraya şu telgrafı çekmişti:
“Millet tek vücut olup egemenlik esasını ve Türklük duygusunu hedef tutmuştur.”
Milleti, “Milli ruh” bilinci potasında toplayan Mustafa Kemal, milletin desteğini, milli birlik ve beraberliğin önemini her fırsatta vurguluyordu. Halk açtı, tarım hemen hemen bitmişti, İngiltere ambargo uygulamaya başlamış ve halkın imkânları sıfırlanmıştı. Her şeyin bittiği, tüm umutların tükendiği, gecenin en karanlık anında, şafak sökmeli ve güneş yeniden doğmalıydı. İşte bunun için yapılması gereken ilk şey, halkın padişahın kulu olmadığını halka anlatmak ve derin uykularından onları uyandırmaktı. Bu zorlukla baş edecek güç, halkın damarlarındaki asil kanda mevcuttu…
Mustafa Kemal ve arkadaşları Havza’daki çalışmalarını tamamladıktan sonra 12 Haziran 1919’da Amasya’ya geçtiler. Mustafa Kemal Paşa, 22 Haziran 1919’da Rauf Orbay, Kâzım Karabekir Paşa, Refet Bele ve Ali Fuat Paşa ile birlikte Amasya Genelgesi’ni yayınladı. Genelge hazırlandıktan sonra Erzurum’da bulunan 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir’e gönderilerek onayı alındı. Daha sonra bütün mülki amir ve askeri komutanlara telgrafla ulaştırıldı. Amasya Genelgesi İstanbul’da bulunan işgal güçlerinin tepkisi çekmişti ve İngilizler Mustafa Kemal’i İstanbul’a geri getirmek için İstanbul Hükümeti üzerindeki baskılarını arttırmıştı. Amasya Genelgesi’nde vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığının tehlikede olduğu, İstanbul Hükümetinin üzerine aldığı sorumluluğu yerine getiremediği, bu durumun milleti yok olmuş gibi gösterdiği anlatılmıştır. Genelgede “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağı” ilan edilmiştir.
Amasya tamimi, hukuki ve siyasi önemi ile yeni Türk Devleti’nin kuruluşunu hazırlayan bir temel belge olma özelliğini taşıyordu. Ve görünen o ki, bu yeni devlette, yönetim şeklinde halkın iradesi de yer alacaktı. Cumhuriyet yolunda sağlam bir temel atılmıştı…
Şimdi sıra, doğu illerindeki milli direnişi toparlamak ve Sivas kongresinin ilk basamağını oluşturmak için Erzurum’a gitmekteydi. Erzurum’a gitmeden hemen evvel yaptığı bir konuşmada Mustafa Kemal Paşa şöyle diyecekti:
“Arkadaşlar, tek önlem; Milli egemenliğe dayalı, kayıtsız şartsız, bağımsız bir Türk Devleti teşkil etmek ve hedefe mutlaka ulaşmaktır.”
8 Temmuz’da sabaha karşı, Mustafa Kemal, Mazhar Müfit ve Süreyya Beylerle yaptığı görüşmede, konuşmaya başlamadan önce bir şart ileri sürer;
“Defterin bu yaprağı kimseye gösterilmeyecek, görüşme, sonuna kadar mahrem kalacak, bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin. Şartım budur.” der ve devam eder; “Zaferden sonra şekli hükümet Cumhuriyet olacaktır. Buna size daha önce de bir sualiniz nedeniyle söylemiştim. Bu bir. İki; Padişah ve hanedan için zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır. Üç; Tesettür kalkacaktır. Dört; Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir. Bu anda kalemi elinden düşüren Mazhar Müfit Kansu, Mustafa Kemal’e bakarak; “Darılma ama paşam sizin de hayalperest tarafınız var.” der. Mustafa Kemal; “Bunu zaman belirler.” diye cevaplandırır. Sen yaz der; Beş; Latin harfleri kabul edilecek.” Mazhar Müfit Kansu;” Paşam kafi, kafi, Cumhuriyet ilanını muaffak olalım da üst tarafı yeter.” diyerek yanlarından ayrılır.
8 Temmuzda askerlikten tamamen çekildikten sonra artık Mustafa Kemal’in resmi olarak bir sıfatı kalmamıştı. Ancak yine de Kazım Karabekir Paşa olmak üzere hemen bütün komutanlar onun emri altına girdi.
Mustafa Kemal’in Cumhuriyet hakkındaki fikirleri, en yakınındakiler tarafından bile çok uzak bir hayal gibi algılansa da, onun tartışma götürmez lider özelliği her tereddütü bertaraf edecekti. Erzurum Kongresi ve hemen ardından gerçekleşen Sivas kongreleri ile yeni Türk Devleti, adeta bir proje gibi şekillenmeye başlamıştı. 4 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi’nde alınan kararları uygulamak amacıyla bir Temsil Heyeti oluşturuldu ve başkanlığına da Mustafa Kemal Paşa seçildi. Kongrede, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalandığı gün işgale uğramamış vatan topraklarının bir bütün olduğu ve birbirinden ayrılamayacağı vurgulanmıştı. Kuva-i Milliye’nin tek kuvvet olarak tanınması ve milli iradenin egemen kılınmasının esas olduğu belirtilmişti. Milli iradeyi temsil etmek üzere Osmanlı Mebuslar Meclisi’nin derhal toplanması ve hükümet kararlarının meclisin denetimine sunulması istenmişti. Sivas Kongresi’nde bütün milli cemiyetler Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiştir.
Mustafa Kemal, 27 Aralık 1919’da Ankara’da heyecanla karşılandı. Bu dönemde, Osmanlı topraklarının paylaşılması sürecinin son aşaması olup “Amerikan Mandası” olarak dile gelen dış politika sorunu da tartışılarak reddedilmişti. Aralık 1919 tarihini taşıyan son ABD teklifinde, “geniş bir Ermenistan yanında bir Türk Devleti” kurulması stratejik hedef olarak ortaya konmuştu. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ın, Mart 1920’de işgal güçlerince basılması ve önde gelen vatanperver mebusların tutuklanması üzerine, yüce önderimiz, 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasını sağladı. Erzurum mebusu sıfatıyla Meclis ve Hükümet Başkanlığına seçildi. TBMM bir kurucu meclis gibi çalışarak Milli Mücadele’yi yürütecek olan Anadolu hükümetinin altyapısını kurdu.
Aslında Cumhuriyet 23 Nisan 1920’de gerçekleşmişti. Çünkü Millet egemenliğini temsil eden Büyük Millet Meclisi’ydi. İtilaf Devletlerine ve padişaha karşı mücadele buradan yapılmaktaydı. Mustafa Kemal, Milli iradenin her şeyden üstün olduğunu savunarak, TBMM hükümetine bir halk hükümeti demekteydi. Ancak büyük bir zamanlama ustası olan Mustafa Kemal, henüz uygun şartların olmadığını öngörüyor ve planladığı sistemli ilerlemenin gerekliliğini düşünüyordu.
9 Eylül 1922’de ordularımızın İzmir’e ulaşması ile elde edilen zaferi halka mal eden yüce önderimiz, Millet egemenliğini ve millet iradesini bir kere daha ortaya koyuyordu. Sıra Saltanatın kaldırılmasına gelmişti ve Meclis koridorlarında sesler yükseliyordu. Ancak Mustafa Kemal, Cumhuriyet’i ilan etmekte kararlıydı ve bu konuda engel olabilecek her unsura çare bulacaktı. Sıra bir önerge hazırlamaya gelmişti. Osmanlı İmparatorluğunun yıkıldığını, Yeni bir Türk Devleti’nin doğduğunu, Anayasaya göre, egemenliğin millete ait olduğunu bildiren bir önerge hazırlandı. 1 Kasım 1922’de Saltanat resmen kaldırıldı.
Düşman askerleri yurttan temizlenmiş, iç ve dış tehlikeler bertaraf edilmiş, Cumhuriyet’in önünde artık hiçbir engel kalmamıştı. Yeni bir Anayasa gerekiyordu ve 11 Ağustos 1923’te toplanan ikinci Meclis, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından sonra yeni arayışlar içine girmişti. Mustafa Kemal Paşa’nın bu konudaki çalışması hazırdı.
Mustafa Kemal, özel kalem memuru Hasan Rıza Soyak’ı bir gün yanma çağırarak ona küçük bir kâğıt parçası verdi ve kâğıtta yazılı olanları temize çekmesini, okuyamadığı veya anlayamadığı yerleri kendisine sormasını ve bunları yalnız kendisi ile onun bileceğini, amirlerine bile bahsetmeyeceğini söyledi. Mustafa Kemal’in hazırladığı metin şöyleydi;
“Türkiye Devletinin Hükümet Şekli Cumhuriyettir. Türkiye Devleti TBMM tarafından idare olunur, Meclis, Hükümetin bölümlere ayırdığı şubelerini Bakanlar vasıtasıyla yönetir. Türkiye Cumhurbaşkanı, Genel Heyet tarafından, TBMM üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Başkanın vazifesi yeni Cumhurbaşkanı seçimine kadar devam eder. Tekrar seçilmek mümkündür. Türkiye Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır; Bu sıfatla gerekli görürse, TBMM’ne ve Bakanlar Kuruluna Başkanlık eder. Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından ve Meclis Üyeleri arasından seçilir. Diğer bakanlar, Başbakan tarafından yine meclis üyeleri arasından seçildikten sonra, tamamı, Cumhurbaşkanı tarafından’ meclisin onayına sunulur. Meclis toplantı halinde değilse, onay işi, meclisin toplanmasına kadar ertelenir.”
Cumhuriyetin ilanı ile ilgili görüşmeler hızla devam ediyordu.TBMM tarafından, Lozan Barış Antlaşmasının onaylanmasının ardından,2 Ekim 1923’te İstanbul hızla boşaltılmaya başlandı ve 6 Ekimde tahliye tamamlandı. Yabancı işgal kuvvetlerinin ayrılması ile, öncelik kazanan bir gündem ortaya çıkmıştı. Hükümetin Merkezi neresi olacaktı! Çok vakit kaybetmeden, İsmet Paşa ve on dört arkadaşı, en uygun yerin Ankara olacağına dair önergeyi TBMM’ye sundular. 13 Ekim’de eklenen tek madde ile; Ankara, yeni devletin başkenti olmuştu.
28 Ekim 1923 günü, İsmet İnönü, Fethi Okyar, Kazım Özalp, Kemalettin Sami Paşa, Halit Paşa, Rize Milletvekili Fuat ve Afyon Karahisar Milletvekili Ruşen Eşref Beyler, Çankaya’ya davet edildiler. O akşam yemekte, kabine bunalımından çıkmanın yolunu Mustafa Kemal “Yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz” diyerek gösteriyor ve orada bulunanlar, derhal bu fikre katılıyorlardı. Yemekten sonra Çankaya’da kalan İsmet İnönü ile birlikte bir kanun tasarısı hazırladılar. Bu tasarı, 20 Ocak 1921 Anayasasının bazı maddelerinin değiştirilmesini öngörüyordu. Birinci Maddeye “Türkiye Devletinin Hükümet Şekli Cumhuriyettir.” cümlesi ilave ediliyordu. Diğer maddeler de Cumhuriyet idaresinin gereği anayasada yapılan değişikliklere aitti. 29 Ekim 1923 Pazartesi günü saat 10.00 da Halk Fırkası toplanmış, yeni bir kabine kurulması için çalışmalara başlamış ancak sonuca ulaşamamıştı. Bunun üzerine Fırka, sorunu halletme görevini Parti Başkanı olan Mustafa Kemal’e götürdü. Mustafa Kemal Meclisten çözüm için bir saat izin istedi.
Öğleden sonra 13.30’da kürsüye çıkan Mustafa Kemal, hazırladığı tasarının okunmasını kâtiplerden birisinden istedi. 31 Teklifin niteliği anlaşıldıktan sonra tartışmalar başladı ve saat 18.00’e doğru Mustafa Kemal’in teklifinin bütün maddeleri birer birer okunarak kabul edildi.
Cumhuriyetin ilanı, Türk milleti tarafından büyük bir sevinçle karşılanmış, birkaç küçük gazete ve azınlık bir grup, bu sevince katılmaktan çekinmişlerdi. Cumhuriyet’in İlanı, ulu önderimizin kararlılıkla sürdürdüğü mücadele ile gerçekleşmişti.
Atatürk, 4 Aralık 1923’te Tercüman-ı Hakikat başyazarına verdiği demeçte, Cumhuriyet ile ilgili şu cümleleri sarf edecekti:
“Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu istihsal için mebzulen kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müessesatımızı müdafaa için lazım olanı yapmaya amadeyiz…”
Görüldüğü gibi, Cumhuriyete yönelik gelişecek hiçbir harekete müsaade edilmeyeceğini de açıkça ortaya koymaktadır. Ulu önderimizin Cumhuriyet yolunda verdiği bu mücadele sonrasında çok sayıda ülkeye de örnek olacak ve pek çok ülke bağımsızlık mücadelesi için çarpışacaktır. Tüm dünyanın örnek aldığı yüce liderimizi saygı ve hasretle anıyor; bizlere armağan ettiği Cumhuriyeti ilelebet yaşatmaya söz veriyoruz…

Kaynakça: Kanal B 29 Ekim ÖZEL Programı…

282 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Güdük ŞubatGüdük Şubat Bugün size güdük Şubat’tan söz edeceğim!.. Neden kısa kalmış? Hep “Sorgulayın” diyorum ya!.. Dilerim “Sorgulamak, kendinizi bile sorgulamak”; alışkanlığınız olur!.. Olay, Eski Roma, […]
  • Sevgililer GünüSevgililer Günü Birkaç gün sonra 14 Şubat da “Sevgililer Gününü” kutlayacak dünya insanları!.. Hıristiyan dünyası bu günü ”Aziz Valentin = St. Valentine” günü olarak kutlar!.. Tarihe, geriye gidelim, […]
  • Çam Süsleme Geleneği ve NarduganÇam Süsleme Geleneği ve Nardugan Tüm dünyada Hıristiyan alemi her yıl 25 Aralık tarihinde İsa’nın doğumunu Noel adı altında, bayramla kutlar. Bu doğuş bayramı, Kutsal Doğuş veya Milat Yortusu olarak da bilinir. 20. […]
  • Hipokrat ve GalenHipokrat ve Galen Antik Anadolu tıbbının, tıp tarihi açısından en önemli doktorları, kuşkusuz Hipokrat ve Galen’di. Bu yazımda kendi topraklarımızda yetişen bu iki doktordan bahsetmek istiyorum. Eğer […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Aralık 2016
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Arşivler