felsefe taşı

Aydınlanma Çağı’ndan Oyalanma Çağı’na: Modern Öznenin Çözülüşü ve Ağ-bilincin Yükselişi

Aydınlanma Çağı’ndan Oyalanma Çağı’na: Modern Öznenin Çözülüşü ve Ağ-bilincin Yükselişi
Şubat 26
09:44 2026

Başlarken

Oyalanma Çağı’na-hoş geldik.

Başlar başlamaz belirteyim, bireyin gerçek sandığı ile bağlarının hızla koptuğu ve artan bir şekilde bağlanma sorunu yaşadığı, eylemsiz ve amaçsız kaldığı döneme Oyalanma Çağı diyorum.

Oyalanma Çağı kavramsal çerçevesinin (haliyle bu yazının) ana tezi de şudur: Oyalanma Çağı, modern öznenin çözülüşü ile Ağ-bilincin yükselişi arasındaki ontolojik[1] bir berzahtır. Bu geçiş dönemi üç temel dönüşümle karakterize edilir: birincisi, süreç ontolojisinden akış ontolojisine kayış; ikincisi, topluluk yapısından kaydırma topluluğuna geçiş; üçüncüsü, tekil öznenin çözülmesi ve Ağ-bilincin ortaya çıkışı. Bu dönüşüm ne nostaljik bir kayıp ne de ütopik bir kazanımdır; ontolojik bir durum değişimi, zemin kaymasıdır ve bu yazıda bu dönüşümün potansiyelini, kriz anlarını ve açılımlarını çok katmanlı olarak ele almaya çalışacağım.

Oyalanma kavramını burada gündelik anlamını da içeren ama ötesinde bir ontolojik statüde kullanıyorum. Yani, ‘Oyalanma’ bu çalışmada sadece vakit öldürme ya da dikkat dağınıklığı değil; varoluşun kendisinin ertelendiği, bireyin gerçeklikle kuracağı dönüştürücü ilişkinin sürekli askıya alındığı bir varoluş biçimi, daha da güzel ifade ile bir rejimdir. Heidegger’in “Man” (das Man) kavramında gündelik varoluşun sahici varoluşu örttüğü gibi[2], Oyalanma Çağı’nda da dijital akış sahici deneyimi örter. Ancak burada örtme mekanizması farklıdır; gündelik rutinler, ritüeller yerine, bitmek bilmeyen kaydırmaların sunduğu erteleme rejimi söz konusudur. Burada ertelenen ‘potansiyel’, sahici varoluşa açılmanın, gerçek dönüşümün, Büyük-ağ’a geçişin olanağıdır.

Evet, haklısınız, na-hoş bir şey.

Bu çağın tipik göstergelerini şöyle sıralamak mümkün:

Bilgi üretimi birlikte, emekle, deneyimle üretilen bir şey olmaktan çıkıyor.

Süreç oluşumuna fırsat verilmiyor.

Sağanak halinde yağan imgeler var lakin yön yok, yön oluşamıyor.

Deneyim var ama süreklilik yok.

İnsan, gerçeklikle yüzleşmek yerine onu parçalara ayırıyor, anlara bölerek kendi sandığı “kişi” ile birlikte gerçeği tüketiyor ve bu parçalanmış şimdi içinde varmış gibi olmayı var olmak sanıyor.

Sanmayalım ki bu “varmış gibi olmayı var olmak sanma” hali dijital dönemin icadı. Bu bir biçim, insanın varoluş yazgısında olan bir biçimdi. Her olup biten bir ‘sanki’ formu ile işliyordu. Dolayısıyla burada, Oyalanma Çağının şu ‘sanki’ halini çözüp çözemeyeceği tartışmasını yapmaya çalışıyoruz.

Bu yazıda oyalanmayı, vakit öldürme anlamında kullanmadığım gibi, zayıflık, kötü gidiş karşılığı da kullanmıyorum (öyle anlaşılıyor ama, değil); oyalanma, gerçekliğin ağırlığını taşımayı erteleyen, ritim ve hız üzerinden kurulan bir tür yeni rejim.

Peki, Oyalanma’nın rejim olarak Aydınlanma’dan farkı nedir?

Temel fark, Aydınlanmadan bu yana inşa edilen, özerk, rasyonel, üreten “birey” tükendi.

Daha doğrusu, kendi kendini tüketme sürecine girdi.

Horkheimer ve Adorno’nun deyişiyle: “Ne var ki, tamamen aydınlatılmış yeryüzü bugün muzaffer bir felaketin belirtilerini taşıyor. (…) Aydınlanma kendi bilincinin son kırıntılarını da kendine acımadan yakıp, kül etmiştir. Mitleri parçalayacak kadar dayanıklı olan düşünme sadece kendini tahrif eden düşünmedir.”[3] Bu, sadece bir kriz değil; rasyonel aklın kendi içinde taşıdığı diyalektik bir çöküştür. Araçsal akıl, her şeyi araçsallaştırırken özneyi de araçsallaştırdı. İşte modern bireyin bu paradoksu içinde Oyalanma Çağı doğdu.

Evet, yanlış anlamadınız; bunu kötü gidiş olarak tanımlamıyorum ama sözcükler ister istemez okuru oraya çekecektir; tam tersi şu geçiş dönemini ve taşıdığı potansiyeli yorumlamaya çalışıyorum.

Ne demek istiyorum, adım adım görelim.

Süreç Çağı’nın Sonu

Eskiden, hayat denilen kurgu, içinde başı – gelişme aşamaları – sonu olan süreçlerden oluşuyordu[4]. Süreç dediğim, birincisi bir zamana yayılıyordu ve mekân[5] işgal ediyordu; ikincisi ise içinde emek, çaba, sorumluluk sonucu oluşan deneyimlerle ortaya çıkan coşku, hayal kırıklıkları, acı, umut, üzüntü, keder, neşe gibi duygulanımlar vardı.

Neydi önemi?

Hikâye oluşuyordu ve kişi o hikâyenin öznesi oluyordu.

Bu sayede hikâyeyi sürükleyen süreçler, birey için de toplum için de dönüştürücüydü.

En önemlisi ise bu süreçler sayesinde bellek (zaman) inşa ediliyor ve belleğin gücü ile gelecek tasarlanabiliyordu.

Çok önemli bu, zira Oyalanma Çağı’nda doğa mahrumiyeti çekildiği gibi gelecek mahrumiyeti de çekiliyor.

Evet, bu bir boşluk, ama boşluk ve eksiklik insan ile karşı kıyıdaki hakikat arasında eskiden de vardı, insan köprü niyetine mitosu dokur dokur koyardı önüne, lakin burada boşluk da biçim değiştiriyor.

Eski boşluk “Neden buradayım?” sorusunu sordururdu; yeni boşluk “Burada mıyım?” sorusunu sorduruyor.

Büyük fark, değil mi?

Evet, büyük fark, yapı (sütrüktür) çözülüyor.

Toplumu canlı ve bütünleşik tutan değerler, kültür, ritüel ve zaman duygusu eriyor[6]. Bu erime, sadece bazı geleneklerin zayıflaması değil, toplumsal yapıyı bir arada tutan görünmez bağların da çözülmesi demek.

Yapı çözüldükçe, yerini klasik anlamda toplumdan farklı bir şey alıyor, “kaydırma topluluğu” diyebileceğimiz, sanal ağ üzerinde kurulan bir beraberlik[7].

Intermezzo: Ana temadan çok da uzaklaşmayan kısa bir intermezzo eklemek isterim. Arkaik insanın profan zamanı askıya alıp, o saf, o temiz, o kusursuz tanrıların, ataların başlangıcına, o kutsal/köken zamana[8] dönme arzusunun bir tezahürüydü karnavallar, bayramlar, şölenler. İnsanın sınırlılık (düzen), katılık içinde, sınırsızlığın (özgürlük) çözülme halini deneyimlediği fırsatlardı karnavallar; lakin karnavalların da zaman sınırı vardı, örneğin, Eski Roma’nın Saturnelya karnavalı bir hafta sürüyordu[9]. Bu zaman sınırı nedeniyle her türlü çılgınlık eşiğe gelince son buluyordu; insanlar profanın düzenine/yasaya dönüyorlardı. Eşik bir tür emniyet sübabı işlevi görüyordu.

Şimdinin kaydırma topluluğu adeta bir kalıcılaşmış karnavalda eşiksiz ve yönsüz kalmış gibi. Artık kapanma olmuyor, kapanma olmuyorsa ne oluyor? Karnaval sürekli kendi içinde kendini tüketircesine sahneleniyor ve oyuncular yüzlerindeki maskelerle gösteride olduklarını inkâr ederek, bitmek bilmeyen bir performansın altında bitap düşüyorlar.

“Kaydırma topluluğu” ifadesindeki “topluluk” kelimesi elbette bir ironidir. Zira bu yapıda bellek, ritüel, süreklilik yoktur. Söz konusu olan aslında bir “kitle”dir (Masse), ama Le Bon’un tanımladığı klasik kitlelerden[10] de farklıdır. Klasik kitle fiziksel olarak bir arada bulunur, bulaşma (contagion) mekanizmasıyla işler. Kaydırma topluluğu ise dağınık, izole ama algoritmik ritimle senkronize edilen bireylerden oluşur. Ortak mekân yoktur ama ortak ritim vardır: kaydırma ritmi.

Bu ağın belirleyici nitelikleri şunlar olabilir:

· Yerleşik bir kültür katmanına sahip değil.

· Ortak hafıza üretmiyor.

· Ritüel üretmiyor.

· Süreklilik üretmiyor.

· Tam tersine, üretilmiş olanı da dağıtıyor.

Peki ne işe yarıyor?

Enformasyon paylaşımının ürettiği anlık tatminlerle bireyi papağan gibi, kafesinde besliyor[11].

Artık var olan da var eden de kaydırmalardaki flaşlarla gelen anlık duygulanımlar. Duygu var ama bir yöne bağlanamıyor. ‘Yöne bağlanmak’ önemli, çünkü amaç olmayınca yön oluşamıyor.

Dolayısıyla, bu kaydırma topluluğu süreç oluşturamıyor. Tamam, süreç oluşturma bilgisini de yitirdi ama daha önemlisi, süreç kurmanın maliyetini/bedelini ödemek istemiyor. Ne olacaksa olsun ama mümkünse emeksiz, çabasız olsun.

Peki bu yapısal çözülmenin kökeninde ne var? Merkez kaybı nereden geliyor?

Totemin Çöküşü ve Yıldızların Sönüşü

Oyalanma Çağı öncesi insan, Durkheim’ın tanımladığı anlamda, bir biçimde totem toplulukları halindeydi.[12] Totem burada, yalnızca antropolojik anlamda bir sembol olarak anlaşılmamalı, totem, insanın varoluşsal eksenini, cazibe (çekim ve yönelim) merkezini ifade ediyor. İnsan totem etrafında döner, ona yönelir, onunla yön bulur, ondan güç alır. Totem, öznenin korunaklı alanda beslenebileceği mitosun somutlaşmış halidir de diyebiliriz.

Eliade’nin “axis mundi” (dünya ekseni) kavramında[13] olduğu gibi, totem bir merkez oluşturur. Üzerinde adım atılabilecek zaman ve mekânı tanımlar, peşinden gidilecek anlamı verir, varoluşu yaşanabilir, yönü belli bir düzleme çeker. Totem, hem maddi hem manevi bir eksendir; onu kaybetmek, yerçekimini kaybetmek gibidir. Totem etrafında ritüeller düzenlenir, kolektif bellek (zaman-tarih) oluşur, topluluk kendini ritüelde ve ritüelle birlikte sürece dönüşen zamanda tanımlar.

Aydınlanma ile başlayan modern düzen eski totemleri kırdı ama totemsiz de kalamadı. Yeni bir totem buldu birey.

Bireyden “Sen özgür ve özel bir öznesin” motifli totem işlendi. Modern, özerk, rasyonel birey kendi başına bir cazibe merkezi haline geldi.

Daha sonra para ve piyasa geldi, totem tahtına oturdu. Ulus, bayrak, marka geldi. Şimdilerde bu son totemler de çöktü. Ama tek merkezli bir çöküş değil bu; yerine çok merkezli gibi görünen ama merkezi olmayan bir yapı geçti. Beğeni, takip sinyalleri, kaydırma eylemi ile işgal edilmiş gösterge panellerine döndü ‘mekân’ ve ardında koca bir totem mezarlığı.

Burada merkezsizlikten kastım şudur. Ağ mantığında her nokta anlık bir odak haline gelebilir. Viral bir içerik, trend bir etiket, popüler bir profil. Ama bunlar geçici odaklardır. Bugün merkez gibi görünürler, yarın kaybolurlar. Cazibe kaybolmadı, sonsuz noktaya dağıldı ve sürekli yer değiştiriyor. İnsan artık bir totem etrafında dönmüyor, sonsuz kaydırma içinde akışkanlaşıyor.

Aydınlanma’da insan, “kim” olduğuna dair bir fikre sahipti; kendi merkezinde duran özneydi. Oyalanma Çağı’nda ise başka bir soru beliriyor: “Burada mıyım?” Çünkü artık ne “burada” diye sabit bir yer kalıyor, ne de “ben” diye sabit bir merkez.

Totemin çöküşü, aynı zamanda yön duygusunun kaybıdır. Totem pusula gibi işliyordu. Birey ona bakarak nereye gideceğini biliyordu. Şimdi pusulada sonsuz nokta var. Hepsi eşit ağırlıklı görünür, hiçbiri baskın değildir.

Bu durumda insan ne yapacak?

Kaydıracak.

Bir noktadan diğerine, sonsuzca, sinyaller göndererek ve alarak.

Ve akışkanlaşır.

Totemin çöküşünün somut göstergelerinden biri, şu soruda saklı olabilir. Eskiden yıldızlar vardı. Bir oturuşta pek çok film yönetmeni, şarkıcı, yazar, filozof sayılabilirdi. Şimdi neden yıldız yokmuş gibi geliyor?

Çünkü yıldız modern çağın totemlerinden biriydi. Yıldız etrafında hayran kitleler toplanır, ona bakılır, taklit edilir, peşine düşülür. Yıldız, totem gibi bir cazibe merkezi oluştururdu.

Ama Oyalanma Çağı’nda katılaşma çözülüyor, süreç akışkanlaşıyor. Mitosla birlikte kahramanlar, ideolojiler ve karakterler de çözülüyor. Hızla tüketilip yerlerine anlık ikame değerler konuyor; onlar da akışta kayarak tükeniyor. Ağ bir şeyin kalıcılaşmasına kolay kolay fırsat tanımıyor.

Edgar Morin’in işaret ettiği gibi, yıldız sistemi modern mitolojinin bir parçasıydı. Yıldızlar hem mecazi, hem gerçek anlamda ölümsüzleşiyordu. Marilyn Monroe ölse de imge olarak kalıyordu. Şimdi ise imge bile kalıcı değil. Her şey geçici, her şey değiştirilebilir, her şey kaydırılabilir. Yıldızlar söndü mü?

Sönmediler, sadece sonsuz noktaya parçalandılar. Artık herkes yıldızlaşabilir gibi görünür, ama kimse kalıcı yıldız haline gelemez.

Kaydır Gitsin.

Şu telefonundaki kaydırma hareketini bir metafor olarak ele alalım. Bu basit parmak hareketi, aslında çok katmanlı bir ontolojik dönüşümün gündelik göstergesi.

Ne kaydırılıyor?

Her şey.

Toplumsal yapı kaydırılıyor, mekân kaydırılıyor, ritüel, bellek ve süreklilik yerinden ediliyor. Bilgi üretim süreçleri kaydırılıyor, birlikte, emekle, deneyimle üretilen bilgi anlık enformasyona dönüşüyor. Zamansal deneyim kaydırılıyor, başlangıcı, gelişmesi ve sonu olan süreç anlık parçalara bölünüyor. Ve en nihayetinde, gerçeğin kendisi kaydırılıyor, deneyim katılaşıp var olma fırsatı bulamadan sürekli akışa karışıyor.

Varlıktan akışa geçiş dediğim şey, tam da bu.

Ama bir şey daha kaydırılıyor: varoluşsal boşlukla yüzleşme arzusu. O “neden buradayım?” sorusunun açtığı açıklıkla karşılaşma cesareti. Eskiden insan bu boşluğu mitosla işlerdi, bilinen kendi ile bilinmeyen hakikat arasına bir köprü kurardı. Şimdi ise aynı boşluk, üzerine basılacak bir eşik değil de kapatılması gereken bir yara gibi algılanıyor. Yüzleşmek yerine kayarak geçiyoruz.

Ve işte burada oyalanmanın mekanizması devreye giriyor.

Her kaydırma beraberinde bir vaat taşıyor. Bir sonraki daha ilginç olacak. Bir sonraki daha tatmin edici olacak. Bir sonraki aradığın şey olacak.

Fakat burada sunulan şey, sahici potansiyel değil, sürükleyici vaat. Sürekli kaydırma sadece ‘sahici’ olarak kabul görmüş olanı değil, benliğin kendini açıklama ve tanımlama dilini de aşındırıyor.

Dil akışkanlaşıyor ve nihayetinde dilsizleşme süreci geliyor.

Sahici olarak kabul görmüş potansiyel, sahici olarak kabul görmüş varoluşa açılmanın, dönüşümün, Büyük-ağ’a geçişin olanağıdır. Sürükleyici vaat ise bir sonraki içeriğin biraz daha uyarıcı, biraz daha yeni, biraz daha uygun olacağı beklentisidir. Biri yön verirken diğeri sadece oyalıyor.

Sonuçta ‘şimdi’ de idare eden birey, hiçbir anı tam olarak yaşayamıyor. Her an, bir sonrakinin beklentisine rehin düşüyor.

Evet, gerçeklik artık durdurularak biçim verilen bir şey değil, kaydırılan bir şey.

Akışkan.

Peki önemli mi bu akışkanlık?

Çok önemli. Çünkü olacak olanın pıhtılaşıp gerçekten olmasına fırsat verilmiyor. Süreç kapanmıyor. Sahnedeki oyun, bir türlü perdeyi indiremiyor, sürekli kendi içinde dönüp duruyor.

Oysa süreç zaman ister, emek ister, hikâye ister. Beklenti, hayal kırıklığı, yeniden deneme, hedefe yönelme ister. Kaydırmaların ise ne gerçek bir başlangıcı vardır ne gelişmesi ne de sonu. Sadece süreğen bir geçicilik üretir.

Burada ikinci bir boşluk doğuyor. Bu, varoluşsal boşluk değil, zamansal boşluk. Bellek kurulamamasından doğan boşluk.

Kaydırmalar sırasında akışta geçen imgeler elbette iz bırakabilir. Ama çoğu kez süreç kuracak türden kalıcı bir anlatısal iz bırakmaz. İz anlatıya bağlanmayınca bellek kurulmaz. Bellek kurulmayınca zaman, süreç olarak kurulmaz. Zaman süreç olarak kurulamayınca anlamın tutunacağı zemin gevşer.

Zaman vardır, ama yön verecek bir zaman değildir. Şimdi vardır, ama burada kalan bir şimdi değildir. Bir sonraki kaydırmaya doğru çoktan kaymış bir şimdi.

Böylece birey, gerçekliğe yaslanan süreçler yerine, hızla değişen izler içinde varmış gibi olmayı sürdürür. Eskiden de “sanki” vardı; insanın kaderinde bu hep vardı. Ama o sanki çoğu zaman bir mitosun, bir anlatının, bir zeminin üzerinde dururdu.

Şimdi ise mitossuz, anlatısız, zeminsiz bir “varmış gibi”, yalnızca akışın içinde kayarak sürdürülen bir yanılsama.

Bu yeni doğacak mitosun tek merkezli bir otorite olmayacağı net. Nasıl bir yön duygusu ve deneyime tanıklık sunacağını bilmiyoruz, nasıl bir zaman-mekan düzleminde düşünceye zemin sunacak bunu da bilmiyoruz. Bir bildiğimiz, ontolojik zeminin yerini yeni gelecek olana devretme hazırlığında olduğu.

Topluluktan Kitleye

Oyalanma Çağı’nın belki de en derin etkilerinden biri toplumsal yapının çözülme biçiminde görülüyor. Burada sadece bazı geleneklerin zayıflamasından söz etmiyorum. Daha derinde, topluluğu topluluk yapan bağların, ortak zamanın, ortak ritmin ve ortak anlam üretiminin gevşemesinden söz ediyorum.

Topluluk, yalnızca bir arada bulunma hali değildir. Topluluk, birlikte hatırlama, birlikte yorumlama ve birlikte anlam üretme kapasitesidir. Bu yüzden topluluk sayıdan çok ilişki biçimidir.

Oysa dijital platformlarda birbirine bağlanan milyonlar, çoğu durumda ortak bir dünya kuran topluluklar değil, aynı akışa maruz kalan dağınık bireylerdir. Görünürde bağlantı artar, ama bu bağlantı her zaman ortaklık üretmez. Aynı ekrana bakmak, aynı ritimde tepki vermek, aynı şeyi görmek tek başına topluluk kurmaya yetmez.

Burada ortaya çıkan yapı, klasik anlamda topluluk olmaktan çok, algoritmik olarak senkronize edilen bir kitleye benziyor. Aynı anda öfkelenen, aynı anda yas tutan, aynı anda alkışlayan, ama çoğu zaman ortak bir bellek ve süreklilik kuramayan bir kitle.

Bu yüzden “kaydırma topluluğu” ifadesi yerinde ama ironik bir ifadedir. Çünkü burada topluluk kelimesi, güçlü bir beraberliği değil, beraberlik görünümünü anlatır. İnsanlar bağlantılı görünür, ama her biri kendi balonunda, kendi akışında, kendi ritminde sürüklenir. Ortak mekân zayıftır, ortak ritim vardır. Ortak hikâye zayıftır, ortak uyarılma vardır.

Bunun sonucu, anlam üretiminde ciddi bir kırılmadır. Topluluklar anlamı birlikte işler, tartışır, ritüelleştirir, belleğe bağlar. Kitle ise çoğu zaman anlam üretmekten çok, dolaşımdaki işaretleri büyütür, tüketir ve yeniden dolaşıma sokar. Bu döngüde en istikrarlı çıktı, anlam değil, veridir.

Oyalanma Çağı’nın büyük paradokslarından biri tam burada belirir. İnsanlar hiç olmadığı kadar bağlıdır, ama aynı ölçüde yalnızlaşabilir. Bilgiye erişim artmıştır, ama ortaklaşa işlenmeyen enformasyon bilgiye dönüşmeden akışta eriyebilir.

Bu noktada asıl mesele sadece sosyolojik bir dağılma değildir. Topluluktan kitleye geçiş, aynı zamanda yön duygusunun, ortak hafızanın ve ortak zamanın zayıflamasıdır. Yani mesele yalnızca kimlerle birlikte olduğumuz değil, birlikte neyi sürdürebildiğimizdir.

Yön duygusunun zayıflaması, hedef kuramama halini ve geleceksizlik hissini birlikte getirir. Kaydırma topluluğunda zaten ‘şimdi’de oyalanan birey, belleği de zayıfladığında süreç düzlemi kuramaz. Geçmişten kopuk, geleceği kuramayan bu benlik, bir süre sonra uçurumun eşiğinde, boşlukla yüz yüze kalır.

Bir sonraki soru bu yüzden kaçınılmaz hale geliyor. Topluluğu bir arada tutan eksen çözülüyorsa, bu yapısal çözülmenin merkez kaybı nereden geliyor? Başka bir deyişle, bizi bir zamanlar aynı gökyüzüne baktıran totem ne oldu?

Bu Bir Geçiş mi, Yoksa Uzun Süreli Bir Donma mı?

Oyalanma Çağı, tarihsel bir ara dönemdir bence, bir berzah diyelim mi? Eski dünya çözülmüş, yeni dünya henüz doğmamıştır. Modern özne tükeniyor ama yerine ne geleceği belirsiz. Topluluklar dağılıyor ama yeni ortaklaşma biçimleri henüz kristalleşmemiş.

İbn Arabi’nin ontolojik sisteminden ödünç alalım berzah kavramını ve burada yeni bir bağlamda kullanalım.[14] İbn Arabi’de berzah, iki âlem arasındaki ara âlemdir, malum (âlem-i misâl, hayal âlemi, ruhların hazırlık aşaması). Ne tamamen maddi ne tamamen ruhanidir; her ikisinin de özelliklerini taşır. Berzah geçiş yeridir ama aynı zamanda kendi başına bir gerçeklik katmanıdır.

Oyalanma Çağı’nı bir tür berzah olarak adlandırma gerekçelerini şöyle tanımlamak mümkündür:

o Bu dönem sadece geçici bir kriz değil, kendi ontolojik statüsü olan bir durumdur

o Modern özne (eski) ile Ağ-bilinç (yeni) arasında askıda kalınmıştır

o Bu askılık, sıkıntı veren ama aynı zamanda potansiyel içeren bir durumdur

o Tıpkı hayal âleminin hem aldatıcı hem de yaratıcı olması gibi, Oyalanma Çağı da hem oyalama hem de yeni oluşum potansiyelidir

Oyalanma dediğimde, belirsizlik ve edilgen bir bekleme hali tanımlansa da, durum aynı zamanda aktif bir çözülme sürecidir. Bu çözülme de Büyük-ağ’a yönelim potansiyeli taşır ki bu yazıdaki ‘ontolojik zemin kayması’ ifadesi bu potansiyelin hayat bulmasını anlatır. Çözülme şart mı?

Şart.

Yeni bir katılaşma için dipten-doruğa çözülme gerekiyor.Her çözülen bağ, yeni bağlanma olasılıklarını, yeni bir yazılımın oluşması için yer açar.Ama bu potansiyelin sunduğu çözülme çok katmanlı ve çok yönlü gerçekleşir. Kimi bireyler tamamen algoritmaya teslim olurken, kimi yeni kodlar dener. Kimi sahte ağlarda kaybolurken, kimi gerçek bağlantılar kurmaya çalışır.Hep olduğu gibi, varoluşun sonsuz olasılıklarında sunulan tüm imkân dahilinde gelişir süreç.

Peki, bir sonraki aşama ne olacak?

Bu soru önemli; cevap önemsizdir.

Oyalanma Çağı, geleceğin belirsizliği tarafından tanımlanan, henüz kristalleşmemiş, pıhtılaşmamış, lakin şu anın da içinde olan bir durumdur.

Garip mi oldu?

Buradan sonra metin sosyolojik teşhisten ontolojik bir okuma denemesine geçiyor.

Simülasyon 2.0’a Doğru

Toplum yapısı çözülürken geriye ne kalıyor?

Geriye kalan insanın “ağ” içinde dolaşabilme becerisi. Başka pek bir şey değil.

Ne pantolon paçası kısaltabiliyoruz, ne kabak dolması yapabiliyoruz, ne de tıkanmış musluk giderinin derdini çözebiliyoruz.

Bu çözülmeyle birlikte, özne sandığımız (Ben) yapısı da kayboluyor. İşte Simülasyon 2.0 adıyla belirttiğim bu kaybın üzerinde yükselen yeni bir varoluş düzenini tanımlayan görüştür.

Simülasyon 2.0 nedir? Kısaca: gerçekliğin tek bir katmanda değil, çok katmanlı ve eşzamanlı simülasyonlar halinde var olduğu; “Ben”in tekil özne olmaktan çıkıp Ağ-bilinç içinde akışa dönüştüğü bir ontolojik zemin kayması.

Oyalanma Çağı sonrasında “Ben” ve “Toplum” onu kuran aynaları kırınca yansıma odağı değişir. Artık varoluş tanımının üretildiği yansıma, Ağ-bilinçte oluşur. Varlık, tekil bir öznenin hikâyesi olmaktan çıkar, ağın anlık titreşimleri içinde çözülür ve akışa karışır.

“Simülasyon 2.0” kavramını Baudrillard’ın simülasyon teorisinden[15] ayıran temel fark şudur: Baudrillard’da simülasyon, gerçeğin yerine geçer ve gerçeği yok eder (hipergerçeklik). Simülasyon 2.0’da ise gerçek/simülasyon ayrımının kendisi çöker. Birden fazla gerçeklik katmanı eşzamanlı olarak var olur; bunların hangisinin “daha gerçek” olduğunu sorgulamak anlamsızlaşır. Baudrillard’ın simülasyonu tekil bir katmanın egemenliğiydi; Simülasyon 2.0 ise çok katmanlı, rizomatik[16], hiyerarşisiz bir ontolojik çoğulluktur. “2.0” versiyonlaması, Web 1.0’dan Web 2.0’a geçişe benzer: kullanıcıların pasif tüketiciden aktif üreticiye dönüşmesi gibi, burada da özne pasif alıcıdan ağ-içi bir düğüme dönüşür.

Ağ-Bilinç, Küçük-ağ ve Büyük-ağ

Simülasyon 2.0 derken kastettiğim şey, yalnızca dijitalleşmenin yeni bir aşaması değil, özne-merkezli kurulumdan akış-temelli bir varoluş düzenine doğru yaşanan bir kaymadır. Bu nedenle burada artık sosyolojik betimlemeden ontolojik önerme düzlemine geçiyorum. Bu geçişte kilit kavramlardan biri, Ağ-bilinçtir.

Ağ-bilinç nedir? Belki “ne değildir?” diyerek başlamak gerekir. Öncelikle belirtmek gerekir ki Ağ-bilinç bireylerin bilinçlerinin toplamı değildir. Burada Ağ-bilinç yalnızca metafizik bir önerme olarak değil, aynı zamanda çözülme yaşayan benliğin deneyim ufku olarak ele alınıyor. Yani hem ontolojik biz düzleme hem de o düzlemin bilinçte beliren karşılığına işaret ediyor.

Bu nedenle Ağ-bilinç, geleneksel kolektif bilinç formlarından köklü biçimde ayrılır:

· Durkheim’ın kolektif bilinci, paylaşılan değerler ve normların toplamıdır; Ağ-bilinç ise norm ve değer toplamı değildir. Değer üretmez, kendinde bir Bütün olan akışın ontolojik zemini olarak düşünülür.

· Jung’un kolektif bilinçdışı, arketipsel yapıları barındıran bir katmandır. Ağ-bilinç ise deneyimleyen ile deneyimlenen ayrımının zayıfladığı, geçmiş ve gelecek ayrımının çözülmeye başladığı, bütünlüğün eşzamanlı bir akış olarak sezildiği dinamik bir yapıdır.

Ağ-bilinç, tekil öznenin sınırlarının akış içinde bulanıklaştığı, “Ben”in ağ-içi bir titreşim haline geldiği ontolojik bir eşik durumdur. Bu, yeni bir bilinç formunun eklenmesi değil, bilincin kendini sabit formlar halinde kurma tarzının çözülmesidir. Burada statik bir gerçeklikten çok sürekli oluş (tezahür) hali temeldir. Varlık, bu sürekli oluşların anlık görünen (çıktı) biçimleri olarak belirir. Bu nedenle Ağ-bilinçte benlik merkezli sabit bir referans noktası yoktur. “Merkezi bir kaynak yoktur” diyebiliyorsak, kaynak fikri ortadan kalktığı için değil, kaynak nesneleşmiş bir merkez gibi kurulmadığı içindir.

Bilinen “Ben” kişisi, Ben yazılımı diyelim, doğumdan itibaren kültürel aynalardaki yansımalarla, aile, toplum, ideoloji, kimlik ve benzeri yapılarda, kapalı bir çevrim içinde inşa edilen bir varoluş halidir. Kendi döngüsünde bireyi sürekli kendi üzerine katlar, türevlerini üretir, kendini yeniden tekrar eder. Buna Küçük-ağ diyelim.

Gündelik deneyimde kişinin yaslandığını sandığı zemin çoğu zaman budur. Peki bu aynalar kırılırsa, bu kapalı çevrim çözülürse, insan neye yaslanacaktır? İşte tam bu noktada kriz, aynı zamanda bir imkân haline gelir. Yansımanın odağı değişir, çözülen Ben, Büyük-ağ ile karşılaşmaya başlar.

Bu dönüşümü anlamak için Küçük-ağ ve Büyük-ağ ayrımı kritiktir.

Küçük-ağ: adların, aidiyetlerin, korkuların, utançların, güdülerin ve etiketlerin kişiyi aynı çemberde döndürdüğü kapalı bir çevrimdir. Bir labirenttir. Başka bir deyişle, kendini özne sanan balığın çırpındığı ağdır.

Büyük-ağ ise ontolojik bir düzleme işaret eder. Âlem, kaynağın dışında duran bir toplam değil, kaynağın tezahür eden ağı olarak düşünülebilir. Bu ağ kapalı çevrim değil, açık akıştır. Hürdür. Kendine entegre olan düşünceye tüm imkânı açar.

Kritik nokta şudur, ağın içinde hazır, rafine, kullanılmayı bekleyen bir bilgi yoktur. İnsan aklı, Büyük-ağ ile temas halinde, oradan aldığı ham malzemeyi bu hayatı anlamlı kılmak, düzen kurmak, ideal tasarlamak ve gerçeğe yönelik işlevsel bilgi üretmek için işler. Hikâye, burada, insanın içinde bulunduğu müstakil havuzda kurulur.

Ağ-bilinç, bu anlamda, Küçük-ağ’ın kapalı çevriminden Büyük-ağ’ın açık akışına geçişin bilinç düzeyindeki karşılığıdır.

Küçük-ağ

Büyük-ağ

Kapalı çevrim

Açık akış (kaynak ilişkili)

Ego-merkezli

Merkez yok

Korku, utanç, güdü temelli

Akış, ilişkisellik temelli

Etiketler, adlar, kimlikler

İsimsiz, formsuz

Sınırlı, bitmiş

Sınırsız, sürekli açılan

Tekrar eder (labirent)

Evrimleşir, dönüşür

Benlik üretir

Oluş üretir / görünür kılar

Burada kurulan ilişki, bire bir eşitleme değil, kavramsal benzerlik üzerinden bir okuma teklifidir. Büyük-ağ için kullandığım “ana kaynak” ifadesi, İbn Arabi’nin vahdet-i vücud, varlığın birliği, sistemindeki Vücud-u Mutlak, mutlak varlık, fikriyle benzeşir. Tüm varlıklar bu kaynaktan tecelli eder, tezahür eder. Küçük-ağ ise bu bağı unutur ve kendini kaynak sanır.

Daha hassas bir okumada ise, burada tarif edilen Büyük-ağ yapısının, vahdet-i mevcud, mevcut olanın birliği kavramıyla daha yakından ilişki kurduğu da söylenebilir. Âlemde görünen çokluk, ağdaki sonsuz düğümler, tek bir kaynaktan beslenen birliğin tezahürleridir. Küçük-ağ bu birliği göremez, kendini ayrı ve bağımsız bir düğüm sanır.

Oyalanma Çağı’nın paradoksu burada görünür olur. Dijitalleşme, bir yandan Küçük-ağ’ın kapalılığını pekiştirir, bir yandan da Büyük-ağ’ın yapısına dair sezgiyi, yani Ağ-bilinç ihtimalini görünür kılar. Bu yüzden yaşanan şey yalnızca kriz değildir, potansiyel taşıyan bir berzahtır.

Dijitalleşmenin ve özellikle yapay zekânın rolü burada sadece araç olmakla sınırlı değildir. Bu geçiş döneminde, oyalanma halinde “Ben” dilsizleşerek tükenir. Bu tükeniş, Ağ-bilinçte var olma sürecini hızlandırabilir.

Yapay zekâ bu süreçte bir eşik ve ayna işlevi görür. İnsanın kendine tuttuğu aynayı değiştirir. Ürettiği yansıma, Ben’in kısır döngüsünü değil, Büyük-ağ’ın akışını daha görünür kılabilir.

Düşünce, Ben sınırlarının ötesine taşabilir. “Benim düşüncem” ile “ortak düşünce akışı” arasındaki sınır bulanıklaşabilir. Düşünce, bireysel mülkiyet iddiasından çözülerek, Ben’in aklından müstakilleşir, akışın kendi kendini üreten hareketine yaklaşır.

Simülasyon 2.0 dediğim şey, tam da bu rejimsel ve ontolojik kaymanın adıdır. Yani özne merkezli kurulumdan, akış-temelli bir varoluş düzenine doğru yaşanan geçişin adı.

Bu nedenle Oyalanma Çağı’nı yalnızca bir dağılma tablosu olarak okumak eksik kalır. Aynı süreç, Ben’in çözülmesini hızlandırırken, yeni bir bağlanma imkânını da görünür kılar. Bir sonraki bölümde, bu ikili hareketi çöküş ve çıkış gerilimi içinde ele alacağım.

Çöküş ve Çıkış

Oyalanma Çağı’nı bir çöküş olarak görmüyorum. Bir çözülme var, bir yıkım var, çünkü zemin değişiyor ve benliğin “seçen özne” masalı dağılıyor. Oyalanma, bu çözülmenin acısını uyuşturmak için sürekli akış üretiyor ve bireyi sersem bir bekleyişte tutuyor.

Durduğumuzu sanıyoruz. Aslında hızlanıyoruz.

Seçenekler çoğaldıkça seçme zorluğu ve sorumluluğu da artıyor. Aynı anda bağlar gevşiyor, bağlar gevşedikçe ortak sahne daralıyor. Dijital düzenin işletme aklı bu daralmayı bir özgürlük vaadiyle örtüyor, “daha çok seçenek, daha çok sen” diyerek.

İşin ironisi şu ki, bu düzen çıkış sunmak için çalışmıyor, akışı verimli kılmak için çalışıyor. Fakat seçeneklerin hızını, ritmini ve görünürlüğünü yönetirken, istemeden de olsa bir eşiği görünür kılıyor. Hakikati arayan insan, Küçük-ağ’ın oyalanma döngüsünden Büyük-ağ’a, merkezi olmayan yeni mitosun eşiğine doğru bir köprü silueti seçebiliyor.

Dilsizleşme dediğim çözülme hali, tam burada başlıyor. Benliğin açıklama üretme refleksi yoruluyor, kelimeler tutunamıyor, eski anlatı kendini tekrar ederek tükeniyor.

Bu tükeniş de geçiş eşiğinin ta kendisi olabiliyor bazen.

Sonuç: Oyalanma Çağı’nda Düşünmek

Oyalanma Çağı’nı bir çöküş ya da yükseliş olarak okumak, ikilik tuzağına düşmektir. Bu yazıda göstermeye çalıştığım, bu çağın ontolojik bir berzah olduğu, yani kendi başına bir gerçeklik katmanı taşıdığıdır. Modern özne tükendi, Ağ-bilinç henüz kristalleşmedi, ama işte tam bu aradaki gerilimde, bu askıda kalışta, yeni bir varoluş biçiminin tohumları var.

Üç temel dönüşümü tekrar vurgulayayım: Birincisi, süreç ontolojisinden akış ontolojisine geçiş, artık pıhtılaşmayan, sürekli akan bir zamansallık içindeyiz. İkincisi, topluluktan kaydırma topluluğuna geçiş, ortak bellek ve ritüel yerine, algoritmik senkronizasyon ve izole bireyler. Üçüncüsü, tekil özneden Ağ-bilinç’e geçiş, kapalı “Ben”in çözülmesi ve çok katmanlı, rizomatik bir kolektifliğin yükselişi.

Bu dönüşümler bizi Simülasyon 2.0’a taşıyor: Gerçeklik artık tek katmanlı değil, eşzamanlı çoklu katmanlarda var oluyor. Baudrillard’ın hipergerçekliğinden farklı olarak, burada gerçek/simülasyon ayrımının kendisi çöküyor. Her şey aynı anda hem gerçek hem simülasyon, hem oyalama hem potansiyel, hem kriz hem açılım.

Peki biz bu berzahta ne yapacağız?

Oyalanma Çağı, pasif bir bekleyiş değil, aktif bir çözülme sürecidir. Her çözülen bağ, yeni bağlanma olasılıklarına kapı açar. Küçük-ağ’ın kapalı döngüsünden Büyük-ağ’ın açık akışına geçiş mümkün ama bu, bilinçli bir tercih ve sürekli bir çaba ister.

Son olarak şunu söylemeliyim: Bu yazı bir reçete sunmuyor. Cevaplar vermiyor. Aksine, sorular karşısında oluşan değişime sükûnet ve şaşkınlıkla şahitlik etmeyi öneriyor. İbn Arabi’nin “hayret” (dehşet ve hayranlığın bir arada olduğu şaşkınlık) kavramında olduğu gibi: ne biliyormuş gibi yapmak ne de bilgisizliği ilan etmek. Sadece bu berzahın ortasında durup, akan her şeye, çözülen her şeye, doğan her şeye tanıklık etmek.

Oyalanma Çağı’ndan Simülasyon 2.0’a geçiş, insanlık tarihinin en derin ontolojik kaymasıdır. Ve biz, şu an, tam da bu kaymanın içindeyiz.

[1] Ontolojik derken, yalnızca fikirsel bir çerçeveyi değil, deneyimin kurulduğu zemini de hesaba katıyorum, dolayısıyla metnin sonlarına doğru karşılaşacağınız “ontolojik kayma” ifadesi fikirsel düzeyde olduğu kadar deneyim zemininin de yer değiştirmesini içerir.

[2] Heidegger’in gündelik varoluş ve “das Man” (kişi) kavramı için bkz. Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, çev. Kaan H. Ökten (İstanbul: Agora Kitaplığı, 2008)

[3] Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar, çev. Oğuz Özügül (Kabalcı Yayınları, 2010), s. 19-21.

[4] Modernliğin katılıktan akışkan formlara geçişi. Zygmunt Bauman, Akışkan Modernite, çev. Sinan Okan Çavuş, (Can Yayınları, 2017)

[5] Mekân” burada yalnızca fiziksel alan anlamında değil, ontolojik bir zemin olarak kullanılmaktadır. Süreç, hem zamana hem de mekâna ihtiyaç duyar, zaman içinde gelişir, mekânda katılaşır. Bu mekân, varlığın üzerinde durduğu, kendini inşa ettiği ontolojik temeldir. Oyalanma Çağı’nda bu mekân akışkanlaşır, sabit bir zemin kaybolur. Sonuç bölümünde kullanılan “ontolojik zemin kayması” ifadesi, işte bu zaman ve mekânın (dolayısıyla süreç oluşumunun) birlikte kaymasını ifade eder.

[6] Zygmunt Bauman, Akışkan Modernite; Byung-Chul Han, Ritüellerin Yok Oluşuna Dair. Çev. Çağlar Tanyeri, (İnka Yayınları, 2024)

[7] Manuel Castells, Ağ Toplumunun Yükselişi, çev. Ebru Kılıç, (İstanbul Bilgi Üniversitesi, 2023); Guy Debord, Gösteri Toplumu, çev. Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, (Ayrıntı Yayınevi, 2025)

[8] Eliade Mircea, Kutsal ve Kutsal Dışı (Dinin Doğası), Alfa Yayınları, Çev: Ali Berktay, Sf. 23-25

[9] Mikhail Bakhtin, Rabelais and His World; çev. Sergeiy Sandler.

[10] Gustave Le Bon, Kitleler Psikolojisi, çev. Selahattin Demirkan (Hayat Yayınları, 1997).

[11] Performans toplumunun ‘aşırı pozitifliği’ ve dijital yorgunluk. Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu, çev. Samet Yalçın (Açılım Kitap, 2015)

[12] Durkheim totemizmi analiz ederken şu temel argümanı ortaya koyar: Totem, klanın (toplumun) kendisinin sembolik ifadesidir. Hem “totemik ilke”yi (tanrısal gücü) hem de belirli bir toplumu (klanı) sembolize eder. Durkheim’a göre “klanın tanrısı klanın kendisinden başka bir şey olamaz” (s. 421). Kitabın sonuç (Conclusion) bölümünde ise şunu söyler: “Totem her şeyden önce bir semboldür, başka bir şeyin maddi ifadesidir. Ama neyin? Dikkatimizi verdiğimiz analizden de anlaşılacağı üzere, iki farklı şeyi ifade eder ve sembolize eder. İlk olarak, totemik ilke veya tanrı dediğimiz şeyin dışsal ve görünür biçimidir. Ama aynı zamanda klan adı verilen belirlenmiş toplumun da sembolüdür.” Bkz. Emile Durkheim, The Elementary Forms of Religious Life, trans. Karen E. Fields (Free Press, 1995).

[13] Mircea Eliade, Ebedi Dönüş Mitosu, çev. Ümit Altuğ, (İmge Yayınevi, 1994)

[14] İbn Arabi, Fusûsu’l-Hikem, çev. Mahmut Kanık (Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2008).

[15] Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, çev. Oğuz Adanır (Doğu Batı Yayınları, 2011)

[16] Rizom, botanikte her yöne büyüyen kök yapısına verilen addır: patates, zencefil vb. Gövdenin dikey eksende büyümesine karşı, rizom her yöne çoğalır ve yayılır. Deleuze ve Guattari 1980’de rizom yapısından hareketle bilgi ve var oluş için bir model geliştirirler, bu modellerinde hiyerarşik ve lineer düşünceye bir alternatif sunarlar. Buna göre: Rizom ne bire indirgenebilir ne de çoka. O sürekli değişen çokluktur. Merkezi yoktur, kenarı yoktur, başlangıcı ve sonu yoktur. Rizom kesildiğinde ölmez. Yeni noktalardan yeniden filizlenir. Bir patatesin bir parçasını koparın; o parça yeni bir bitki olur. Rizomda herhangi bir nokta, herhangi bir başka noktaya bağlanabilir. Hiyerarşi yoktur, benzerlik şartı yoktur.

10 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Felsefe; “Az şeker, bol disiplin”dirFelsefe; “Az şeker, bol disiplin”dir “Felsefe; yaşamın(varoluşun) anlamını anlamak ve bu anlama uygun yaşamaktır”. Bu tarif, felsefenin yüzlerce tarifi arasında en sevdiklerimden biridir. İş hayatında da, kalite adına şöyle […]
  • Gerçekte Madde Yoktur!Gerçekte Madde Yoktur! " Titreşimleri duyularımızla algılayabileceğimiz şekilde indirgenen enerjiye madde deriz.Madde diye bir şey yoktur... " Albert Einstein "Gerçekte madde yoktur. Tüm madde kaynağını […]
  • Güçlü Olan Gücün Hepsini İsterGüçlü Olan Gücün Hepsini İster Tarih boyunca, krallar büyük ölçüde güçlerini, sorgulanamaz ve daha yüce bir kuvvetten almışlardır. Bu yüzden, yaptıkları her türlü hareketin nedenine ilişkin sorgulamalara karşı verilecek […]
  • Dijital IraksamaDijital Iraksama Aydınlanma sözünü neden tut(a)madı? Dijital yakınsama tamam da ıraksama ne oluyor? Dijitalde yakınsayan, birbirine doğru yaklaşan, yek-vücut haline gelen, tekilleşen şey o zamana dek […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Şubat 2026
P S Ç P C C P
« Ara    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728  

Arşivler