felsefe taşı

Viyana Gezi Rehberi -1

Viyana Gezi Rehberi -1
Nisan 07
12:29 2015

Son altı ayda iki defa ziyaret ettiğin ve büyük keyif aldığın Viyana’ya adım atmayalı yirmi sene olmuş neredeyse. Bu zaman diliminde yaşlı imparatorluk başkenti değişmiş mi? Bilemiyorsun. Doğduğundan beri muzdarip olduğun, en kritik zamanlarda sana musallat olup hayatını feci bir kabusa çeviren bellek problemi burada da kendini gösteriyor. Zaten bu blogun yaratılmasındaki belli başlı sebeplerden bir tanesi de bu değil mi: Hatırlayamacağından emin olduğun yaşantıların henüz hafızandan silinmeden önce bir kaydını tutmak, sonra da dönüp dönüp bu kayıtların üzerinden geçmek.

Birinin sana bir zamanlar neler yaşamış olduğunu, büyük bir karmaşa ile bezenmiş hayatının renkli ayrıntılarını bir bir anlatması, eski günleri yumuşak yumuşak anımsatması, geçmişle seni bir araya getirmesi gerekiyor. Beynin nedense kişisel tarihin için pek yer ayırmamış, o işlevi kullanmayı inadına reddetmiş, sanki seni büsbütün yarı yolda bırakmak için yemin etmiş gibi davranıyor senelerdir. Balık gibi yaşıyorsun deseler yeridir.

-Nerede yemiştik o güzel bifteği?
-Bilmiyorum
-Hani hava günlük güneşlikti de gömleğim sırtıma yapışmıştı. Ne zamandı bu?
-Anımsayamıyorum
-Nefis bir konser izlemiştik. Ne çalmışlardı?
-Hatırlamıyorum

“Yaşamınla ilgili ne anımsıyorsun?” diye sorduklarında, işte bu dialogları anımsıyorsun. Yani tek hatırladığın, neleri hatırlayamadığın oluyor aslında. İşte bu sebepten Viyana yazısı, daha yediğin Tafelspitz’in tadı damağında, Schnitzel’in lezzeti henüz belleğinde silinmemiş, Sachertorte’lerin mükemmel anısı henüz tazeyken yazılmalı ve ivedilikle burada yayınlanmalı.
Uzun uzun anlatacağın için de bir defa da değil, üç farklı bölümde sunacaksın Viyana’da edindiğin izlenimleri. Bu böyle bilinmeli. Bol bol, geniş geniş, kelimeler konusunda cimri davranmadan geçmelisin seyahatlerinin üzerinden.

O zaman başla:

Birinci yolculuğunda – ki Mart 2012 tarihine denk geliyor bu- İstanbul’dan lapa lapa kar yağarken kalkıp onbeş derecelik bir Viyana’ya gelmek yeterince şaşırtıcı. Göz gözü görmezken kalkan uçaklar seni tedirgin eder ezelden beri; yine de, havaalanında sabahın köründe içtiğin biraların verdiği aptal gülümsemeyle biniyorsun uçağa. İki saatlik bir uçuştan sonra ver elini Viyana. İkinci yolcuğun Ağustos ayında cereyan ediyor. İstanbul’da hava yapış yapış, sıcaklık handiyse kırk dereceyi, nem yüzde doksanbeşi gösterirken, bu defa Viyana’da serin, hafif kapalı, çok az da olsa yağışlı bir bahar havası karşılıyor seni. İstanbul ve Viyana’nı hava durumu konusunda asla yıldızı barışmayacak iki coğrafya olduğunu anlamana yetiyor bu deneyimler. Havaalanında taksicilerin yüzde doksanı Türk ve bu güzel. Yabancı bir şehirde yolculuk yaparken insan için taksicilerden daha iyi rehber bulunamaz, diye düşünenlerdensin. Doğal olarak Türk taksicilerle yolculuk etmek, sohbet ederek birçok şeyi öğrenmek açısından da faydalı oluyor.

Viyana’ya yaptığın her iki yolculuğunda da merkeze onbeş-yirmi dakikalık yürüme mesafesinde olan Schottenfeld’deki Hotel Falkensteiner’de kalıyorsun ve İstanbul’da Talimhane bölgesi otellerini andıran bu mekan sende büyük bir memnuiyet yaratıyor. Burayı hiç düşünmeden Viyana’da kalacak
yer arayanlara tavsiye edebilirsin.

Hotel Falkensteiner am Schottenfeld
Schottenfeldgasse 74
1070 Wien
T: +43/(0)1/526 51 81
F: +43/(0)1/526 51 81 160
(http://www.falkensteiner.com/en/hotel/schottenfeld)

Her şeyden önemlisi, otelde verilen kahvaltı çok dikkat çekici. İki yolculuğunda da, her sabah ihmal etmeden kahvaltını burada ediyor, güne doymuş, kendine gelmiş ve mutlu olarak başlıyorsun. Her türlü peynir, jambon, salam, sucuk gibi lezzetlerin arz-ı endam ettiği bu açık büfede en çok dikkatini çeken şey leziz sosisler. Damakta adeta infilak eden bu arzu nesnelerinden kabul edilebilir sayılarda yiyebilmek için her sabah kendini zor tutuyorsun. Bu otelde kalacaklara sabah kahvaltısını şiddetle önerebilirsin. Sosisleri es geçenlerden ise şüphe duyarsın bariz bir şekilde.

Otelden yola çıkarak Neustiftgasse ya da Burggasse üzerinden dümdüz yürüyerek doğrudan Museumsquartier’e yirmi dakikada gelip buradan istediği herhangi bir noktaya kolaylıkla ulaşabiliyor insan. Bu iki seyahatte bunu kaç defa yaptığını hatırlayamıyorsun doğal olarak.

Yemek meselesine gelince, sözü fazla uzatmadan itiraf etmekte fayda var: Dünyanın neresine giderse gitsin McDonald’s’da yiyen, Paris’e gidip Starbucks’ta oturduğunu gururla anlatan kendini bilmezlerden tiksindiğin kadar, başka bir memlekete gidip kendini fusion lokantalarına atan, Avrupa’a başkentlerinde ısrarla Çin-Japon yemekleri peşinde koşan gafillerden de hazzetmediğini vurgulaman gerekiyor. Kısıtlı zamanda uluslararası mutfaklar peşinde koşmaktan ziyade, o memleketin yerel yemeklerinin izini sürmenin doğru olduğuna inananlardansın sen. Viyana’da ise yapılacaklar belli: Tafelspitz, Schnitzel gibi lokal mutluluklar ve bunları servis eden Gasthaus’lara gidilecek öncelikle.

Bu yazının sonunda gittiğin iki, gidemediğin bir mekanın ismini anmalısın.
Gittiklerin: Grünauer, Pöschl (Eski Immervol)
Gidemediğin: Woraczicky

Grünauer çok bilinen bir yer değil, çünkü turist çekmekten kaçınan, hatta çoğu defa yabancılardan rezervasyon almayı bile reddeden enteresan bir Gasthaus. Burayı bilinen rehber kitapların çoğunda bulmak bu sebepte ötürü pek mümkün değil. Kaldığın otele çok yakın olduğu için de ayrıca hoşuna gidiyor bu lokanta. Hermangasse üzerinde, apartmanların arasında sıkışmış, dikkatle bakılmazsa girişini kaçırabileceğin türden bir yer ile karşı karşıyasın. İçeride bir “ev” havası var, sanki yaşanan bir evin salonundaymış gibi hissediyorsun kendini burada. Tahta masalar ve sandalyeler ve hayli bitişik nizam oturulan bir düzen göze çarpıyor. Yerel mutfak sevdalısı olmanın dışında, aynı zamanda otantik dekorasyon meraklısı kişiler için biçilmiş kaftan Grünauer. Eğer bundan 150 sene evvel Viyanda’da bir Beisl nasıl görünüyordu diye merak ediyorsa insan, buraya gitmesinde yarar var. İçerde mutlusun, Menü birkaç sayfadan oluşuyor ve okunması gerçekten güç bir el yazısı ile bezenmiş. Bu tarzın bir Gasthaus klasiği olduğunu sonradan öğreniyorsun. Yemekte klasik Viyana mutfağında olan her şey var. Sen bir “Schweinslungenbraten” yiyorsun. Domuzun en lezzetli yeri olduğunu söylüyorlar. Aklında kalan bu. Schnitzel tarzı pişirlmiş, birkaç parça et söz konusu burada ve tadı inanılmaz lezzette. Masada “Tafelspitz” de mevcut. (Bu yemeği ileride Plachutta’yı anlatırken detaylandıracağın ise şimdilik çok fazla yazmıyorsun) Patates salatası ve tadı bizimkilere pek benzemeyen cacık türü bir yemek de masayı süslüyor. Bir şekilde “salatalık salatası” diye adlandırılbilecek, içinde yoğurt, salatalık, sarmısak olan bu karışımın tadı gerçekten enfes. Şarap olarak Avusturya klasiği beyaz şarap Grüner Veltliner indiriyorsun mideye. Yemek sonrası ise gırtlağını tatlı tatlı yakan bir Schnaps. Grünauer herkese tavsiye edebileceğin, gidilmeden önce mutlaka yer ayırtılması gereken, servisin inanılmaz derecede insan canlısı ve dinamik olduğu harika bir lokanta. Mart ayında gittiğin bu mekana Ağustos’ta da gitmek istiyor, fakat ne yazık ki bunu başaramıyorsun. Zira Ağustos ayında pek çok iyi mekan gibi burası da kapalı.

Adresi:
Hermanngasse 32 1070 Wien (7. Bezirk Neubau)

Pöschl ise enteresan bir yolculuğun sonunda bulduğun bir Gasthaus. İyi bir Schnitzel yemek için uygun mekanları soruşturduğunda sana verilen isimlerin başında Figlmüller ve Immervoll geliyor. Figlmüller inanılmaz turistik, kapsında turistlerin kuyruklar oluşturduğu ve bir sonraki yazıda anlatacağın bir mekan. İmmervoll ise, tavsiye üzerine aradığın, bir türlü bulamadığın, fakat en nihayet isminin değiştiğini ve Pöschl olduğunu farkettiğin bir Gasthaus.Yanlış anlamadıysan mekanın ortakları arasında bir ayrılık gerçekleşmiş ve ismi değişmiş. Burada yediğin Schnitzel, yanında gelen patates salatası ve öncesinde mideye indirdiğin keçi peynirli, domatesli salata, hepsi müthiş. Kesinlikle tavsiye edilebilecek bir lokanta. Servis kalitesi iyi, aryan garsonlar ise görülmesi gereken tiplemeler.

Adresi:
Gasthaus Pöschl
Weihburggasse 1010 Wien (1. Bezirk – İnnere Stadt)

Woraczicky ise, bu konuda görüşlerine güvendiğin bir tanıdığının ısrarla belirttiği gibi çok iyi Gasthaus olarak anlatılıyor, fakat ne yazık ki buraya gitme fırsatını yakalayamıyorsun. Bunun başlıca sebebi öğlen yemeğini yediğin Plachutta’da fazlası ile doymuş olman ve akşam yemeği için Woraczicky’ye gidecek mecalinin kalmaması.
Diğer mekanlar ve seyahat detaylarını sonraki iki yazıya bırakarak burada veda ediyorsun.

1.190 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Huşu Guru ile Sohbetler – 1 (Meleklere Takla Attırma Sanatı) Huşu Guru ile Sohbetler – 1 (Meleklere Takla Attırma Sanatı) “Kendini güçlü gösteren herkese taparız” Haluk Bilginer Huşu Guru: Kardeşim sana hep yol gösteriyorum halen bir sevgi kelebeği, koşulsuz sevgi kumkuması olamadın. Bu gidişle tırtıl bile […]
  • Mutluluk saçan ışıkMutluluk saçan ışık Güneş henüz daha yeni batmıştı. Sonbahar akşamının serinliğinde kah caddelerde, kah sokaklarda ilerledi. Sevdiği yaz akşamlarından geriye kalandan hiç de memnun değildi. Ağaçların […]
  • Aşk nedir-1Aşk nedir-1 Bir kadeh şarap... Bir paket sigara... Odamın boşluğunda zamanın yokluğunda... Dibe vurma zamanlarında kalmaz bir şey.. Senden başka.. Dibe iner, çakılır, ciğerlerindeki hava kana […]
  • MüptelaMüptela - Ne var bu "karışım"ın içinde anlamıyorum? - Ne gibi? - İksir gibi bir şey bu??? - Bir kere tadını aldın mı... Müptelası oluyorsun değil mi? - Ne var bunun içinde? - Ne mi var […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Aralık 2016
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Arşivler