felsefe taşı

Mantar Ev

Mantar Ev
Temmuz 28
09:45 2020

Gökyüzü, yavaşça karanlıktan aydınlığa geçerken biz de mavi tosbağamızda yol alıyorduk. Yanımda duran yükselticiyi alıp popomun altına yerleştirdim. Ancak bu şekilde pencereye erişebildiğim düşünülürse, o gün o saatte dört ya da beş yaşlarımda olmalıydım. Dışarıdaki alacakaranlığa inat, arabanın içi sıcaktı. Ya da her zaman olduğu gibi ben, mevsim şartlarına uygun giydirilmemiştim. Avucumu pencereye dayayıp birkaç saniyeliğine serinliğin keyfini çıkarttım. Güneş yüzünü gösterdikçe, dışarıdaki şekiller de anlam kazanmaya başlamıştı. Birbirini takip eden, birbirinin aynısı denebilecek tarlalar, birbirlerinden,sadece içlerinde barındırdıkları ağaç sayısı ya da değişik korkuluk figürleriyle ayrışıyorlardı. Onlar da olmasa zaman aynı, mekân aynı, kısaca her şey aynıydı.

Babam, hızını hiç yavaşlatmadan sürücü koltuğunun yanında duran kapağı kaldırıp altındaki kutudan bir kaset çıkardı. Teybe takmasıyla birlikte arabanın içi neredeyse her gün evimizde çalan, annemin hayran olduğu kadife sesle doldu. Ağabeyimle birbirimize bakıp “Yine mi bu adam,” diye konuşmadan anlaştık. Önümdeki koltuğun başlığından görebildiğim kadarıyla annemin sarı dalgalı saçları hafifçe kıpırdandı. Uyanmış olmalıydı. “İyi yaptın açmakla,” dedi güzel profilini babama çevirerek, “Şimdi yolculuğumuzda gerekli olan her şey tamam.”

Oysa ki benim için hiçbir şey tamam değildi. Birkaç gün önce en sevdiğim mantar evli etiketim delik deşik olmuştu! Kollarımı,sıkıntımı içime hapsetmesi ümidiyle göğsümün üzerinde sımsıkı kenetledim. Günlerce sarı pencereli, kırmızı çatılı evimi nereye yapıştıracağımı bulamadan elimde poşet dolanıp durmuştum. En sonunda,uyumadan önce rahatça görebileceğim açıyı bulup, karyolamın ahşabına yapıştırmıştım. Mutluydum mutlu olmasına da o pencere yok muydu? Bütün istediğim oradan içeriyi görmek, oradaki iki küçük çocuklu aileyle tanışabilmekti.

Birkaç gece önce, yine çığlık çığlığa uyanmıştım. Karanlık odaların arasında, gelen iniltilerin kaynağını bulmaya çalışıp durduğum kâbus, son zamanlarda sürekli uykumdan uyandırıyordu.Babam koşarak yanıma geldi. “Geçti kızım, geçti. Sadece bir rüya.” Bu ve benzeri birkaç rahatlatıcı söz, birkaç yudum da su sonrası, ışığımı hafif yanar şekilde bırakıp odasına döndü. O loşlukla, sanki mantar evin penceresinin sarısı daha bir koyulmuştu. Eğer evde hastalık yoksa mantar evdekiler uykuda olmalılar diye düşündüm. Yenmiş tırnaklı küçük işaret parmağımı pencerenin üzerinde gezdirdim. Kısa tırnaklarımla belki biraz uzun sürecekti ama… Kazıdım, kazıdım ve de kazıdım. Tek görebildiğim karyolanın tahtası olunca da feryadı bastım. Ve sonra ne oldu biliyor musunuz? Kendime bir gün, o sarı ışıklı pencereden içeriyi göreceğime dair söz verdim.
Öğleye doğru, bir benzincide ihtiyaçlarımızı gidermek üzere durduk. Sabahtan o saate kadar yolculuğumuzda bir sürü şey değişmişti. İlk önce müzik susmuştu. Sonra annem ve babamın sesleri giderek yükselmeye başlamış, birbirini suçlayıcı sözleri şiddetini arttırmıştı. Öyle ki, bir iki kere kaza tehlikesi bile atlatmıştık. İlk başlarda aralarını bulmaya çalışsam da son saatlerde bu sonuçsuz uğraştan vazgeçmiştim. Walkmanim sayesinde kendi müziğimi bulmak bir miktar rahatlamamı sağladıysa da araba durur durmaz kendimi dışarı attım. Hızlı adımlarla benzincinin küçük marketine yürürken annem arkamdan arabaya dönmem için bağırıyordu. Babam gibi ben de annemden nefret ediyordum. İlgisizliği, kendi dünyasındaki gizemli halleri, her gün ağlaması, aralarda gelip neden olduğu belirsiz özür dileyişleri, ne olursa olsun sürekli babamı suçlaması, her şeyi sinirime gidiyordu. Hırsla dükkânın kapısını açıp içeri girdim. “Çok fazla abur cubur yiyorsun. Yüzündeki sivilceler bu yüzden fazlalaşıyor,” diyen sesine inat cipslerin olduğu bölüme yöneldim. Hayatı olumsuzlukları görmek üzerine kurulu bir kadından ancak bunları duyabilirdiniz. Ağabeyimin de yiyebileceğini düşünerek iki cips poşetini kolumun altına sıkıştırıp çikolataların olduğu rafa gittim. Saçma sapan şeylere duyduğum açlık bu kadar ilerlediyse âdetime birkaç gün kalmış olmalıydı. Annemle babamın yemeyeceğini bildiğimden çikolatadan da iki tane alıp parayı öderken bir nebze olsun rahatladığımı hissettim.Ne de olsa üzerinde hemfikir oldukları tek konu benim sorumsuzluklarımdı. Birbirlerine ve kadere hissettikleri bütün öfkeyi az sonra bana kusacaklarından, belki onlar da biraz rahatlarlardı.

Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı daha arabaya doğru yürürken gördüğüm sahneden belliydi. Annem sürücü koltuğuna oturmuş ağlıyordu. Babamsa ortalarda yoktu. Arka kapıyı açıp içeri girdim. Ne var ne oldu bakışıma ağabeyim her zaman olduğu gibi gülümsemeyle karşılık verdi. Ondan bir cevap alamayacağımı anlayınca,“Ne oldu anne? Babam nerede?” diye sordum. Annem bir saniyeliğine ağzını açsa da konuşmadı. Merakım iyice kabarmıştı. Etrafıma bakındım. Babam ortalarda görünmüyordu. Tuvalete gitmiş olmalıydı. Annemi sinir edeceğini bile bile cips poşetini açıp ikişerli üçerli yemeye başladım. Ne kadar süre o şekilde kaldık bilmiyorum ancak annem kendinde konuşma gücünü bulduğunda ne cipslerden ne de çikolatadan iz kalmıştı. “Baban yok artık,” dedi sonunda, “Bundan böyle yolculuğa,biz devam edeceğiz.”

Arabanın durmasıyla bölük pörçük uykumdan uyandım. Kan ter içinde kalmıştım. Yattığım yerden doğrulup arabanın saatine baktım. Öğleden sonra üç olmak üzereydi. Annemin neredeyse her kavgamızdan sonra kullandığı “Ölsem de kurtulsan,” repliğinden sonra vermiş olduğumuz küslük arasında uyumuş olmalıydım. Yine de arabayı durdurduğu için ona minnettardım. Başka türlü rüyamdaki iniltilerden kurtulmamın imkânı olmayacaktı.
Annem önde, ağabeyimle ben arkada, yoldan gelip geçen acıkmışların uğradığı pideciye doğru yürüdük.Ancak bu sahnede sanki karakterlerimize uymayan bir durum vardı. Annem, neredeyse hoplaya zıplaya, durgun ve hüzünlü yapısına hiç yakışmayacak bir çeviklik, belki de mutlulukla koşar adım restorana gidiyordu. Şaşkınlıkla bakışlarımı ağabeyime çevirdim. Onun da gözlerinde aynı şaşkınlık ve sanki biraz da hayal kırıklığı görünce rahatladım.

Büyük ağaçların altındaki tahta masalardan birine oturduğumuzda genç garson başımızda bitti. Bir sihirbaz edasıyla havada çevirdiği kâğıttan çiçekli örtüyü tek seferde masamıza serdikten sonra, “Buyurun bakalım,” dedi anneme doğru çapkınca bir gülüş atarak, “Ne yemek istersiniz?” Şerefsiz herif! Masada yirmili yaşlarının başında genç bir kadın varken, flörtü kırklarının ortasındakiyle ediyordu. Annem güzeldi, alımlıydı belki ama ben çok daha fazlasıydım. Bir kere ondan daha uzun boylu, çok daha zayıftım. Onun sarkmış büyük memelerine karşı, benim limon büyüklüğünde dimdik görenlerin ağzını sulandıran memelerim vardı. Sonra neşeliydim. En son erkek arkadaşım ben güldüğümde dünyasının aydınlandığını söylemişti. En önemlisi de beni hiçbir erkek terk etmemişti. İlişkiyi başlatırlardı belki ama bir tek ben bitirirdim.

Yemeğimizi yiyip, kahvelerimizi içtik. Annemle üstüne bir de tatlı paylaştık. Oturduğumuz süre boyunca bahçedeki masalar, bizim küçük masamız, yolu oradan geçen farklı farklı bir sürü insanla doldu taştı. İlgimiz küçük dünyamızdan çıkıp başkalarınınkine dokundukça az da olsa rahatladık. Bir süreliğine birbirimizle uğraşmayı bırakıp başka hayatlarda başkalarıyla mevcut olduk. Kâh güldük kâh ağladık. Dışarıda bulduğumuzu sandığımız mutlulukla birbirimize bile katlandık. Oradaki varlığımızı mümkün olduğunca uzun tutmak adına bin bir türlü şey denedimse de hava kararmaya yüz tuttuğunda yola çıkma vaktimiz gelmişti. Hesabı ödeyip arabamıza doğru yürürken son bir umut geçen arabalara baktım. Ama nafile. Hemen herkes gelmiş bir tek babam gelmemişti.

Anlam veremediğim bir şekilde orman yolunun ortasında durduğumuzda, ay çoktan tabak şeklini almıştı. “Benden buraya kadar,” dedi annem. Ani bir hareketle arabadan indi. “Hayda, nereden çıktı şimdi bu?” deyip uyuklayan ağabeyimi arabada bırakarak peşinden indim. Adımımı dışarı atar atmaz ürperdim. Hava serindi. Annem, hızlı adımlarla ormana doğru yürüyordu. “Anne, dursana azıcık, nereye gidiyorsun?” Durmaya niyeti yoktu. Ay dolun olduğundan, etraf bir nebze aydınlıktı. O önde, ben arkada ormana daldık. “Anne.” Sanki ben ona seslendikçe o daha da hızlanıyordu. Ağaçların gölgeleri her an bizi yakalayacakmışçasına pusuya yatmış gibiydi. Aldırmadan peşinden koştum. “Anne. Dur lütfen.” Derken, yakınımızda bir yerden korkunç bir o kadar da tanıdık bir inilti duydum. Annem durmuştu. Durdum. İnilti tekrar duyuldu. Annemin arkası bana dönüktü. Birkaç adım atıp yaklaştım. Annem kesik nefesler alıyordu. “Anne.” Uzanıp omzuna dokundum. Yavaşça bana döndü. “Gitmene izin vereceğim,” dedim, “Ama tek bir sorum var. Beni hiç sevdin mi?” Büyük bir inleme duyuldu. “Elbette,” dedi, “Sen benim bir tanecik kızımsın.” Verdiği cevapla sinirlendim. “Ne zaman sevdin anne beni? Hiçbir zaman yanımda olmadın.”Gittikçe yükselen ses tonumdan nefret etsem de engel olamıyordum. “Bir tek anımızı söyle bana çocukluğuma dair? Söyleyemezsin. Çünkü yok.” Gideceği yöne doğru şöyle bir bakıp, yaşlı gözlerini bana çevirdi. “Beş yaşındaydın. Çok sevdiğin mantar ev şeklinde bir etiketin vardı. Günlerce nereye yapıştıracağını bulamayıp söylenip durmuştun.” Gülümsedi.“Ağabeyinin hastalığı ve kaybı sonrasında hayatımın en korkunç günlerini yaşıyordum ama senin bu ufacık telaşın içime bir miktar da olsa su serpiyordu. Nereye yapıştırmalıydık o evi? Sonra bir gün cevabı buldum. Koşarak yanına geldim. Bu kadar çok sevdiğin bir şey, gece uyumadan önce göreceğin en son, sabah uyandığında ise ilk şey olmalıydı. İkimizin katıldığı küçük bir merasim düzenleyip yatağının ucuna yapıştırdık. Ve biliyor musun? Küçük penceresinde sarı ışık yanan o mantar eve bakarken belki ikimiz de aylar sonra ilk kez mutlu hissettik.”Hatırlıyordum. Bu kadar basitti işte! Yıllarca psikologlarda, kullandığım ilaçlarda, aldığım alkolde aradığımı, tek bir anı sayesinde bulmuştum. Anneme sımsıkı sarıldım. Sonra sırasıyla babam ve ağabeyim geldiler. Hepimiz tek tek, bir daha hiç ayrılmamak üzere vedalaştık. İniltiler yerini, ormanın huzurlu esintilerine bırakırken kendi yollarımıza doğru ayrıldık.

Arabaya dönüp sürücü koltuğuna yerleştim. Saat gece yarısı olmak üzereydi. Kontağı çevirip arabayı çalıştırdım. Artık mantar evin sarı ışıklı penceresinden içeriye baktığımda ne göreceğimi biliyordum.

315 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Bohçacı ZümrütBohçacı Zümrüt Sıcak bir yaz günüydü. Böyle havalarda herkes kendini deniz kıyılarına atar, bizse oturduğumuz yerde kalırız. Kapı çalındı, açtım, karşımda bohçacı Zümrüt… Bir elinde en az on kiloluk bir […]
  • İhtiyarlara Yer Yok!İhtiyarlara Yer Yok! İnternetin yararlı olduğunu da unutmamalı. Ondan sadece eğlence amacıyla istifade edenler için zor olsa da. Doğrusu internetin yararlı bir araç olduğunun giderek unutulması düşündürücü. […]
  • TesadüfTesadüf Ankara'daki congresium fuar alanındaki kitapçık fuarını oğlumla geziyorduk. Kitapçık fuarı diyorum TÜYAP hala başkentte olmamaya direniyor. TÜYAP kitap fuarı gerçekten müthiş, o yüzden […]
  • Çocukların gözündenÇocukların gözünden "Dürüst bir insan daima çocuk kalır" Sokrates Çocuk diyip geçmeyin... Onların gözünden görün biraz dünyayı; yaşamı... Çizdikleri resimlere baktınız mı? O resimlerde çocuklar, […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Ağustos 2020
P S Ç P C C P
« Tem    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31