felsefe taşı

GÖBEKLİ TEPE – TARİH ÖNCESİ MABET

GÖBEKLİ TEPE – TARİH ÖNCESİ MABET
Aralık 23
15:12 2014

Bölüm 1 : Her şey Baştan Yazılıyor… “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir. Ondan da şüphe ederim” Sokrates

Hepimiz evrenimiz ile ilgili şu bilgiyi bilirsiniz. “evren gittikçe daha da azalan bir hızla genişlemektedir. Ve bir süre sonra genişleme duracak ve evren büzüşmeye başlayacaktır”.. her kes tarafından kabul edilen bir bilgi olarak bütün bilim kitaplarında yer almaktaydı. Taki 1987 yılına kadar.. Magellan bulutsusunun hemen altında aniden oluşan bir süper nova patlaması bu bilgiyi yerle bir etti.

Supernova’nın gözlemlenmesi ile elde edilen tüm veriler; evrenin artan bir hızla genişlemekte olduğunu göstermekteydi… Artık evren ile ilgili tüm bilim kitapları tekrar yazılmalı veya daha kolay bir şekilde bu konuda eski yanlış önermeleri içeren sayfalar, kitaplardan yırtılıp atılmalıydı…

Evren, makrokozmos ile ilgili her şey yeniden yazılırken mikrokozmos tarihi de aynen kalamazdı… o da yeniden yazılmaya mahkumdu. nedeni de Türkiye’de 1994 yılında patlayan arkeolojik bir süpernovaydı… Göbeklitepe….

Bölüm 2: İnsan, doğduğunun farkında ve öleceğini bilen varlıktır.
Aslında Göbekli Tepe’de ilk araştırmalar 1960’lı yıllarda Chicago üniversitesince yapılmış ve buradaki karışık toprak yığıntısı ve kireç taşı blokları Roma devrine mezar taşları olarak kabul edilerek araştırma yapmaya değer görülmeyecek bir yer olarak kısa bir rapor düzenlenmişti.

Bu raporu okuyan ve arazini eken köylünün bulup Urfa Müzesi’ne getirdiği heykeli inceleyen Alman arkeolog Scmidth araziyi bir de kendi gözleri ile de görmek istemiş, Hz.İbrahim’in yaşadığı şehir olan Urfa’nın 15 km uzaklığındaki Göbeklitepe’ye geldiğinde, yolda bulduğu birkaç taş aletlerle birlikte Göbekli Tepe’de bulduğu kireç taşı bloklarının Roma devrinden çok ama çok eskiye dayandığını anlayarak ertesi yıl kazı çalışmalarına başlamıştı. Ve başlar başlamaz da ilk kireç taşı dikitini bulmuştu.

Göbekli Tepe’deki ilk buluntular ile uygarlık tarihine ilişkin kesin olarak kabul edilen bilgiler de yerle bir olmuştu….
Bölüm 2: İnsan, doğduğunun farkında ve öleceğini bilen varlıktır.
Aslında insan soyut düşünmeye yetisini kazanmaya başladığında ilk önce kendi varlığını ve ölümü fark etmiş, bu farkındalık insanın gelişiminde önemli bir yer edinmiştir.

Konumuz mabet olduğuna göre ilk insanlardan başlayarak soyut düşünme bir sonucu olan inanç ve ibadet ile kutsallık kavramlarının oluşumuna ilişkin ilk izlerin peşinden gidilmesinde fayda olacaktır. Burada bir sürpriz ile karşılaşıyoruz.
Ölüm kavramının ilk ortaya çıktığı insanlar günümüz insanın atası olan homo sapiens’ler değil; homo sapiens’ler tarafından yok edilen neandertal insanlarıdır.
Neandertaller günümüzden yaklaşık 200 ila 100 bin yıl önce ortaya çıkmışlardır. Soyları yaklaşık 28 ila 35 bin yıl önce tükenmiştir. Atlantik kıyılarından Orta Asya’ya, en kuzeyde Belçika’dan, güneyde Akdeniz ve güneybatı Asya’ya kadar olan bölgede yaşamışlardır.

İki insan türünden biri olan Neandertal insanların kemiklerinden elde edilen DNA’lar ile günümüz insanının DNA’ları karşılaştırıldığında, günümüz insanının DNA’sından çok farklı bir DNA yapısına sahip oldukları görülmektedir. Neandertal insanlar evrimin farklı bir dallanması olarak ortaya çıkmışlar ve aynı zaman diliminde yaşadıkları akrabaları günümüz insanının atası olan Homo Sapiens’lerin alet kullanımındaki teknolojik üstünlükleri, zekiliklerine karşı koyamayarak yok olmuşlardır. Homo Sapiensler, Neandertal insanları asimile etmemiştir. Tarihten silmiştir.

Neandertallarla birlikte yepyeni bir kültürel olay ortaya çıkmaktadır. “Öbür Dünya Kavramı”. Bu insanlar ölülerini gömüyorlardı ve bu 2 milyon yıllık insanlık tarihinde ilk kez ortaya çıkan bir durumdu. Neandertal insan gözünde ölüm yok olma değildi sadece bir mekan değiştirmeydi. Neandertal, mağarasına, oturduğu mekana küçük bir çukur açıyor ve ölüsünü törenle buraya gömüyordu. Bu şekilde yaklaşık 50 adet mezar tespit edilmişti. Ölüye anne karnındaki cenin pozisyonu vermeye özen gösteriyorlardı. Neandertal, hiçbir şekilde ölülerini mezara sırt üstü yatırmıyordu. Ellerini baş hizasına getirip ayaklarını karına çekerek gömüyorlardı. Ayrıca, ölünün yanına, ona yardımcı olsun ya da onu korusun diye çeşitli hediyeler koyuyorlardı. Ölüyü, bazen düz bir taş üzerine bazen de dallar üzerine koyuyorlar, canlılığı ve yeniden dirilişi sembolize eden kırmızı boyayı üzerine döküyorlar, ölülerine

1 http://tr.wikipedia.org/wiki/Homo_Neanderthal

2 Aynı mağarada bulunan Sapiens, Neandertal ve hayvan isleketleri üzerine yapılan araştırmada, neandertal ve hayvan iskeletlerinde çok belirgin olarak görülen kesme izleri, sapienslerin neandertal eti yediklerinin bir kanıtı olarak öne sürülmektedir. (Özbek, Çayönü’nde İnsan, 2004) syf.131

Kesin olan bir şey var ki o da modern insanın Neandertal insanlardan gelmediğiydi. Şiddetli soğukların etkisi ile Avrupa’dan Ortadoğu’ya doğru gelen Neandertallerin yerini yavaş yavaş, taş alet kullanabilen modern insanlar doldurmaya başladı. Modern insanlar, sadece Neandertal’leri değil dünyanın çeşitli bölgelerinde karşılaştıkları arkaik insanları da yok ederek onların yerlerini almaya başladılar.

Bu konuda 4 farklı model tartışılmaktadır. 1) Candelabra Modeli: Irkçı bir yaklaşımla oluşturulan bu model modern insana ilk dönüşümün Avrupa’da olduğunu öne sürer. Siyahları evrim aşamasının son halkasında oluştukları için hala arkaik olarak gören bu model artık bili çevrelerinde savunulmamaktadır. 2) Çok merkezli model : Arkaik insan toplulukları zaman içerisinde dağıldıkları yerlerde modern insana dönüştü. Günümüz Afrikalıları, Afrikalı arkaik insanlardan Avrupalılarda Avrupalı arkaik insanlardan türedi. 3) Tek merkezli Yerine Geçme Modeli : Bu modelde, dönüşüm süreci ilk kez Afrika’da başladı ve yeni insan tipi, Afrika’dan başlayarak eski dünyaya yayıldı ve oralardaki arkaik insan topluluklarının yerini aldı. 4) Tek merkezli Asimilasyon modeli : bu modelde, Afrika’dan çıkan insan toplulukları gittikleri yerlerdeki insanların tamamını değil bir kısmı ile karışarak farklı genetik zenginlikler oluşturdu.

Farklı bir görüş için Kanıtlandı: Neandertal geni taşıyoruz!
Afrikalılar dışında tüm insanların yüzde 1-4 arasında Neandertal geni taşıdığı, iki insan soyunun Ortadoğu’da karıştığı ortaya çıktı. http://www.ntvmsnbc.com/id/25091674/

kutsallık ithaf ettikleri çeşitli nesnelerle gömüyorlardı. Bir mağarada bulunan bir Neandertal iskeletinin üstü ayı kafatası ile kaplanmıştı.
Diğer önemli bir bulgu da Neandertal insanlarının ölüleri için tören yaptığıydı. Bir mezarda bulunan iskeletin altında birbirinden farklı sekiz çiçeğe ait kömürleşmiş kalıntılar bulundu. Neandertal çiçeklerden hazırlanan bir yatak üzerinde defnedilmişti ya da kendisine çiçek demetleri sunulmuştu

Bölüm 3: “Halk borazanı duyduğunda savaş çığlıkları sustu… kent (Eriha) duvarları yıkıldı” İncil Yeşu, 6, 11-20)
Şimdi burada bir ara verip birkaç paragrafta olsa, sizleri genel akış içinde belirli kavramlara aşinalık kazandırmak için orta okul bilgilerinize götürmek istiyorum.

4.5 milyar yaşındaki dünyanın ancak son 200 bin yılında bugünkü insan ırkı prototipi ortaya çıkmıştır. Şöyle hayal edin lütfen, bir adımı yaklaşık 200 bin yıl olarak; başka bir ifade ile insanın ilk ataları olan Homo Sapienslerin ortaya çıktığı zaman dilimini olarak kabul edersek, Dünyanın başlangıcına gidebilmemiz için 22.500 adım daha atmamız başka bir ifade ile her adımı 1 mt vasayarsak 22.5 km yürümemiz gerekmektedir.

19. yüzyılın başında Danimarkalı Christian Thomsen5 Ulusal müzedeki eserleri düzenlerken taş, tunç ve demir nesnelerin farklı zaman dilimlerinde ortaya çıktığını görür ve üç çağ sisteminin omurgasını oluşturur. Daha sonraki bulgularla daha da geliştirilen bu sisteme göre;
Taş çağı, MÖ 2.5 milyon ile MÖ 5.500 yılları arasındadır. Son devresi olan Cilalı taş devrinin – Neolitik çağın ise MÖ 9000 yıllarda başladığı kabul edilmektedir.
Bronz Cağı ise MÖ 3000- 1200 yılları arası dönemi, Demir çağı ise MÖ 1000 li yıllarında sonrasını ifade etmektedir.

190 bin yıl ateşi bulmak dışında önemli bir ilerleme sağlayamayan yerinde sayan insanlık neolitik çağda yerleşik yaşama geçmiş, yazıyı bularak uygarlık tarihine ilk oku atmıştır. Bu ok; Bereketli hilal içerisinde kalan topraklarda atılmış, birdenbire radikal bir değişim yaşanmıştı ..

“Neolotik Devrim” olarak adlandırılan bu teori arkeolog Childe tarafından mevcut arkeolojik verilere göre 1920’lerde öne sürülmüş ve herkes tarafından da kabul görmüştü… bu teoriye göre; yaklaşık 200 bin yıl önce ortaya çıkan Homo Sapiens binlerce yıl küçük avcı toplayıcı gruplar olarak yaşamış,

3 Neandertallerde aile mezarlıkları bulunmaktaydı. Bir mağaradaki çukurda yan yana bulunan bir erkek bir kadın 3 çocuk ve 2 cenin iskeletlerinin tamamı cenin pozisyonundaydı ve üzerlerine kırmızı boya serpilmişti.
4 A.g.e syf 116-127
5 Dünyanın her bölgesinde bu üç devir eşzamanlı olmadığı gibi genel geçerli bir silsile değildir. Zamanın akışı ve koşullar coğrafi bölgeye göre değişiklikler göstermektedir. Üç devrin birbirini izlemesi evrensel bir gereklilik olmamıştır. Örneğin Güney Pasifik Adaları, Afrika kıtasının iç bölgeleri ile Kuzey ve Güney Amerika kıtalarında toplumlar, kendi içsel dinamiklerinin bir sonucu olarak Taş Devri’nden doğrudan doğruya Demir Çağı’na geçiş yapmışlardır. Diğer yandan bir toplumda demir malzemenin kullanılıyor olması o toplumu bir Demir Çağı toplumu yapmayacaktır. Örneğin Sicilya’da demir kullanımı MÖ ikinci bin sonlarında başlamıştı ama Sicilya Demir Çağı MÖ 9. Yüzyılda başladı. Formüle etmek gerekirse, bir toplumu Demir Çağı toplumu yapan şey, esas itibariyle üretim araçlarının üretiminde kullanılan teknolojidir. Yani, o toplumun tarımda ve sanayide, mal ve hizmet üretiminde kullandığı techizatın üretildiği teknolojidir. http://tr.wikipedia.org/wiki/Demir_Cağı

ama anlık bir ilham ile avcı toplayıcı geçmişe sırt çevirerek, tarımı benimsemişti6… Bu ise başka değişimleri beraberinde getirmişti….
İnsanlar tarlaları ile ilgilenebilmek için göçerlikten vazgeçerek yerleşik alana geçmiş, buralarda yeni aletler geliştirmişti. Bu ateşin ehlileştirilmesinden sonra insanlığın yaptığı en büyük atılımdı.

Bu teoriye göre en önemli gelişme olan tarım sayesinde insanlar ihtiyaç duydukları yiyeceği bulmak için göç etmek yerine, ihtiyaç duydukları kadar ürünü ihtiyaç duydukları yerde yetiştirdiklerinden, artık daha büyük gruplara halinde yaşamaya başladı. Childe; “Türümüz neolitik devrimden sonra hemen sonra, çoğalmaya başladı” diyerek bunu açıklamaktadır. Birdenbire kalabalıklaşan topluluklarda fikir ve teknoloji alışverişleri arttı… teknolojik ve toplumsal yeniliklerde bir patlama yaşandı ve uygarlığın en önemli işaretlerinden biri olan din ve sanat gelişti…. Günümüzdeki çoğu araştırmacı gibi Childe’de bu gelişmenin Gazze’nin kuzeyi doğusu ile Anadolu’nun güneyi arasında sonra da kavis çizerek Irak’a doğru uzanan Bereketli Hilal’de gerçekleştiğini düşünmektedir. Burası milattan önce 4000’nci yıllarda Sümerlerinde ortaya çıktığı topraklardı…

Fakat bu teori daha sonraları çatırdamaya başladı. Bu hilallin batısında yer alan Filistin, İsrail, Lübnan ve Batı Suriye bölgesinde M.Ö. 11-12 bin’li yıllara ait Ölü Denizin Kuzeyindeki, Tell es Sultan yerleşim yerleri bulundu. İnsanlar Buzul çağından hemen sonra, daha avcı ve toplayıcı iken tarım ile uğraşmadıkları dönemde de topluluk halinde yaşamaya başlamışlardı. İlk bulunan yerleşim yeri olan Natuf’tan ismini alan bu döneme ait bulgular, neolotik devrim teorisi duvarına atılan ilk taştı… Childe, köylerin oluşmasında ve uygarlığın gelişmesinde yol açan ilk kıvılcımı tarım olarak görmekteydi fakat, Natuf halkları birkaç yüz kişilik topluluklar halinde yaşamalarına karşın çifçi olmayan avcı toplayıcılardı…
Neolitik devir de daha sonraları Eriha Şoku7 olarak adlandırılan, Eriha’nın en alt tabakalarına ait Natuf Kültürüne ait bulgular ile Neolitik Çağ, çanak çömleksiz Neolitik çağ ve çanak çömlekli neolitik çağ olarak ikiye ayrılmıştı.
Natuf’ta8 ortaya çıkan bulgular bilinen arkeolojik kuram duvarlarına atılan bir taştı, Göbekli Tepe’deki bulgular ise bu duvarı yıkan güllelerdi.

6 İlk buğdayın atası, Urfa’ya 100 km uzaklıktaki Karadağ eteklerinde bulunmuştur. Bu buğdayda dünya üzerindeki tüm buğdayların genetik özellikleri bulunmaktadır.
7 İncil’de Musevi boruları ile yıkılan (Yeşu, 6, 11-20) Eriha kentinde yapılan araştırmalarda, daha çanak çömleğin hiç olmadığı dönemde yerleşik hayata geçildiği ve bu insanların tarım ile uğraştıkları ortaya çıkmıştır. (Schmidt, 2007) syf 37
8 Eriha da bulunan genç insan iskeletlerinini sayısının yüksek oranda olması ve etleri çıkartılmış, çamur ve alçı ile yeniden şekillendirilmiş, gözlerine deniz kabukları konulmuş kafataslarının bu insanların kurban edildiklerini düşündürmektedir. (Schmidt, 2007) syf 43

Bölüm 4: Ex oriente lux –
Göbekli Tepe’de Childe’in neolitik devrim teorisi ters yüz olmuştur. Cilalı Taş devrinde yaşayan avcı toplayıcı insanların kurumsal bir dine sahip olmaları; dinini tarımdan ve uygarlığın diğer bileşenlerinde daha önce geliştiğini göstermektedir. Kutsal ritüleller için bir araya gelme dürtüsünün, insanın doğaya hükmetmesi ile ortaya çıktığını göstermektedir.

Göbeklitepe’nin önemi işte burada çıkmaktadır. Göbekli Tepe’de şu ana kadar bir yerleşim yeri bulunmamıştır. Yerleşimi çağrıştıracak tek bulgu büyük çukurlardır ki bu çukurların su toplamak veya etrafında toplanacakları büyük ateşleri yakmak için kullanıldığı düşünülmektedir. Yerleşim yerinin olmaması bu alanın ibadet için kullanılan bir alan olduğunu göstermektedir.

Göbekli Tepe’deki yapılar, Meksika’daki Chicken İtza mabedinden 9.200 yıl, çok meşhur Stonehedge’deki megalitlerden ve Mısır’daki Keops piramitlerinden 7.500 yıl, Malta’daki mabetlerden 6.400 yıl daha eskidir.
Bölüm 5 : Peygamberler kenti Urfa, Hz. İbrahim’in Hz. Eyüp’ün mekanı…
Göbeklitepe Urfanın 15 km doğusunda, Örencik köyü yakınında yöredeki en yüksek bir tepenin üzerinde; Yukarı Mezopotamyanın kalbinde bulunmaktadır. Göbeklitepe, neolitik devrimin ortaya çıktığı bereketli hilal üzerindedir. Göbekli Tepeyi merkez aldığımızda bu hilal üzerinde yer alan ve önemli arkeolojik kazı alanlarına yakın olduğu görülmektedir.

Çevresindeki arkeolojik olarak değerli bulgular veren yerler arasında, Nevali Çöri, Gürcü Tepe, Çayönü’nü sayabiliriz.
Urfa, Hz.İbrahim’in doğduğu ve daha sonra burada ateşe atıldığı, Hz Eyüp’ün yine hastalığına burada sabır gösterdiği, yakınlarında Hz.Şuayyip’in Şuayp şehrini kurduğu, yakınlarındaki Soğmatar ‘da Hz.Musa’nın yaşadığı, peygamberler şehridir.
Hz. İbrahim, putları kıran ilk kişidir ve isim köküne indiğimizde BRAHMA; Hint öğretisindeki yüce varlığın ismini, Antik Mısır dininde ABA RA HİM –Işık Halkının Babası- anlamları ile karşılaşmaktayız. Hz. İbrahim Göbekli Tepe’deki putları mı kırdı veya Göbekli Tepe’deki ritüeller bize tanrıya ilk teslim olan Hz.İbrahim’in dinini mi anlatıyor, bilebilmemiz mümkün değil. Fakat hiçbir şeyin tesadüf olmadığı da aşikar.

Bölüm 6: Sıvı geçirmez tabanlar, insan eli ile örtülen höyük, daha araştırılmamış yapılar
Göbekli Tepe, insan eli ile yapılmış en büyük dini yapıdır. Yaklaşık 300 mt çapında bir alan yapay bir şekilde doldurularak 15 mt yüksekliğinde bir tepe; yaklaşık 500.000 m3 toprak, tortu malzemesinin insan eli ile toplanıp yığılarak oluşturulmuştur.10 Sümer dilinde mabet anlamını taşıyan TEMEN kelimesi -ki daha sonra temple kelimesinin kökenini oluşturan Grekçedeki TEMENOS kelimesi buradan gelmektedir- “yığın halinde kümelenmiş toprak yükselti” anlamına gelmektedir.11
9 (Sepici, 2013) syf 59
10 (Sepici, 2013) syf 64
11 (Bobaroğlu, 2012)syf 26

Yapılan kazılarda, bu yapıların taş devri insanlarınca taş, tortu vb. maddelerce doldurulduğu ve kapatıldığı ortaya çıkmıştır. İnsanlar bunu neden yapmışlardır net olarak bilinmemektedir. Fakat eskiye ait olan yıkılmamış, bu kutsal alana düzenli bir gömme ile veda edilmiştir.
Çayönü’nden bulunan yine çanak çömleksiz döneme ait “kafataslı yapı”da benzer bir son ile karşılaşmıştır. Ölülerinin kafataslarını bedenlerinden ayrılarak büyük bir özen ile dizilerek saklandığı bir tapınak işlevi gören bu kutsal yapı en son evresinde içerisindeki eşyalar çıkartılmış kapı ve pencereleri duvarla örüldükten sonra bilinçli olarak yakılarak işlevine son verilmiştir. Bu iki kutsal yapının farklı yöntemlerle de olsa insanlar tarafından yok edilmesinin anlamı henüz bilinmemektedir.

Göbekli tepenin höyük kütlesi net olarak ortaya çıkmamıştır. Burada çok sayıda tepecik ve onların arasındaki çukurlardan oluşan bir çevre vardır.
Göbekli Tepe’de yapılan jeomanyetik araştırmalarda en az 20 adet benzer nitelikte yapı tespit edilmiştir. Bunlardan şu anda 9 adedi üzerinde kazı yapılmaktadır. Diğer yapıların kazılması bu insanların inançları ve yaptıklarını yorumlamakta önemli bir aşama oluşturacaktır.
Kazılan yerler A,B,C, D yapıları olarak kodlanmıştır. Bu yapılar arasındaki zamansal bir ilişki tespit edilememiştir. Hangisi daha önce yapıldı veya hangileri aynı zamanda kullanıldı bilinememektedir. Bu yapılar eşzamanlı veya aşamalı olarak inşa edilmiş olabilir.

Yapıların hepsindeki zemin terrazzodur. Bu tabanın özelliği sıvıyı tutabilme özelliğine sahip olmasıdır. Özel bir amaca hizmet için inşa edildiği belli bu tabanlar, yakın eski çağ yerleşim yerlerinde de Nevali Çori, Çayönü görülmekteydi. Bu tabanın ve üzerlerinde çeşitli kanalların varlığı burada yapılan ayinlerde sıvı bazlı ritüellerin –sıvıda arınma, kurban verme vb- uygulandığının kanıtı olarak kabul edilmektedir. Göbekli Tepe’de bulunan yapıların tamamında zemin doğuya göre eğimlidir suyun toplandığı yerde bulunan delikler kapatıldığında su geçirmez zeminde sıvı birikmektedir.

Göbekli Tepe’de konut binası olarak kullanılan herhangi bir binaya, kafatası, yeniden şekillendirilmiş kafatası veya insan kemiklerine rastlanılmamıştır. Burada inşa edilen her şey kutsal-ritüelik bir amaç güdülerek yapılmıştı. Hiçbir binada ocak vb. yerleşim için kullanılacak bir mekan bulunamamıştır. Çeşitli yerlerde bulunan dibekler ise burada ağır işlerin gerçekleştirilmesini sağlayan misafirlerin ihtiyaçları için kullanılmış olabilirler. Bu ihtiyaçları keyif verici, şifa sağlayan veya besin amaçlı kullanılan yiyeceklerin hazırlanmasına kadar geniş bir yelpazede alabilirsiniz.

Buralarda hangi ritüellerin uygulandığını bilmemekteyiz. Göbekli Tepe’de şölenler düzenlendiği kesindir. Çünkü arkeologlara göre bulunan ve bira fıçısı13 olduğu kabul edilen taş küvetler buradaki
12 (Özbek, Çayönü’nde İnsan, 2004) syf 20

törensel tapınmalara işaret ettiği kabul edilmektedir. Göbekli Tepe’deki kültsel mekanizma işlediğinde buradaki yapıların müziksiz danssız ve koreografisiz olduğunu düşünmek mümkün değildir.
Bu yapılar inşa edildiğinde dana öküz gibi güçlü hayvanlar daha insanlarla birlikte değildi. Bu yapılar tamamen insan gücü ile; birkaç yıl değil belki de 10 yıllar süren bir uğraşın sonucu yapılmışlardır. Bu insanları buna yapmaya zorlayan, teşvik eden, onları yöneten gücün ne olduğu şu anda tespit edilebilmiş değildir… fakat burada kesin olan bir husus avcılık dışında başka uğraşlarla çalışan insan topluluklarının o zamanda var olmuş olmasıdır. Bunlar avcı toplayıcı toplumda bulunan farklı iş bölümü ile çalışan, taşçı ve yapı ustaları, oymaları yapan zanaatlardır.

Kazılan yapılarda T şeklinde stilize edilmiş taşlar bulunmaktadır. Bu taşlardan iki tanesi, yapının ortasında simetrik, diğerleri ise bunların çevresine yerleştirilmiş olarak durmaktadır. T şeklindeki taşların insanı simgelediği kesindir ve benzerleri Nevali Çöri’de de bulunmuştur.
Ortadaki büyük T’lerden doğu tarafında duran taşın başı, tüm mabetlerde aynı şekilde; mütevazi bir duruş gibi, öne eğik gibi açılı yapılmıştır. Bunun anlamı çözülememiştir.

T şeklindeki sütunların üzerinde onların insan olduklarını anlatan figürler de yer almaktadır. Bu figürleri taşıyan T sütunlarına ortak olarak işlenmiş figür olarak dirseklerden gönye şeklinde bükülmüş iki kol ve kolların göbek hizasında birleşen elleri yer almaktadır. Bu ellerin duruşuna antik mısırda, paskalya adasındaki heykellerde, Tibet’te, İslam içinde namaz sırasında rastlamaktayız. Bu eller insanın iç güçlerini harekete geçirme olarak kabul edilmektedir. Bazılarında ise, göbek hizasında süslemeli bir kemer ve kemere bağlı bir önlük yer almaktadır. O zamanlarda metal işçiliği olmamasına rağmen kemer tokası olması ilginç başka bir noktadır.

Benzer bir duruşlu heykel ise çok daha yeni tarihli olarak Urfa şehir merkezinde yapılan bir kazıda bulunan heykeldir. Bu heykeldeki ellerin duruşu, Göbekli Tepe’deki T dikilitaşlarındaki insanlarda aynı şeklide sembolize edilmiştir. Bu heykel insan boyutunda yapılan bulunmuş en eski heykeldir. Heykelde ilk dikkati çeken ellerinin duruşudur. Fakat başka detayları da içermektedir. Heykelde papaz atkısı, regalya olarak tanımayabileceğiniz giysisi boyun hizasında açıkça görülmektedir. Gözleri ancak lazer ile kesilebilen obsidien taşından yapılmıştır. Ağzı, belirtilmiş olmasına rağmen yapılmamıştır. Bu heykelin gözlerindeki özen, ezoterik sırlara hakim olan; ağzının olmaması da, bu sırları açıklamayan kutsal bir kişiyi anlattığını kolaylıkla düşünülebilir.

Sütunların üzerindeki kabartmalarda hayvan figürleri veya soyut semboller yer almaktadır. Boğa, Aslan, Tilki, Yaban domuzu, Ceylan, Yaban Eşeği, Örümcek, Akrep, Yılan, Pelikan, Akbaba, Karga ve Sümerler yazıyı bulduktan sonra ilk kayıtlarında biranın tarifi yer almaktadır.
Tuna Kuşu, kabartmalarına rastlanmıştır. İnsanlar soyut semboller ve hayvan kabartmaları ile dönemlerine ilişkin çeşitli efsaneler anlatmış kendi mitlerine ilişkin mesajlar vermişlerdir.

Hayvanlarda cinsiyeti belli olanların tamamı erkektir. Mabetlerde hiç kadın sembolü yer almamıştır. Yuvarlak planlı mabetlerin dışındaki dikdörtgen yapılarda yapılan kazılarda yere kazılmış bir kadın figürü ile karşılaşılmıştır. Bu figür Göbekli Tepe’de bulunan ilk kadın figürüdür. Çıplaktır. Memeleri yere kadar uzanmaktadır. Kafası ters kalp şeklindedir. Bu şekil daha önce bulunan yılan başlarında da benzemektedir. Fakat en ilginç olan kadının cinsel organının büyüklüğüdür. Özellikle Güney Afrika kabilelerinde günümüzde de kadınlar ergenliğe girdikleri andan itibaren cinsel oranlarını çekerek 10 cm kadar uzatmaktadırlar. Benzer görüntü bu resimde de vardır. Fakat bu resim 6.000 yıl öncesinde aittir ve her ne kadar Göbekli Tepe’de yer alsa da kutsal mabetler ile ilişkili bir yerde bulunmamıştır. Abartılan cinsel organı ile vurgulanan kadın, daha sonraları Anadolu’da yaygın olan ana tanrıça kültünün ilk izleri olabilir.
Sütunlara ilişkin diğer bir ilgi çekici nokta ise, bir cisimle vurulduğunda düşük titreşimli tınlama sesi çıkartmalarıdır.

Mabetlerin inşasına üstün bir matematik inşaat bilgisinin var olduğu kesindir. Bu günkü teknoloji ile bir zorlanarak yapılabilecek sütunlar, sadece çakmaktaşından yapılmış aletler kullanılarak oyulmuş oyuklara yerleştirilmiştir. Dikilitaşların yapıların ayakta durması ile ilgili herhangi bir işlevleri yoktur ve yükseklik farklarına da bakıldığında kesin olarak ispat edilememiş olmasına rağmen bu mabetlerin üstleri kapatılmamış mabetler olarak kabul edilmektedir.

Diğer bir ilginç yapı ise, dikilitaşların tepe düzeylerinde bulunan sıralı şekilde yapılan yuvarlaklardır. Bu yuvarlakların doğal olmadığı insan eli ile yapıldığı kesindir. Daha derin yuvarlak çukurlara ise yapıların dışında rastlanılmaktadır. Bu yerlerin ibadet sırasında ateş yapılan yerler olduğu düşünülmektedir.
Tapınakların tamamı güney yönüne bakmaktadır. Bununla ilgili çeşitli astronomi ile ilgili gerekçeler öne sürülmektedir.

Bölüm 7 : Burçlar dünyası ve 12 sayısını içeren D mabedi, yılan ağı örgülü A mabedi ve yuvarlak planlı B mabedi; Spiral şeklinde bir duvar ile çevrelenen ve girişinde 2 sütun arasından geçilerek girilen C mabedi:

14 Schmidt, farklı bir yorum ile; “aşkı gerektiği için yaşayan yerleşik yaşamdaki insanlar yerine aşkı olduğu gibi yaşayabilen avcı insanlara duydukları özlemin bir protestosu olarak resim etmiş olabilirler” demektedir. (Schmidt, 2007) syf 266
15 (Sepici, 2013)syf 83
16 Çakmaktaşı kaynağı olabilecek en yakın yanardağ yöreye 100 km uzaktadır. O nedenle buradaki taşları oyanlar yanlarında çakmak taşlarını da getirmişlerdir. Toplumda bu iş ile ilgili bilgisi ve becerisi olan insanların varlığına başka bir ifade ile toplumdaki hiyerarşiye işaret etmektedir. (Sepici, 2013) syf 82
17 21 Aralıkta güneş en güneyde görülmektedir. Sirius ve Orion takımyıldızı bu zamanda en yükek noktalar.

A mabedinde ortada dikilitaşlar yer almamaktadır. Elips şeklindeki mabette 5 adet dikilitaş bulunmuştur. Dikiltaş 1’n üzerinde bir tarafında 4’ü aşağı biri yukarı doğru kıvrılan 5 yılan- ki aşağı doğru kıvrılan yılan kabartması 5. Dikilitaşta da bulunmaktadır; diğer yüzünde ise yılan ağı, örgüsü şeklinde ve altında da koç şeklinde bir kabartma; dikilitaş 2 de ise boğa, tilki ve turna kabartmaları yer almaktadır.
B mabedi, yuvarlak planlı bir mabettir. Bu mabette, kuzey güney yönünde yerleşmiş dikilitaşların birbirine bakan yüzlerinde tilki kabartmaları yer almaktadır. Diğer dikilitaşlarda yer alan kabartmalar arasında akbaba ve leş yiyen karga seçilebilmektedir.
C mabedi ilk olarak kazılan mabettir. Mabette çevresinde 3 metre boyunda, merkeze işaret eden T sütunlar yer almaktadır. Merkezdeki 5 mt boyundaki sütunlar ise doğu batı yönlerinde yerleştirilmiştir. Açılan tüm mabetlerde ortadaki büyük sütunlar doğu batı yönünde yerleştirilmiştir.

Giriş kapısı, güneydedir ve kapının yanında 2 adet T şeklinde sütun bulunmaktadır. 2 Sütun arasından geçtikten sonra spiral şeklinde dönemeçli bir yoldan geçerek mabede ulaşılmaktadır. Giriş kapısındaki U şeklindeki her iki yanında kabartma aslan heykelleri bulunmaktadır.
Giriş kapısının dışına doğru yer alan levha girişi kapatmaktadır. Ve önünde duran kişiye dönük yüzünde, sırtüstü yatmış bir yaban domuzu kabartması ve taş eşiğin önünde ağzını açmış yırtıcı bir hayvan heykeli bulunmaktadır. Kapıda durup yola doğru bakanlar önlerinde uzayıp giden yolun ölüler ülkesine, başka bir aleme gittiğini görür gibiler. Anıtkabir’deki aslanlı yolun ilk örneğini Göbekli Tepe’de bulmaktayız.

Mabedin merkezinde dikdörtgen bir taş kaide içinde ortası delik yuvarlak bir taş bulunmaktadır. Bu taşın dibek veya kurban için kullanılan bir taş olduğu düşünülmektedir. Ayrıca giriş sütunlarının dışında henüz işlevi bilinmeyen 120 cm çapında bir halka bulunmuştur. Bu halka Avrupa’da yapı mezarların kapılarının kapatılmasında kullanılan taşların ortalarına açılan ve bir insanın geçemeyeceği ruh deliklerine benzetilmiştir.18 Ama işlevi henüz belli değildir.
Göbekli Tepe’deki mabetler arasında, sembolizması en yoğun mabet D mabedidir. Güneydeki kapıdan direkt olarak girilmektedir. Yuvarlak yapıdadır ve içerinde çevrede 12 adet T sütunu ile merkezde 2 adet doğu batı yönünde sütun bulunmaktadır. Mabet elips şeklindedir. Bu mabedi üzerindeki sembolizmayı anlatırken daha derinlemesine inceleyeceğiz.

Bölüm 9 : Hazreti Yakub’un merdiveni:
Neden 12.000 yıl önce insanlar dikilitaş dikmişler ve üzerlerine hayvan sembolleri işlemişlerdir?
Sembolik anlatımlar çok yüksek şuuru, soyutlama yeteneğinin varlığını gerektirir. Göbekli Tepe’de de soyutlama simgesel anlatım açık olarak görülmektedir. Zekanın en yüksek biçimi simgesel anlatımı başarabilmektir ve Göbekli Tepe insanları bunu başarmıştır.
Sembolizm tarihi olan doğadaki her şeye (taşların, bitkilerin, hayvanların, insanların, güneş, ay, rüzgar, su ve ateşin) insanlar tarafından simgesel anlam yükleneceğini göstermiştir. İnsan
18 (Schmidt, 2007)syf 110

simgeleştirici yeteneği ile bilinçsiz olarak nesne ve biçimleri sembollere dönüştürür. Bu sırada onlara büyük psikolojik önem yüklemiş olur.
Taş, hayvan ve daire sembolleri insan bilincinin en erken dışa vurumlarıdır.
Ham taşların; eski toplumlarda büyük simgesel anlamı olduğunu biliyoruz. Sıklıkla doğada bulunan tekil büyük, özellikli taşların; ruhların ve tanrıların toplanma yerleri olduğuna inanılırdı. Bu taşlar, ilkel kültürlerde mezar taşı, sınır taşı ya da dinsel saygı nesneleri olarak kullanılırdı.
İnsan taşlara, rastlantıların ve doğanın verebileceğinden daha büyük bir verme çabası ile heykelin ilk örneklerini oluşturmuştur.
Tevrat’taki Yakub’un Düşü’nde taşta yerleşik bir kutsal ruh olduğuna inancın tipik bir örneği anlatılmaktadır.

Bu öyküde, Hz.Yakup, Harran’a doğru gittiğinde, gecelerken oradaki taşların birini başının altına koyar ve uyur. Rüyasında yer üzerinde merdivenin dikildiğini, bir ucunun göğe yükseldiğini ve üzerinde meleklerin inip çıktığını görür. Rab bu merdiven üzerinde durarak “Baban İbrahim’in ve İshak’ın Rabbı benim; üzerinde yatmakta olduğun diyarı sana ve senin zürriyetine vereceğim…” der. Yakup, bu söz üzerine sabah erken kalktığında, “Rab bu yerdedir ben onu bilemedim”, ve korkup, ”bu yer ne heybetli; bu başka bir şey değil, ancak Allahlın evidir ve göklerin kapısıdır” der ve kalkıp başının altına koymuş olduğu taşı alır, onu direk olarak diker, tepesine zeytinyağı döker ve bu yerin adını Beyt-el (Tanrı’nın evi) koyar.

Yakup için taş vahiyin bir parçası tanrı ile arasındaki bir köprü idi.
Diğer bir nokta da, dikilen taşlarda kutsallık tek taşla değil bir çok şekilde yan yana dizilmiş taşlarla temsil edilmiş olmasıdır. Bunun örnekleri stonehedge veya göbekli tepede bulmaktayız.
Neden hayvan kabartmaları yapılmıştır sorusu cevap aranması gereken diğer bir sorudur. İnsanlar mağaralara hayvan resimleri yapmışlardır. Bunun doğal ortamın sanatsal dürtü ile kopyalanmasından öte anlamları vardır.

Hayvan insandaki dürtüsel ve güdüsel doğanın bir parçasıdır. Mağaralarda bulunan hayvan heykelleri çevresindeki yumuşak killerde bulunan insan ayak izleri bu heykeller etrafında dans edildiğinin bir kanıtıdır. İlkel insanlar günümüz insanına göre duyuların akışına karşı daha zayıftır ve içindeki bu güçlü dürtüleri hayvan cinleri ile simgelemek bu tehlikeli gücü betimlemeye yarar. Hemen hemen tüm ilkel dinlerde büyük tanrılar hayvan simgeleri ile düşünülmüştür. Babilde tanrılar, koç, boğa akrep, aslan ya da balık şeklinde gösterilmiştir. (sonra zodiak yıldızındaki simgelere dönüşmüşlerdir) Mısırda tanrıça Hator İnek başlı, Ammon koç başlı, Tot balıkçıl başlıdır. Hindistanda Ganeş insan vücudlu fakat fil başlı, Vişnu domuz tanrılardır. Yunanda Zeus sevdiği kadın ve erkeklere boğa, kuğu

19 (C.G.Jung, 2007) syf 236
20 Hala kuzey Afrika’da kaya resimlerine oralardan geçen göçebeler sunular bırakmaktadır. Mağaralar ve kayalıklar hiç değişmeden eskiden nasıl ise öyle algılanmayı sürdürüyorlar. (C.G.Jung, 2007) syf 239

veya kartal bicinde yaklaşmaktan çekinmez. Dört İncil yazıcısından üçüne hayvan eşlik eder. Luka’ya boğa, Markus’a aslan, Yuhanna’ya kartal eşlik eder.
Bütün zamanların halkların dinsel ve sanatsal anlatımlarında vurgulanan hayvan simgelerindeki zenginlik, bilinçdışı bir içeriğin bilinçlenmesine yarar ve onu elle tutulur yapar. Aslında hayvan ne iyidir ne de kötüdür. Hayvan doğanın bir parçasıdır ve bu bakımdan insandan da daha üstündür. O sadece kendi doğasında olanı ister, içgüdüsünü izler. İnsan doğasında da içgüdü vardır ama insan içgüdüsünü kendi isteğiyle denetleyebilme gücüne sahip tek varlıktır.
Daire bütünlüğün yada başka bir ifade ile selfin simgesidir. Eski güneş kültünde veya dinsel görüntülerde daire her zaman yaşamın bir yönüne bütünlüğüne işaret eder.

Bölüm 10: Göbekli Tepe’deki Sembolizma
Mabetlerin yuvarlak formu, T stili, sütun sayıları, yükseklik farkları, orta sütunların duruşları, mabede 2 sütun arasından girilmesi, yönler, mabede etrafında dolaşarak girilmesi, su ile yapılan ritüelik çalışma, T sütunlarının üzerindeki kabartma şekiller, kolların gönye, ellerin göbek hizasında bulunması, taşların tınlaması ve çok daha fazlası birer sembolizmadır.23 Şimdi bunların üzerinden geçelim.

T Sembolü:
T’yi dikilitaşların tamamında görmekteyiz. Sematik Finike alfabesinden Grek alfabesine aktarılmıştır. İbrani alfabesindeki karşılığı son harf olan TAV’dır. İmza işaret demektedir. Eski Mısırda tanrı bilgelik tanrısı Thot’un simgesi olarak Tau, T biçimli mısır haçıdır. T işareti yeryüzü ve gökyüzünün de sembolüdür. Yeryüzü ve gökyüzünün sembolü olan T aynı zamanda insanı da anlattığında makrokozmozda olan her şeyin mikrokozmozda da olduğunu anlatmaktadır.
Uygarlık tarihinde baktığımızda Tanrı kavramı uygarlık tarihinde ilk kez Sümerlerde ortaya çıkmıştır.

Akad ve sümer dilinde ortak yazılmış sag.ba taşında yer alan
“Tanrı tektir değiştirilmez,
Tanrı ve insan birbirinden ayrılamaz”
İbaresi çok tanrılı dini anlayıştan daha farklı bir tanrısal anlayışı ifade etmektedir.
AUM Sembolü
T sütunlarına vurulduğunda çıkartılan düşük frekanslı ses, Hinduizm’deki zikir amaçlı, yavaşça telaffuz edilerek kullanılan AUM sesini çağrıştırmaktadır. Brahma, evreni AUM sesi ile yaratmıştır ve bu ilk ses
21 Noel zamanında Hz. İsa’nın simgesi bir ahırda hayvanlar arasındaki beşik, insanın içindeki içgüdü ve ruhani özelliklerin bir arada bulunduğu kutupsal ilişkiyi anlatır.
22 (C.G.Jung, 2007) syf 240
23 (Sepici, 2013)syf 98

her yerde ve her şeyde tınlamaktadır. Üç harften oluşmasına rağmen, ağızdan tek ses, OM olarak duyulur. Tanrı’nın tek bedende yaratıcı, koruyucu ve yok edici yönünü anlatır.

SU Sembolü
Arınma, ibadetin, kutsallığın temelidir. Su ise en sık kullanılan arınma aracıdır. İslam’daki ibadet öncesi su ile alınan abdest olmadan namazın kılınamaması, arınma olmadan ibadetin de olmayacağının bir anlatımıdır. Göbekli Tepe’de su geçirmez tabanlar, sıvı ile arınma, vaftiz gibi arınma törenleri yapıldığına işaret olabilir. Başka bir etkisi de akşam su ile doldurulan zeminlerdeki gökyüzündeki yıldızların yansıması ile hareketlerinin işaretlenerek izlenmesi olarak düşünülmektedir

YABAN DOMUZU
Vedaların en eski ve ilk kitabı olan Rig Veda’ya göre tufandan sonra bilgiyi aktaran yaban domuzudur. Yaban domuzu, kutsal bilgiyi yaşamın devamı için gerekenleri aktarandır, sırrın tek sahibidir ve iç organları insana en yakın dizilimi olan hayvandır. Bu özellikleri ile domuz yemenin neden haram kılındığı daha anlamlı gelmektedir

TURNA
Antik Mısır’da Hermes’in öğretisini simgeler. Turna günümüze kadar bütün sembolizmayı, Hermetik öğreti ile de bütünleştirecek olursak sözün ustalığını, tanrı Hermes’i, tanrısal sesi, avazı, anlatmaktadır. Diğer kuşlardan farklı olarak turna, tek eşlidir. Başka bir benzerlikte turnanın yürürken dizlerini kırarak bir insan gibi yürümesidir.
Yürüyüşü ile de insana benzeyen Turna, tek eşliliği ile, ilerlemiş insanın tek eşli olduğunu, onun altındaki çok eşlilikleri daha önceki gelişmemiş dönemlere ait olduğunu, simgelediğini söyleyebiliriz.
Turna Japonya’da ve Aborgin yerlilerinde geleneksel dans figürü olarak yer almaktadır. Bugün “turna”, “turna semahı” adıyla semahın içinde bölümlerden biri olarak Alevi inancında varlığını sürdürmektedir.

YILAN
Yılan geçmişi çıkarıp atan yaşamaya devam eden hayatın sembolü. Yaşamın gücü yılanın deri değiştirmesine sebep olur. Ayın yeniden doğmak için gölgesine yaptığını yılan da derisine yapar. Yılan zaman diyarında bulunan sürekli olarak ölüm gömleğini üzerinden atan ve yeniden doğan ölümsüz enerjiyi ve bilinci temsil eder.

24 “Başlangıçta kutsal AUM vardı. AUM tanrı ile birlikte idi ve AUM tanrı idi Kutsal ses AUM sayesinde her şey oluşturuldu. Kutsal ses olmadan hiçbir şey yapılmadı” (Sepici, 2013) syf 106
25 Senegal ve Gana arasında yaşayan Bassarilerin efsanesinde; “birgün bir yılan dedi ki: ‘biz bu meyvelerden yemeliyiz. Neden aç kalalım?’ Antilop dedi ki: ‘Ama bu meyve ile ilgili hiçbir şey bilmiyoruz’ Sonra insan ve karısı meyveden biraz aldı ve yedi. Unumbotte gökyüzünden indi ve sordu : ‘meyveyi kim yedi?’ cevap verdiler, ‘biz Eski Mısır’da, yılana benzetilen erkeklik organındaki derinin kesilip atılması, sünnetli erkeği ölümsüzlüğe kavuşturacaktır.
Yılan sembol olarak Göbekli Tepe’de çok fazla kullanılmıştır. T dikilitaşların üzerindeki yılanların çoğu aşağı dönükken bir kısmı ise yukarı doğru çıkmaktadır. Bunun anlamını yorumlamak çok zordur.

Hz.Musa’nın asası önce yılana sonra tekrar asaya dönüşür. Asa iradeyi simgeler. İradenin güçlendirilmesi veya kendindeki hayvansal güdülerin kontrolü için yılanın ayağa kalkması gereklidir. Yılan Tanrıların Firavunların alınlarında yansır. Alın bölesinde ortaya çıkan yılan sıkça kullanılan bir semboldür. Bu yüksek bilince ulaşmış insanı simgeler.

Nevali Çöri’de bulunan arkasında yılan bulunan heykel başı var. Bu heykelin iradesi güçlenmiş insanı, bir rahibi veya kutsal bir yöneticiyi simgelediğini söylemek zor olmayacaktır. Benzer şekilde günümüzde kafalarını usturaya vurdukları halde arkalarında yılanı andıran saç örgüsü bulunduran rahiplerde aynı simgeyi anlatmak istemektedir. Nevali Çöri’de ve Urfa’da bulunan bilinci uyanmış ve ağızları kapalı insanları sembolize eden heykeller Göbekli Tepe’deki ruhban sınıfına işaret etmektedir.

BOĞA
Boğa 12 burçtan biridir. Boğa alfabedeki ilk harfin gösterilmesidir. Boğa, üretkenliğin sembolüdür. Boynuz ve ayakları ile gücünü öne taşıyan boğa insan için çalışmanın çalışmaya yönelmiş gücün simgesidir. Boğa çift yönlü bir simgedir. Kimi öğretilerde üretken gücünü simgelerken kimi öğretilerde toprağın gücünü yani insanı yere bağlayıcı gücü, insanın göksel tarafına karşıt olan dünyevi tarafını, kendini aşağıya çeken eğilimleri, maddi tutkuları simgeler.

30 bin yıl önceki mağara resimlerinde boğa açıkça görülmektedir. Benzer şekilde Çatalhöyükte de boğa tapınımını anlatan duvar resimleri, evlerin kutsal alanları yer almaktadır. Antik Mısır’da Tanrı Apis Boğa biçimde gösterilmektedir. Apis’in başındaki güneş bçimindeki daire “Kraliyet Tacı” denilmektedir. Eski Mısır ile aynı zamanda Mezopotamya da Babil Akid ve Hitit tanrılarının başlarında boynuz yer almaktadır. Kimi tanrıların kıdemi boynuz sayısına göre belirlenir.
Harun’un Musa’yı beklerken İsrailoğulları’na yaptığı altından yaptığı dökme buzağı da ilginçtir. Mikalengelo’nun yaptığı Hz.Musa heykelinde başında iki boynuz yer almaktadır. İbranice de Boynuz kelimesi olan Keren ile parlamak anlamına gelen Koran kelimesi aynı kökten gelmektedir. Sanstrikçe de usya hem ışıldamak hem de boynuz anlamına gelmektedir. Boynuz tüm kadim geleneklerde parlamak olarak alınmaktadır.

yedik”. Unumbotte sordu :’o meyveyi yiyebileceğinizi kim söyledi?’ Cevap verdiler:’yılan söyledi’ (Campbell, 2013) syf 71

TİLKİ
Sanskritçe’de tilkiye vraki denir anlamı gökyüzündeki ay demektir. Kutsal kamil kişiyi temsil eder.
Göbekli Tepe’deki dikilitaşların üzerinde sıklıkla bulunan Tilki kabartmasına karşılık, tilkinin diğer yılan, boğa, aslan gibi hayvanlara göre mitoloiik önemi, sembolizması daha azdır. Bütün fabllarda yer aldığı gibi tilki kurnazlığı ile ünlüdür. Sümerlerde tanrı Enki ile cinsel ilişkiye girdikten sonra ortadan kaybolan tanrı Ninhursag’ı arayan diğer tanrılara tilki yardım etmiş ve onu kurnazlığı ile bularak ortaya çıkarmıştır.
12 Dünyadan bakıldığında tam bir yıl içinde güneş sisteminin içinde gözüktüğü 12 takım yıldız, zodiak olarak adlandırılır.
12 sembolü günümüzde bir çok alanda karşımıza çıkmaktadır. Saatimiz 12’ye ayrılmıştır. Eski Türk takvimlerinde 12 hayvan ile gösterilen aylara ayrılmıştır. Hititlerin 12 tanrısı vardır. Alevi inancındaki 12 imam, Musevi inancındaki 12 kavim, Hz.İsanın 12 havarisi hep bu sayı etrafında oluşan sembolizmadır.

EŞKENAR DÖRTGEN
A madebinde bulunan yılan örgüleri bir ağ veya başka bir ifade ile bir eşkenar dörtgen şeklindedir. Eşkenar dörtgen ilk çağ sembolizminde yumurtayı temsil etmektedir. Yumurtanın çok sayıda parçaya ayrılması, başka bir ifade ile sonsuz bölünmelere doğru çoğalması eşkenar dörtgen ile anlatılmak istenmektedir. Dikilitaştaki yılan ağlarının her iki tarafında yer alan yılan başları yılanların gittiği zıt yönler sonsuzluğunun sembolize etmiş olabilir.

H, GÜNEŞ ve AY SEMBOLİZMASI
D mabedindeki ortasındaki sütunlardan doğudakinin üzerindeki soyut sembollerde, en altta yukarı bakan bir hilal, üzerinde ortasında nokta olan bir daire, üstünde de H sembolü yer almaktadır. Göbekli Tepe’de bulunan H’lerin çok büyük bir kısmı dikilitaşlara yılanlarla birlikte düzgün olarak işlenmiş iken bir kısmının dikey olarak döndürülüp işlendiği görülmektedir.
Üsteki H sembolü diğer H sembollerinden farklıdır. Ortasındaki çizginin, elele tutuşmuş yani birleşmiş iki figürden oluştuğu görülmektedir.
Güneş ve ay sembolizması tüm ezoterik öğretilerde düaliteyi anlatır. Güneş erildir, ay dişildir. Ateş ve hava güneşin, toprak ve su ise ayın faaliyetlerine bağlıdır. Güneş Yang’tır, Ay Yin’dir… Hz.Süleyman Mabedi’nin girişindeki 2 sütun, Jakin ve Boaz, eril ve dişil ilkeyi simgeler. Bu sembolizmayı daha da örneklendirmek mümkündür.
26 (Ateş, 2002) syf 209

Fakat buradaki H harfinin Göbekli Tepe’deki diğer 34 H harfinden farklı olması ve hemen altındaki güneş ve ay sembolleri ile birlikte değerlendirildiğinde, mabetlerin ortasındaki iki dikilitaşın düalitenin birliğini anlattığını söyleyebiliriz.

GÜNEŞ DİSKİ
Samanyolu beyaz nehri andırır ve akrep takım yıldızından başlayarak kuğu takım yıldızında sona erer.
Kadim Hint geleneğinde Saraswati bir kuğuya biner ve güneşin bir kuş tarafından taşındığı simgelenir. Güneşin kanatlı bir disk olarak tasvirini Anadolu’da Mısır ve Mezopotamya’da görmekteyiz. Bu tasvirlerin atasının göbekli Tepe’de yer aldığını öne sürebiliriz.

EREKSİYON HALİNDEKİ HAYVANLAR ve ERKEK FİGÜRLERİ
Göbekli Tepe’deki hayvanların tamamı erkektir ve gerek bulunan bir çok erkek heykelinde ve hayvan kabartmalarında erkeklik organı ereksiyon halinde gösterilmiştir. Bu kabartmalar içinde en ilginci “D” mabedinde görülen kafası kesik ve ereksiyon halinde gösterilen bir insan figürüdür… Benzer figüre 3 bin yıl sonra Çatalhöyük’te de rastlanılmaktadır. D tapınağındaki bütün semboller merkeze bakarken sadece bu iki figür tam ters yönüne bakmaktadır. Bilinci gelişmemiş bu nedenle de kafası kesilmiş sadece cinsel dürtülerinin esiri olan bir erkek ifade edilmektedir.

T DİKİLİTAŞLARIN KAFALARINDA BULUNAN YUVARLAK ŞEKİLLER
C mabedinde bulunan bir dikilitaşın kafa olarak kabul edilen üst kısmının arka yüzeyinde küçük çift delikler yer almaktadır. Diğer bir benzer durum ise, T biçimli dikilitaşların kafalarının üstünde yer alan sıralı yuvarlak şekillerdir. Bu deliklerin küçüklüğü ilk aşamada oralara flama vb bezlerle çeşitli küçük eşyaların asıldığını akla getirmektedir.

Fakat Çayönü’nde bulunan kafataslarındaki baş delgi ameliyatı, tıp dilinde trepanasyon delikleri dikkate alındığında, T dikilitaşlarının en üstünde yer alan yuvarlak çukurlukların trepanasyona benzediği ve bu nedenle trepanasyon deliklerinin tedavi amaçlı değilde ritüellik bir ayin sırasında kutsal bir amaç ile yapıldığını iddia edebiliriz.

27 Trepanasyon: kafatasında seçilen bir bölgede, baş deri si kaldınldıktan sonra bir parçanın belirli bir teknik ve amaç doğrultusundabeyin ile dura matere zarar vermeden çıkanlıp alınması demektir. Çayönü’nde görülen bu kafataslarının benzerleri dünya üzerinde Kuzey Afrika, Güney Amerika, Sırbistan, Malezya ve Polinezya gibi birbirinden çok uzak bölgelerde görülmüştür. (Özbek, Çayönü’nde Kafatası Delgi Operasyonu, 1998)

Bölüm 11: Göbekli Tepe dünyanın en eski mabeti
Aklınıza Göbekli Tepe; insanların eğlenmek amaçlı yaptıkları bir tür sirk olamaz mı? Göbekli Tepe bir mabet midir? Sorusu gelebilir. Cevabı ise kesin bir şekilde evet mabettir. Çünkü;
Mabedi herhangi bir yapıdan ayıran en önemli özellik onun baştan sona simgesel bir tasarım ile dolu olmasıdır. mabet içinde gizemlerin simgeler ile korunduğu ve inisiyelerin ritüel yolu ile bu simgeleri canlandırıp arkasındaki misterlerin yüzünü açtığı mekanlardır.28 Göbekli Tepe’de bulunan sadece taş sütunlar değil o sütunların üstüne işlenmiş ve bir fiil o sütunların yerleştirilmesi ile sağlanan sembolizmadır.

Mabed mimari olarak her zaman evren modelidir. Bir yapı ancak onun içinde onu anlamlandıran insan topluluğu ile olanaklıdır. Göbekli Tepe’deki sembollerin bir kısmını ne anlama geldiğini bu gün bilmemekteyiz veya bu günkü bilgilerimiz ile yorumlamaktayız. Fakat o günün insanı taşlara işlediği hayvanlarda seçici olması onlara bu gün yorumladığımızdan farklı anlamlarda yüklemiş olduğunun göstergesidir.
Süleyman Mabedi’nin büyük sırrı onun insan bedeninin gizli formu olarak inşaa edilmesidir. Bu mabedin ilk tasarımı Hz.Musa’ya tanrı tarafından gösterilmiştir. Adı Mişkan’dır. Mişkan mesken anlamındadır. Tanrının meskeni olarak insan bedeni ima edilir.29 Göbekli Tepede’ki sütunların T şeklinde stilize edilmiş insan figürleri olması ve üzerlerine kazınmış, mesken edinilmiş hayvanların bulunması, yaratılan her şeyin insan bedeninde var olduğunu, insansız ibadetin olmadığının da göstergesidir.

Süleyman Mabedi’nin girişinde yer alan iki sütun, Jakin ve Boaz eril ve dişil ilkeyi simgeler. Tevrat’a göre Jakin, “kurmak”, Boaz ise “güç ve kuvvettir”. Mabet figüründe ise insanın üzerinde durduğu iki ayağı simgeler. Eğer bu sütunları Hz.süleyman, ve Hz.Davud olarak kabul edersek, Hz.Davud’un sözlük anlamı “sevilen sevgili”, Hz.Süleyman’ın sözlük anlamı ise “barış adamı”dır. Göbekli Tepe’de her yapının ortasında yan yana dikilmiş olarak yer alan ve diğer sütunlara göre daha büyük 2 sütun, mabedin girişindeki iki sütundan başka bir şey değildir. Her zaman boynu öne doğru eğik olan doğudaki sütun ise, sevgili önünde boynunu büken barış adamından başka biri değildir.

Göbekli Tepe sadece “şimdiye kadar bulunmuş en önemli bir arkeolojik keşif” değildir. Göbeli Tepe, günümüz ahlak anlayışının temellerinin atıldığı yerdir. Göbekli Tepe, bilimin sadece elindeki o günkü veriler ile kesin doğru olarak bize aktardıklarına şüphe ile bakmamızı sağlayan bir yerdir. Göbekli Tepe mitlerin yaşam bulduğu bir yerdir. Göbekli Tepe, şu anda ışık hızına ulaşan yazının bulunmasıyla atılan okun ilk gerildiği yerdir. Göbekli Tepe, tarımın geliştiği en eski köylerin gelişmenin başlangıcını değil sonunu işaret ettiğini gösteren yerdir. Göbekli Tepe, toplumdaki sınıfsal ayırımın başlangıcını gösteren bir yerdir. Göbekli Tepe, arkeolojik çok az araştırma yapılan bereketli hilalin karnı olarak gösterilen yerde daha nelerin gizli olduğunu tetikleyen bir yerdir. Göbekli Tepe, şu anda etrafınızda gördüğünüz sembollerin ilk kez haykırıldığı yerdir.

28 (Bobaroğlu, 2012) syf 24
29 (Bobaroğlu, 2012) syf 25

KAYNAKÇA:
Ateş, M. (2002). Mitolojiler ve semboller. İstanbul: Milenyum.
Bobaroğlu, M. (2012). Simgesel Düşünce. İstanbul: Anadolu Aydınlanma Vakfı Yayınları.
Burkert, W. (1999). İlkçağ Gizem Tapıları. İstanbul: İmge.
C.G.Jung. (2007). İnsan ve sembolleri. İstanbul: Okuyan Us.
Campbell, J. (2013). Mitolojinin Gücü. İstanbul: MediCat.
J.Braidwood, R. (1999). Tarih Öncesi İnsan. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları.
Malinowski, B. (2000). Büyü, bilm ve din. İstanbul: Kabalcı.
Özbek, M. (1998). Çayönü’nde Kafatası Delgi Operasyonu. Cumhuriyetin 75. yılı Armağanı Hacettepe Ün.Edebiyat Fakültesi, 109.
Özbek, M. (2004). Çayönü’nde İnsan. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları.
Schmidt, K. (2007). Göbekli Tepe – En Eski Tapınağı Yapanlar. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları.
Sepici, L. (2013). Göbekli Tepe. İstanbul: Sınır Ötesi Yayınları.

15.142 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Hipokrat ve GalenHipokrat ve Galen Antik Anadolu tıbbının, tıp tarihi açısından en önemli doktorları, kuşkusuz Hipokrat ve Galen’di. Bu yazımda kendi topraklarımızda yetişen bu iki doktordan bahsetmek istiyorum. Eğer […]
  • Temel Kural ve Kendimizin Çocuğu OlmakTemel Kural ve Kendimizin Çocuğu Olmak Ne çok din, ve ne çok ahlak sistemi var. Tarih boyunca insanlığın ahlak normları sürekli değişmiş. Eski Mısır’da kullanılan ve bugün hala kolayca aşamadığımız Maat’tan, tek tanrılı […]
  • Yeniden Doğmak Lazım…Yeniden Doğmak Lazım… Bir şahsın yaşadıkça memnun ve mutlu olması için lâzım gelen şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmasıdır. Mustafa Kemal ATATÜRK Yeniden doğuş,ölüm- yeniden […]
  • Karga Karga gak dedi!Karga Karga gak dedi! Karga Karga gak dedi… Nedir bu Karga’nın biz insanlardan çektiği? Genel olarak gün içinde rastladığımız ama bir türlü kanımızın ısınmadığı, çocukluğumuzdan beri belli bir ön yargıyla […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Aralık 2016
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Arşivler