felsefe taşı

Uygarlığın Öğeleri

Uygarlığın Öğeleri
Eylül 25
23:27 2013

İnsan aniden ortaya çıktı. Çok uzun olmayan bir süre önce bir gün bu garip hayvan türdeşlerinin arasından sıyrılıverdi. Kendisini doğanın dışına çekip kontrolünü altına alarak ona üstün geldi ve doğanın biçimini değiştirdi. İkili yaşamı, aileyi toplumu keşfetti buradan uygarlığa geçmenin adımlarını attı. Zekâ maddenin önüne geçtiği andan itibaren gelişme hız kazandı. İ.Ö. 100 000 yılından beri dünyayı ele geçiren bu maceracılar giderek çoğaldılar ve bir dizi olağanüstü buluş geliştirdiler. Özetle organize olmuş bir toplum ve bir süre sonra da devlet ortaya çıkacaktı. Adeta muhteşem bir çark insanlığı Uygarlığın vazgeçilmez yolu üzerinde alıp götürüyordu.

 

Uygarlık denilince iki farklı şey anlaşılabilir;

 

Bir anlamıyla uygarlık doğal halin barbarlığın karşıtı olan bir durumu anlatıyor. Bu anlamda ‘Uygar Millet’ ‘Uygar Halk’ denilince gelişme yolunda hayli ilerlemiş, ideal ölçülere hayli yaklaşmış bir topluluk anlaşılmakta. Yani bu anlam bir değer yargısı taşımakta.

Bir başka anlamıyla uygarlık, bir halkı başka halklardan ayıran, onun özgün yanını ortaya koyan yaşayış biçimlerinin kullanılan aletlerin, çalışma biçim ve yöntemlerinin, inançların düşünsel ve sanatsal faaliyetlerin, siyasal ve sosyal örgütlenme biçimlerinin bütünü.

 

Batı dillerinde uygarlık anlamına gelen ‘civilization’ kelimesi 18.yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Daha önce kullanılan ve uygar davranışlar, nezaket, incelik gibi anlamları olan ‘civility’ i Latince ‘kent’ anlamına gelen ‘Civitas ‘ sözcüğünden türetilmiştir. Sonraları bu sözcüğe ‘Fikri, ahlaki, teknik ve sosyal ilerlemeler’ gibi anlamlar yüklenmiştir. Bizde Uygarlık teriminden ilk bahseden Mustafa Reşit Paşadır.1834 yılında Paris’ten gönderdiği resmi yazılarda ‘civilisation’ kelimesinin Türkçe karşılığını bulamadığı için ‘Terbiye-i nas ve icray-ı nizamat’ ifadelerini kullanmış. Çoşkulu belagatiyle medeniyeti ‘Asayişin kemali’ olarak geniş kitlelere takdim eden aydınımız ise Namık Kemal Kardeşimizdir.

 

Uygarlığın ortaya çıkışı insanlığın evriminin belirli bir aşamasında barbarlıktan sonra ki aşamada meydana çıktığına göre nedir ‘Uygarlık ‘ dediğimizde şu genel tanımı yapabilir hale gelmiş bulunuyoruz:

 

Uygarlık bir ulusun, bir toplumun, düşün, sanat, ekonomi, sosyal ve siyasal yaşamıyla eriştiği düzey yani maddi ve manevi varlıkların tümüdür. Uluslararası bir oluşumdur. Her ulusun kültürü yoluyla uygarlığa katkıda bulunduğunu rahatlıkla söylenebilir. Örneğin günümüzde çağdaş uygarlık olarak kabul edilen Batı Uygarlığı, pek çok kültürün bir araya gelerek oluşturduğu zengin bir bileşimdir. Bu uygarlığa Yunanlıların, Mısırlıların, Türklerin, Arapların, batılı ulusların ve daha pek çok ulusun katkısı olmuştur.

 

Uygarlık bir anlamda yaratılmadı. Her şey küçük küçük gelişimlerin toplanması, öncekilerin üstüne eklenerek büyümesinin sonucudur. Bizden öncekilerin bulguları olmasaydı, biz de gelişemez, bugün ki uygarlık düzeyine asla erişemezdik. Bununla birlikte insanların birbirinden ve önceki buluş ve keşiflerinden haberli olması da gerekiyordu. Aksi takdirde uygarlık yine ilerleyemez ve geçmiş sözcüğünün tam anlamıyla bütünüyle bir tekrarlar tarihi olmaktan öteye gidemezdi. Kuşkusuz ateşin bulunmasıyla ve kontrol altına alınmasından tekerleğin bulunmasına kadar uygarlaşmanın yolunu açan bir dizi önemli olayın yaşandığı ve ayrıntılarını çok fazla bilemediğimiz ilkel dönem insanlık tarihi ve bu insanların yaşadığı ortamların coğrafi koşulları insanın yeryüzündeki serüveni bakımından büyük öneme sahiptir. İşte tıpkı suyun damla damla birikmesi gibi bu bilgilerde kitaplara yazılarak biriktirildi. Çünkü Erich Fromm’ unda söylediği gibi ‘İnsanın hayatta ki asıl işi kendi doğuşunu sağlamasıdır’

 

Nasıl ki avcılık ve toplayıcılık dönemlerinde hayvan ve bitkiler hakkında edindiği bilgiler, daha üst gelişmişlik düzeyine ulaşmasına yol açıp yerleşik tarım ve hayvancılık düzeyine geçmesini sağlamıştı. Rönesans döneminde elde ettiği bilgi ve deneyim birikimi de insanlığın sanayi devrimi ardından da çağdaş uygarlık düzeyine ulaşacağı kapıları açacaktı.

 

Toynbee, “Tarihin İrdelenmesi” adlı başyapıtında, uygarlıkların gelişme ve başarısında, ırk ya da coğrafi koşulların rol oynamadığı görüşünü savunur. Uygarlığı yaratan büyük ırklar değildir, insanları yaratan büyük uygarlıklardır. Toynbee; “uygarlıkların gelişmesinde rol oynayan temel etmenin, bir toplumun karşılaştığı sorunlara verdiği cevap, daha doğrusu, ortaya çıkan sorunla ona verilen karşılık arasındaki diyalektik ilişki olduğunu” ileri sürer. Bu süreç içinde çevre koşulları zorlaştıkça, toplumun önüne çıkan sorunlar büyüyüp, onları alt etmek için verilen mücadele yoğunlaştıkça, toplum daha başarılı ve sağlıklı bir uygarlık kurar. Bunun en iyi örneği Afrika’ da görülür. Uygarlığın, doğanın zengin ve yaşamın kolay olduğu tropikal bölgelerde değil de, Nil deltasındaki bataklık ve ormanlık bölgelere yerleşip, ormanları temizleyip, bataklıkları kurutarak, sulama kanalları açan eski Mısırlılar tarafından kurulmuş olması çarpıcıdır. Bunun gibi, Çin’de de ilk uygarlık verimli topraklarda değil, Sarı Irmak’ın bataklık bölgelerinde ortaya çıkmıştır. Avrupa’da kuzeye doğru iklim koşulları sertleştikçe kurulan uygarlıklar daha sağlıklı olmuştur. Toynbee gözlemlerinde; Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan bir dizi beylik arasında, sadece Osmanlıların güçlü bir devlet kurabilmelerini, bu beyliğin Bizans sınırında olmasına ve sürekli mücadele etmek zorunda olmalarına bağlar.

 

Uygarlıklar ne denli çok olursa olsun, her insan topluluğu da uygarlığa yol açmaz. Bir topluluğun uygarlık aşamasına vardığını söyleyebilmek için kendisine bazı koşulları ve öğeleri toplamış olması gerekiyor.

 

Nedir o koşullar ve öğeler?

 

Her uygarlık belli bir iktisadi yapının biçimlendirdiği bir değerler sistemidir. Bir uygarlığa, kendine özgü bir nitelik kazandıran en önemli öğelerden biri belki de birincisi ‘İktisadi Yapı’dır.

 

İktisadi yapı; insanların doğa ile mücadelesini ve o mücadelenin ortaya çıkardığı ilişkileri içine alıyor. İnsanlar yaşamak ve bunun da ötesinde hayvanlardan farklı olarak doğayı aşabilmek için çalışıp üretmek, bunun içinde bir takım üretim araçları kullanmak, üretimdeki çalışmalarını da örgütlendirmek zorundalar. Eski Dünyanın çok geniş bölgelerin de ve oldukça uzun zaman süreleri içerisinde el baltaları ve diğer taş araçlar gözlenir. Homo sapiensin yeryüzünde görünüşünden bugüne dek geçen zamanın onda dokuzu süresince insanların basit tahta ve taş araçları ve ateşi kullanarak kuşaktan kuşağa hemen hemen değişmediğini söyleyebileceğimiz bir yaşam sürdürerek avcılık toplayıcılık yaşamı dışına çıkamadıklarını görüyoruz. Büyük bir olasılıkla bu insanlar sayıları yirmiyle altmış arasında değişen küçük topluluklar halinde yaşıyorlardı. Avcılık ve toplayıcılıktan çiftçilik ve çobanlığa yani yerleşik düzene geçişin en erken örneklerinden biri Mezopotamya da gerçekleşti. Uygar toplum denilen becerikli ve karmaşık toplumların ortaya ilk çıkışı Dicle ve Fırat ırmaklarının aşağı kıvrımları boyunca Basra Körfezine kadar dayanan düz alüvyon ovası üzerinde uzanan Sümer Ülkesinde doğdu. Yine İndus nehri yakınında Hint ve Sarı nehir çevresinde Çin Uygarlığı ortaya çıkmıştır. Irmaklar uygarlıkların hem tarım hem de taşımacılık yapmasına olanak sağlamıştır. Bin yıl kadar sonra sabanın bulunmasıyla uygarlık yağmurla sulanan topraklara yayılmaya başladı. Bitkilerin sebzelerin biriktirilmesi, hayvanların evcilleştirilip kullanılması uygarlıkların gelişmesine etkili olmuştur. İnsanlar üretim faaliyetlerinde kullandıkları maddesel araçlar ve teknik bu üretim faaliyetinin doğurduğu ilişkiler, giderek bunları kapsayan üretim biçimi uygarlıkların tanımında önemli rol oynar. İnsanın belirli bir toplum içinde varlığını, bilincini etkileyen ve mülkiyet kavramını, bireylerin ya da grupların toplum içindeki görevler bakımından farklılaşmasını başka bir deyişle sosyal sınıfları yaratanlar da bunlardır aslında. Öyle olunca da toplumlar, giderek uygarlıklar, bu üretim ilişkilerinin çevresinde oluşur.

 

Ne var ki sadece siyasi yapının oluşması ilerlemesi uygarlığı oluşmasında etkili değildir. Siyasal ve hukuksal kurumlar, din, ahlak, felsefe, edebiyat, sanat yani kısaca bir kültürü oluşturan tüm öğeler uygarlığın ortaya çıkmasında etkilidir.

 

Yazı: Yazının bulunması insanın ilerlemesini değiştirdi. Bilgi dünden bugüne bugünden yarına aktarılabilir oldu. Bu aktarımlar Bilimin oluşmasında bilimde uygarlığın oluşmasında başrolü oynadı.

 

Din: Din kavramı her ne kadar bir uygarlığı yaratmamışsa da önemli rol oynamıştır. Günümüzde de din bu önemini korumaktadır. Haçlı savaşlarında karşılaşan sadece ordular değildir. Aynı zaman da iki ayrı uygarlık, İslam ve Hıristiyan uygarlığı idi. Ortaçağda uygarlık Hıristiyan bir uygarlıktır aslında. Kilise bu konuda başlıca rolü oynar. İlk iki yüzyıl kilisenin içinde laik yapı korundu. Bu biçimde anlaşılan kilisenin içinde küçük bir hiyerarşi kuruldu. Eskiler ya da yaşça kıdemliler ( presbiteri) gözeticiler(episkopi) ve bahtsızlara yardımla görevli kadın erkek arkadaşlar (diyakos) vardı. 2.yüzyıldan başlayarak presbiterilerle episkopiler gittikçe artan bir önem kazanmaya ve kendilerini kilisenin tek temsilcisi saymaya başladılar. Sonra çeşitli kiliselerin başları birbiriyle temasa geçerek Evrensel Kiliseyi kurdular. İlkel kilisenin yerini alan bu evrensel kilise ‘Katolik Kilisesi’ diye adlandırılır.2 Yüzyılda Katolik kilisesi parçalanır. Kendisini ‘Ortodoks’ diye nitelendiren ‘Doğu Kilisesi’ Katolik kilisesinden kesin olarak ayrılır. Doğulu devletler her biri kendi şefine ve kendi hiyerarşisine sahip bağımsız kiliseler kurarlar. Yunan, Sırp, Rus, Romen kiliseleri gibi. Kilisenin özellikle toprak bağışları yoluyla büyük zenginlik sahibi bir kurum haline gelmesi gibi manevi, siyasi, ekonomik nedenler 16.yüzyılda Katolik kilisesinin parçalanmasına yol açtı. Reform hareketleri sonunda çeşitli ‘Protestan Kiliseleri’ böyle doğdu. Gördüğünüz gibi uygarlığın oluşmasında din ‘Dinsel Coğrafyanın ‘ oluşmasında etkili ama tek başına uygarlığın ana öğesi değil.

 

Siyasi yapı: Mesela her uygarlığın belli bir siyaset felsefesi ve belli bir siyasal örgütlenme biçimi vardır. Bazen bu felsefe ve örgütlenme, bir uygarlığın başka uygarlıklardan ayrılmasında ölçülerden biri de olabiliyor. Eski Yunan Uygarlığı bir site uygarlığı idi. İlkçağ Doğu uygarlıklarının hemen hemen hepsi despotik yönetimli idiler. Bunun gibi Batı uygarlığı demokrasi anlayışını benimsemiştir. Ticaretin ortaya çıkması, mülkiyet kavramının kuvvetlenmesine yol açtı hükümetlere gereksinim duyuldu. Mülkiyetçiliğin artması zenginlik getirdi. Zenginlik güvensizlik ve köleliği meydana çıkardı. Babaerkil feodal yapılar ortaya çıktı. Nüfus arttıkça topraklar azaldı savaşlar başladı, köle toplamak ve toprağı korumak için bireysel mücadeleler başladı. Zamanla toplumda belirgin eşitsizlikler ve sosyal sınıflar ortaya çıktı. Sınıfların düzenlenmesi, mülkiyetin korunması harbin yürütülmesi ve barışın sürdürülmesi için devlet kaçınılmaz bir yapı olarak ortaya çıktı. Devletin ortaya çıkmasıyla beraber toplumsal düzeni sağlamak için kanunlar suç ve cezanın belirlenebilmesi için mahkemeler ortaya çıktı. Devlet kanun yapıcı olarak ortaya çıktığı gibi kendisini oluşturan bireylerin çağdaşlığını sağlamak içinde var olmaya başladı. Uygarlık çağdaş uygarlık seviyesini aramaya başlamıştı. Yani ırmak kenarından çağdaş uygarlık seviyesine uzanan bir gelişme.

 

Çağdaş Uygarlık denilince aslında belki de uygarlıkların ve sonunda Çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmada önemli bir öğede bağnaz düşünce ve dogmalarla savaşılan aydınlanma dönemleridir. Çarpıcı bir örneği bu sefer 18 yüzyıldan kendi topraklarımızdan vermeye çalışacağım:

 

Reformcu padişah 3.Selim 1789 ‘da tahta çıktıktan sonra dışarıda esen rüzgârlar hakkında kendisini aydınlatması için o zamanlar ‘reisilküttap’ denilen Dışişleri bakanı Atıf Efendiden bir muhtıra ister. Büyük Fransız Devriminin üstünden birkaç yıl geçmiştir henüz. Atıf Efendinin hazırlayıp padişaha sunduğu ünlü muhtırasında özetle şunlar yazar;

 

Burada Voltaire, Rousseau adlı zındıklar ve onlardan beter ukalalar, peygamberlere sövmek, büyükleri zem etmek bütün dinleri kaldırmak, Cumhuriyet ve eşitliği ima etmekten ibaret bir takım kışkırtıcı düşünceler yaymışlardır. Aslında fitne ve fesattan başka bir şey olmayan bu düşünceler Frengi Hastalığı gibi halkın beyinlerine işlenmiştir. İşin garip yanı, halk da rağbet etmektedir bu tür düşüncelere. İşte bunların etkisinde kalanlar, birkaç yıl önce bir fitne ve fesat ateşi tutuşturup çevreye yaymışlar, Allah korkusunu kaldırıp ar ve namusu mahvetmişler. Fransa halkını vahşi hayvan kıyafetine sokmaya çalışmışlar, bununla da yetinmeyip her yerde kafadarlar sağlayarak insan hakları dedikleri isyan bildirilerini yabancı dillere de çevirtip milletleri hükümdarları aleyhine kışkırtmışlardır. Burada olup bitenler budur aslında’

 

Düşüncenin evrimi: Yukarıda ki örnek belki de uygarlığın oluşmasında düşünce öğesinin varlığını bize göstermektedir. Tarih öncesi inançlardan, Mısır, Babil, Hint, Çin, Yunandan günümüze kadar değişen düşünce akımları uygarlık tarihi içinde çok büyük ve çok önemli bir yer tutmaktadır. Düşüncenin ve eylemlerin tarihini de incelemek başlı başına bir çalışma demektir. Bu da bu çalışmanın içinde yer alamayacak kadar zor ve uzun bir konu olduğundan Albert Pike Kardeşimizin ‘İnsanlığın yararına yapılan büyük işler bir kişinin veya kuşağın eseri değildir. Biri toplar, biri bir araya getirir, biri temelini atar, biri de çatısını çatar. Böylece görkemli eserlerin yapımı bütün kuşaklar boyunca devam eder’ sözüyle uygarlıkların oluşmasında gelişmesinde etkili olan tüm düşünürlere selam göndererek düşünce ve evrimi konusunu bitirmek istiyorum.

 

 

Kültürel yapı: Şimdi Kültürü Uygarlığın en önemli öğesi olarak görüyorsak ki kültürü oluşturan İnsan da uygarlıkların oluşmasında etkiliyse bir ulusun uygarlığa yolculuğunda diğer ulusların mayalarından etkilenmesi kaçınılmazdır. Çünkü hiç bir ulus dünya da tek başına yaşayamaz. Uluslar ve toplumlar ticaret alanında olduğu kadar kültür alanında da alış veriş yapmak zorundadır. Genel olarak değişimin yavaşladığı dönemlerde gerileme, durduğu dönemlerde ise tarihin sayfalarına gömülme söz konusudur.

 

Gericiliğin bağnazlığın doğmanın karanlığından çağdaşlığa çıkmayan uygarlıklarda vardır mutlaka. Bu kafalar çağdaş değilken giderek uygar da olmayabilir. Büyük Fransız şairi ve yazarı Paul Valery uygarlığın ölümlü oldukları gerçeğini I.Dünya savaşı sonunda söylediği şu sözle bir kez daha dile getirir ‘Biz uygarlıklar artık ölümlü olduğumuzu artık biliyoruz’ Ama nasıl bir ölümdür bu? Yüzyıllar süresince çeşitli uygarlıkların kireçli topraklarda ki kaynaklar gibi uzun süre kaybolduktan sonra bir ölçüde yeniden ortaya çıktıklarını görüyoruz. Siyasal kopuşlar, büyük felaketler ve kesiklikler ötesinde uygarlıklar zamanda ve mekânda bir yığın etki ve tepki ile varlıklarını sürdürürler. Örneğin Batı Avrupa da Rönesans adı verilen uyanış uzun süre ölmüş bilinen bir uygarlığın Yunan ve Roma uygarlıklarının tekrar ortaya çıkmasından başka bir şey değildir.

 

Yunan Mitolojisinde Prometheus, tanrılara karşı bir silah olarak kullansınlar diye ateşi insanlara armağan etmişti. İnsanlar da bu tanrısal gücü, Prometheus’un öcünü almada, yani insanı köle durumuna düşüren bağlardan kurtarmada, aklın ışığıyla doğayı yenmede, yeniyi, sonsuz yeniyi aramada kullandılar, kullanıyorlar da. Bu bağlamda, her yaratıcı insan bir ateş yakıcıdır. Rudyard Kipling, Benjamin Franklin, Charles Mayo, Aleksander Fleming,Leo Tolstoy,Charles Dickens,Simon Bolivar,Hasan Ali Yücel,Mustafa Necati,Namık Kemal ve daha adını buraya sığdıramayacağım Tüm aydınlar birer ateş yakıcıdır yakmalıdır.

 

KAYNAKLAR:

 

Dünya Tarihi ‘William H.McNeill’

Uygarlık Tarihi ‘Server Tanilli’

Uygarlık ‘Clive Bell’

Tüfek Mikrop ve Çelik ‘Jared Diamond’

Uygarlığın Seyir Defteri ‘Çağlar Tunçay’

İnsanın en güzel tarihi ‘Andre Langaney’

10.926 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Dijital ÖzgürlükDijital Özgürlük Türkiye internet özgürlüğünde sınırda. Internetin götürüldüğü yerlerde yarattığı fırsat ile açtığı tahribat arasında belli bir oranın korunması ise kimsenin umurunda değil gibi. ABD […]
  • Dijital ŞövalyeDijital Şövalye Muhafazakar akımların istilası ile gerileyen medeniyetleri şövalyeler kurtarmıştır. Bugün de dünyanın her yerinde toplumlar kendi şövalyelerini bekliyor. Bellidir ki bu kere onlara […]
  • Bilgi ve FikirBilgi ve Fikir Bilgi kelimesi Türkçe’de aslında tam doğru kullanılmıyor. Daha doğrusu bilgiyi “knowledge” kelimesinin karşılığı olarak kullanmakta bir sıkıntı yok ama Türkçe’de “information” kelimesinin […]
  • Aydınlanma DönemiAydınlanma Dönemi 18.yy felsefesine 'Aydınlanma Felsefesi' denir.Bu felsefenin içinde yer aldığı döneme 'Aydınlanma Çağı' adı verilir.Burada ki aydınlanma ne demek,kim aydınlatılacak,aydınlatılmak istenen […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Eylül 2017
P S Ç P C C P
« Ağu    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  

Arşivler