felsefe taşı

İstanbul Trafiğinde sıradan iki saat

İstanbul Trafiğinde sıradan iki saat
Kasım 22
18:20 2015

Bugün yine bir İstanbul trafiği çilesine girdim… Bilmem kaç beygir gücünde araba altımda diye düşündüm. Beygiri boşverdim… Saatte 1 kağnı hızıyla gidebilsem yine kardı. Ama olmadı…

Maslak kilit… Radyo kanallarını değiştirdim… Kalitesiz piyasa müziklerini ısrarla geçtim… Bir seçim sonrası… Haberler yine alıştığımız haliyle ‘İlahi Komedya’… Biraz telefonu kurcaladım.Hatta yeni aldığım kitabı bile inceledim. Ama yok! Sıkıntıdan öleceğim…

Dişim de ağrıyor zaten… Diş ağrısını bilen bilir. Kötüdür… İnsanın beynine beynine vurur. Hoş biz kafamıza vurulmasına alışığız milletçe ama bu başka… Bunun çaresi var… Dişçiye gidiyorum zaten. Bir kanal tedavisi sonrasında beynime vuran ağrıdan eser kalmayacak. Düşünüyorum da keşke kafamıza vurulmasına bu kadar alışmamış olsaydık.O zaman milletçe tedavi olmayı daha çok isterdik. Düşüncelerimiz aldığı darbelerden hissizleşmemiş olsaydı, ne de güzel olurdu değil mi?
Çıldırmama ramak kaldı sanırım. Dişçi randevuma geç kalıyorum… Yan bakan olursa arabadan inip dövebilirim. Durum o derece vahim…

Rahatlamak için camı açtım. Derin bir nefes aldım. Yandaki otobüsün egzostundan gelen mis gibi karbonmonoksit… Can havliyle kapattım. Klimayı açtım… Böylelikle cam açmaya da tövbekar oldum…

Canım İstanbul’um. Ruhumaöyle derin işlemişsin ki; öldürsen de, eziyet etsen de seviyorum seni… Hoş, işin doğrusu İstanbul değil aslında bize eziyet eden… Ülkemiz de değil.Onu bu hale getiren de bizleriz… El birliğiyle ne ektiysek onu biçiyoruz…

Aşısız fidanları gübrelemek gibidir insanları eğitmeden büyütmek… Bizim insanımız aşısız fidanlar gibi büyüdü… Her baharda yeşil yaprakları oldu ancak çoğu hiç meyve veremedi… Aşısızdı, eğitimsizdi… Gocundu, eksik kaldı, meyve verenlere düşman oldu… İşin doğrusu da meyve verenler onları hor gördü… Sonuç ise kaçınılmaz oldu… Meyve veren veya veremeyen tüm ağaçlarköklerinin aynı olduğu ormanda birbirine düşman oldu… Olan yine memlekete oldu…

Evlat gibi severim mahvettiğimiz memleketi… Her eziyetine karşın severim… Çünkü bu hale gelmesinde muhakkak hepimizin payı var… Hoşumuza gitmedi mi biraz söylenir sonra da çaresizce susarız… Ve yine susmayıseçiyorum. Evlat işte… Ben onun , o da benim evladım…

Bu arada cd’leri karıştırmaya devam ettim. Lorenna Mc Kennit’i buldum. Hazine bulmuş gibi oldum. Hemen Cd’yi takıp The Gates of İstanbul’u yani İstanbul’un Kapıları’nı açtım… Notalar antidepresan vuruşlar yaptıkça bir nebze rahatladım… Ben rahatladıkça trafik de biraz akmaya başladı sanki. Hatta sağdan ısrarla önüme geçmeye çalışan taksiye yol bile verdim. Arka camında dana gözü kadar Osmanlı Tuğrasına bile gülümsedim. Geç kardeşim dedim… O kadar iyi geldi yani…
Dişçi randevuma geç kaldım. Tamam… Ama geç kalmanın da bir sınırı var diye düşündüm. Sonra amaaan dedim. Az kaldı işte Gayrettepe’ye. Zaten Levent’e geldim bile…

Levent’te de herşey olması gerektiği gibiydi… Dilenciler, şarj aleti satanlar ve bir sucu… Neyse ki arabada hep oyuncak, resimli kitap ya da gofret bulundururum. Yollarda dilenen çocuklara para yerine oyuncak veya çocuk kitabı veririm…
Geldi yine kirli suratlı, melek bakışlı biri… Camı açtım…
“Al bakalım. Yanımda param yok sadece bu var” dedim.
Ve küçük bir araba uzattım… Gözleri parladı…
“Ablaaaaa bi tane daha var mı? Kardeşim de var ahaorada dedi.”

İlerde çimlerin üzerinde kınalı saçlı bir tane daha melek…
“Okula gidiyor musun sen?”
“Gidiyom abla. Bazen gidemiyom. Bugün gitmedim. Çalışıyom dedi gururla.”
“Okula gitmekte ısrar et. Tamam mı?”
Bir tane daha araba ve bir de çocuk kitabı verdim… Kafasını okşadım.
Ona ezberlettikleri tüm duaları etti… Hoplaya zıplaya kardeşine koştu… Çocuktu işte… Yoldaki de çocuk… Evdeki de çocuk…
Dilenci değil… Sadece çocuktu… Fidandı…
Umarım büyüyünce meyve verebilirsin çocuk…

Gayrettepe’ye kadar tüm çocukları düşünerek geldim. Onlar için yaptığım bazı düzenli hareketler vardı elbet. Ancak daha başka ne yapabilirim diye düşündüm. Sadece kendi çocuklarım için değil. Tüm diğerleri için de kararlar aldım…
Ne dişimin ağrısı vardı aklımda, ne de canımın sıkıntısı…
Sadece çocuklar vardı aklımda…
Bir de park yeri sıkıntısı…

1.029 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • MüptelaMüptela - Ne var bu "karışım"ın içinde anlamıyorum? - Ne gibi? - İksir gibi bir şey bu??? - Bir kere tadını aldın mı... Müptelası oluyorsun değil mi? - Ne var bunun içinde? - Ne mi var […]
  • Farketmeden Yitirdiklerimiz…Farketmeden Yitirdiklerimiz… Farketmeden ne de çok şey yitiriyoruz... İlk bu bahar farkına vardım. Bizim ev Feneryolu'nda. Kuyubaşı otobüs durağından 2 numaraya biniyorum her sabah ve Altunizade'deki işyerime […]
  • Satori (Komik bir aydınlanma hikayesi)Satori (Komik bir aydınlanma hikayesi) Her gün, her birimiz aynalarla haşır neşir halde yaşıyoruz. Saçım olmamış, yok sivilcem pörtlemiş, ay kaşlarım martı olmuş, aman göbeğim çıkmış... Derken oldukça sıkı fıkı bir ilişki […]
  • Ölmeden Önce Yapılacaklar ListesiÖlmeden Önce Yapılacaklar Listesi “Ölmeden önce yapılacaklar” listeniz oldu mu hiç? Hiç öz benliğinizle yüzleşip, içinizde kalanları kendinize itiraf edebildiniz mi peki? O cesareti bulabildiniz mi hiç […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Aralık 2016
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Arşivler