felsefe taşı

Cerrah Olmak Vardı…

Cerrah Olmak Vardı…
Eylül 22
13:49 2016

Bir dönüm noktasıdır hayatımda Eylül ayı…

Otuz yıl önce, Eylül ayında başladım gazeteciliğe…

Otuz yıl…

Dile kolay…

Zaman zaman otuz yıl içinde meslekte yaşadıklarım gözlerimin önünden geçer…

Kâh trajik, kâh epik, zaman zaman gülümseten ama çoğu zaman düşündüren bir filmden kareler şeklinde…

***

Farklı bir meslektir gazetecilik…

Dışarıdan bakan karpuzu yeşil görür, ama içindeki “kırmızı”yı yaşar.

Ambalajı çok cafcaflı görünebilir ama paketin içi acılarla, özverilerle doludur.

Eğer galip geldiyseniz, bir sevdadır bu meslek…

Ama mutsuzsanız, hayallerinizin çok uzağına düştüyseniz; bir sahil kasabasına yerleşip balıkçılık yapmak süsler hayallerinizi…

Gazeteciliğin Türkiye’deki durumunu düşündüğümde, bir şeyler takılır usuma, tıkar ruhumu…

Bazen “isyan” olur bu, bazen “çaresizlik” bazen ise “ pişmanlık”…

***

Türkiye’de herkesin okumadan “profesörü” kesildiği iki alan vardır:“Siyaset ve futbol”

Zannedersiniz ki Türkiye’de herkes siyaset bilimcidir, ya da herkes futbol otoritesidir.

Herkes bol keseden atar tutar, bilen de bilmeyen de konuşur.

Zaten bu yüzdendir ki siyasette de, futbolda da bir yere gelemeyiz…

Bunlara bir de gazeteciliği ekleyebiliriz.

Gazetecilik ne yazık ki artık bu hale döndü Türkiye’de.

***

“Millet okumuyor kardeşim”, diyerek faturayı okura ya da topluma kesme kolaycılığına girmek istemiyorum.

“Kabahatin çoğu senin” diyen Nazım Hikmet gibi, suçu mesleğimde yani “bizde” arıyorum.

Patronajla başladı bu meslekte bozulma.

Gazetecilikten gelen ve tek işi gazetecilik olan patronlar teker teker terk ettiler sektörü.

“Son Mohikan”ın da tüm kuruluşlarına devletçe el konmasının ardından yıllar geçti…

Meydan, medyanın dolaylı faydalarından yararlanmaya çabalayanlara kaldı.

“Medya para kazanmaz, kazandırtır” sözünün menşei Türkiye’dir.

Bu sözün “derin” anlamı çok güzel açıklar mesleğin bugün geldiği noktayı.

Hangi iş adamı zarar edeceğini bildiği bir alana yatırım yapar?

Yapıyorsa da neden yapar?

Bu sorunun yanıtında gizlidir kokuşmanın sebebi…

İdealizmi iğdiş edilmiş, ticari işletmelere dönmüş basın kuruluşlarının tarafsızlığı, saygınlığı mı kalır?

Kadir Has Üniversitesi tarafından yapılan ‘Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması‘ Türkiye’de en az güven duyulan kurumun ‘medya‘ olduğunu ortaya koymuş.

Şaşırdınız mı?

Ben şaşırmadım açıkçası…

***

“Gazeteci” misyon bağlamında metamorfoz yaşarken kelimenin içi de boşaldı yıllar içinde.

Muhabirlik yapmadan, ya da mesleğin mutfağında çalışmadan sahip olun(a)maz bu unvana.

Biz, kendimizi kandırdığımız gibi toplumu da kandırdık.

Sektörün “gazeteci” diye sunduğu yanlış örnekler bütünüyle mesleğin zarar görmesine neden oldu.

“Yazar” ayrıdır, “gazeteci” ayrıdır.

Bir gazetede yazı yazdığınız zaman gazeteci olmazsınız.

O köşeyi yazmayı “hak edene” kadar meslekte yaşadıklarınızdır, deneyimlerinizdir sizi gazeteci yapan.

Sanıyorum Türkiye’de bu kadar kolay, zahmetsiz elde edilen bir unvan daha yoktur.

Hata bizdeydi, bu unvanın böyle ucuzlamasına seyirci kaldık.

Mankene, şarkıcıya köşe yazdırıp “gazeteci” diye sunarsanız topluma…

Futbolu, hakemliği bırakıp da spor yorumculuğuna soyunan birini bile “gazeteci” kimliğiyle buluşturursanız…

Hem yıllarca işin mutfağında acı çekmiş, bu unvanı tırnaklarıyla kazıyarak hak etmiş gerçek gazetecilere, hem de bu mesleği yapabilme hayaliyle üniversite okumuş gençlere haksızlık ve saygısızlık edersiniz.

***

Türkiye “kendine özgü” bir ülkedir.

Bu ülkede yaşananları, bu ülkenin realitelerini bir yabancıya çok zor anlatabilirsiniz…

Bu tuhaflıktan elbette basın da almıştır payını.

Mesela…

Batılı ülkelerde uzmanlaşma denen bir kavram vardır.

Her gazetecinin bir uzmanlık alanı vardır…

Ve sadece bu konuda yazar gazeteci.

Hatta Fransa gibi basının saygınlığını ve gücünü koruduğu ülkelerde bu ehliyet, alt uzmanlık alanlarına kadar bile iner.

“Ortadoğu” uzmanıdır örneğin adam, ya da örneğin AB uzmanıdır.

Sadece uzmanı olduğu konuda yazar, haber yapar.

Bir gazeteci düşünün ki bir gün spor yazıyor, ertesi gün siyaset.

Aynı gün köşesinde hem ekonomik gidişatı sorguluyor hem de gittiği bir defileyi anlatıyor.

Bilmenizi isterim ki bizdeki gibi “aşure” köşeler hiçbir çağdaş ülkenin basınında yoktur.

Hatta bazı batılı ülkelerde “köşe”ler bile yoktur.

***

Çağdaş ülkelerde villalarda, köşklerde, yalılarda yaşamaz gazeteciler.

Yaşıyorsa bir tuhaflık vardır.

Doktor, mimar, işadamı vs neyse…

Ama gazeteci kapamaz, kopmamalıdır halktan.

Lüks hayat özlemine kapılan gazetecinin kalemi titremeye başlar.

Halktan koptuğu zaman, fanteziler dünyasına dalar gazeteci.

Sonra ne mi olur, gider köşesinde bilmem kimin davetinde yediği karidesi, içtiği şarabı anlatır.

Yabancı bir meslektaşımla Hollanda’da sabah kahvesi içiyordum.

Önümüzden bisikletiyle geçen yaşlıca bir beyefendiye selam verdi dostum.

Meğer çok etkili bir gazetenin genel yayın yönetmeniymiş bisikletiyle işine giden beyefendi…

Türkiye’de bırakın bisikleti, acaba toplu ulaşım aracına binen basın kuruluşu yöneticisi, köşe yazarı var mıdır?

***

Gazeteci mesleğinin saygınlığını korumazsa toplumun da kendisine saygı duymasını bekleyemez.

Bizi yetiştiren ustalarımızdan böyle öğrendik biz.

Takım elbisemizi giymeden, tıraşımızı olmadan habere gitmeyen bir kuşaktık biz.

Bugün basın toplantılarına katılan muhabir kardeşlerime bakıyorum; düşük belli kotlar, yüzlerde bir karış sakal, hatta şortla bile görev yapanlar…

Şekilci olmakla eleştirebilir belki beni genç meslektaşlarım…

Ama saygı görüntüyle başlar; insan giyimiyle karşılanır, fikirleriyle uğurlanır.

Görevinizi yaparken temsil ettiğiniz mesleğin saygınlığını hiçe sayarsanız bunun sonuçlarına tıpkı bugün olduğu gibi katlanmak durumunda kalırsınız.

***

Biz gazeteciler toplumun kendisine geliştirmeye kapalı olduğunu söyleriz ya hani.

“İnsanlar okumuyor” deriz ya sürekli.

Peki, biz gazeteciler ne kadar geliştiririz kendimizi?

Otuz yıl önce çalıştığım gazetenin duvarlarında patronun şu talimatı asılıydı: “Hazırladığınız gazeteyi önce kendiniz okuyun, yoksa okutacak kimse bulamazsınız.”

Kaç gazeteci görev yaptığı gazeteyi merak edip son satırına kadar okur acaba?

Kaç gazeteci düzenli kitap alır, tiyatroya, konsere gider?

Kaç gazeteci yabancı dil bilir, dünya basınını takip eder?

***

Batılı ülkelerde basın topluma “örnek” olmak durumundadır.

Toplumu yönlendirir, insanlara vizyon sunar gazeteci.

Bizde ise “basın toplumun aynasıdır” gibi bir savunma mekanizması vardır.

Hata da burada başlar zaten.

Basın toplumun aynası olursa, gazetecilik “arz-talep” dengesi üzerine kurulur ki bu da basının misyonundan uzaklaşması anlamına gelir.

Bugün toplumun eğitimsizliğini sorguluyorsak…

Bugün insanımızın kültüre sanata değer vermediğini düşünüyorsak…

Bugün tartışma adabından uzak olduğumuz gerçeğiyle yüzleşiyorsak…

Vs…Vs…Vs…

Hepsinin sorumlusu önce eğitim sistemiyse, ardından basındır…

***

Ben mesleğe başladığımda gazetecilik en saygın mesleklerden biriydi…

İnsanlar ceketlerini iliklerdi gazeteciyle konuşurken, herkes çekinirdi…

Köşe yazarlarını okuyarak görüş sahibi olurdu vatandaş…

Şimdi internette köşe yazılarına yapılan yorumları okuyorum..

Edep mi kaldı, saygı mı kaldı?

Uğur Mumcu’ların, İlhan Selçuk’ların yeri doluyor mu?

Otuz yıl öncesini yaşamamış olsaydım bugün belki tüm bu tanık olduklarım rahatsız etmezdi beni…

Ama gördüm, yaşadım…

Kızamıyorum insanıma…

Bizim suçumuz…

Bu yüzden kabul edesim gelmiyor tırnaklarımla kazıya kazıya sahibi olduğum unvanın için böyle boşalmasını, boşaltılmasını…

***

Sık sık okullardan söyleşi davetleri alıyorum, genç, pırıl pırıl öğrencilerle birlikte oluyorum…

Aralarında gazeteci olmak için yanıp tutuşanları görüyorum…

Onların ateşli sorularına yanıt verirken, her seferinde hastasına “kansersin” itirafını yapamayan, “fazla ömrünüz kalmadı” demeye dili varmayan hekimin çaresizliğini hissediyorum…

***

Her Eylül ayında, yıllar önce verdiğim kararı sorgularım kendimle baş başa kaldığımda.

Bu yıl da sordum kendi kendime…

“Otuz yıl öncesine dönsen yine gazeteciliği seçer miydin meslek olarak Uğur” dedim kendi kendime…

Açıkçası, ben bile şaşırdım verdiğim yanıta…

Dedim ki: “Bir daha dünyaya gelsem kesin cerrah olurdum”

Güzel olurdu cerrah olmak gerçekten.

Kimse “neşteri neden şöyle tuttun”, ya da “neden bir santim yukarıdan kesmedin?” vs gibi sorular soramazdı…

Önüne gelen, bilen bilmeyen yaptığınız ameliyata dair fikir yürütemezdi.

Hiç olmazsa hastanız size minnet duyardı her zaman…

Kolay mı “Ben de keserim, ne olacak ki” deyip neşteri kapıp ameliyathaneye dalmak?

Bırakırlar mı, izin verirler mi?

O kadar kolay mı cerrah olmak?

***

Basının gerçekten “basın” olduğu günleri yaşamış bir gazeteci olarak kendimi şanslı hissediyorum…

Ama şu da bir gerçek; her geçen yıl, cerrahları daha çok kıskanıyorum…

331 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Bu arada bir de “Dünya Kupası”…Bu arada bir de “Dünya Kupası”… Vasco da Gama’nın ilk kez 15. yüzyılda ayak bastığı kara parçası, bugünün Brezilya’sı idi. Portekiz Kralı adına el koymuştu, önce buraya;VeraCruz (Gerçek Haç) adını verdi ama sonra […]
  • Bizden bir şey Olmaz!Bizden bir şey Olmaz! Kalitesiz bir hayat yaşamamızın bir nedeni de objektif enformasyonla gündelik hayatımızın arasında çoğu zaman dağlar olması ! Tarihi konuları ele alan roman, film ya da dizilerin öteki […]
  • Dijital İstisna YönetimiDijital İstisna Yönetimi Bölme işlemi yapan bir yazılım kodlamak kolay. A bölü B. Peki ya B sıfır girilirse? Siparişin beklendiği şekilde yola çıkıp teslim edilmesi kolay. Ya üretici firma malı zamanında kargoya […]
  • Savaşa DairSavaşa Dair İkinci dünya savaşının en kanlı günleri. Drina nehri kıyısındaki şirin kasaba Foça Hırvat çetelerinin yoğun ateşi altında. Halk şehirden kaçıyor. Nehir üzerindeki köprüden karşı kıyıdaki […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Aralık 2016
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Arşivler