felsefe taşı

Orucun Tarihi

Orucun Tarihi
Ağustos 22
15:04 2016

“Ey iman edenler, oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de korunasınız diye farz kılındı.”
Bakara2/183
İbrâhimî dinlere göre Tanrı tarafından yaratılan ilk insan Âdem’dir. Her İbrâhimî dinde Âdem’e bakış açısı ve Âdem’in hikâyesi farklılık gösterse de özünde büyük oranda aynıdır. Yahudi inancına göre Âdem, yaratılışın altıncı gününde topraktan yaratılmıştır. Hıristiyanlıkta ise, Âdem kıssası Eski Ahit’in Tekvin yani Yaratılış bölümünde anlatılır. Hıristiyanlıkta Âdem’in cennette işlediği o ilk günah, büyük bir öneme sahiptir. Hıristiyan inanışına göre Âdem’in günahı tüm insanlığa geçmiştir ve İsa, bu günahı kaldırmak için gelen ‘Tanrı Kuzusu’dur, kendisini bu günah için feda etmiştir. Müslümanlar, Âdem’in yaratılmış ilk insan ve ilk peygamber olduğuna inanırlar. İnanışa göre Allah onu Rahman suretinde yaratmış ve ona kendi ruhundan üflemiştir.
Kur’an ayetlerinde Âdem’in yaratılışıyla ilgili bulduğumuz detayları eşinin yaratılışıyla ilgili bulamayız.
Kuran’da Âdem ile Havva’nın önce yerleştirildikleri, sonra da günahları yüzünden kovuldukları bir Cennetten söz edilmekle birlikte, Cennete bulundukları sırada yaklaşmamaları buyrulan ağacın adına, cinsine ya da rengine ilişkin Kuran’da ve güvenilir hadislerde hiçbir bilgi yoktur. Âdem ile Havva’nın Cennetten kovulmaları Kuran’da, şeytan tarafından baştan çıkarılmalarıyla açıklanır. İblis’in kılık değiştirerek, Cennete gizlice girdiği, Havva’yı kandırdığı, yılanla anlaştığı, yasak meyvenin elma olduğu yolundaki söylentilerin çoğu Tevrat’tan aktarılmıştır.
Âdem ile Havva’nın Cennetten kovulmaları Kuran’da, şeytan tarafından baştan çıkarılmalarıyla açıklanır Araf Suresi, 6.Ayet… Söylendiğine göre Âdem Cennetten sonra Hint toprağına ya da Serendi Adasına, Havva ise Cidde’ye indirilir; uzun süren bir ayrılıktan sonra Cebrail Adem’i Arafa Dağına götürür, Havva’yı arayıp bulur.
Âdem Peygamber, 10 Muharrem günü eşi Havva ile buluştuğu zaman, yüce Allah’a şükranlık orucu tutmuştur.
Hz. Âdem’in Peygamberliği konusunda açık ve kesin olarak ifade edilen ayet yoksa da, Âdem’in Rabbinden bir takım kelimeler alması, âlemlere üstün kılındığının belirtilmesi, Allah’ın ona hitap ederek sorumluluk yüklemesi, dahası Hz. Muhammed’in onun ilk Peygamber olduğunu ifade buyurması onun Peygamberliğini ispatlayan kesin delillerdir.
İslam inancına göre, Hz Âdem’ den itibaren peygamberlerin tebliğ ettiği din hep İslam’dı… Ama insanlar , kendilerine göre dini başkalaştırdılar… Kim bilir belki de bu sebeple, Âdem’den itibaren, orucun tüm dinlerde karşımıza çıkmasına da şaşırmamak gerekir…
Hz. Âdem ile başlayan oruç serüveni, eski çağda da devam ediyor.
Mısır… Antik Çağ’ın en büyük medeniyetlerinden biri… MÖ 5.500 dolaylarında Nil vadisinde yaşayan küçük insan toplulukları, tarım üzerinde etkili bir denetim, hayvan yetiştiriciliği, özgün çömlekçilik ve boncuk, tarak, bilezik gibi kişisel eşyalar yapımı olarak kendini gösteren bir dizi kültürel gelişme sağlamış bulunuyorlardı.
İlerleyen dönemde; Mısır Uygarlığı’nın sahip olduğu pek çok güzellik bilimle şekillenmişti. Gökyüzünü izlemişler ve böylece yön tayini, mevsim bilgileri, zaman geçişini hesaplama gibi konularda bilgi sahibi olmuşlardı. Teknolojide, tıpta ve matematikte antik Mısır, üretkenlik ve çok yönlülük açısından görece yüksek bir standart sağlamıştı.
Firavunların yönetimindeki bu gizemli ve güçlü İmparatorlukta, Mısır dininin uygulaması ve törenleri, Rahipler sınıfınca yapılıyordu. Din, halkın inanışları ve ölümden sonraki yaşam ile ilgili inanışlardan oluşuyordu. Tapınaklarda yaşayan Rahipler, halkın ilahlara sunduğu kurban ve hediyelerle geçiniyorlardı. Ayrıca vergi vermekten de muaftılar. Ağır işlerde çalışmayan ve askerlik de yapmayan bu seçkin sınıf, Mısır yöneticileri tarafından korunuyor ve karşılıklı çıkar ilişkisi içinde birbirlerini destekliyorlardı. Geçen yüzyıllar boyunca koyu bir taassup içinde Mısırlılar, yeni gelişmelere ve yeniliklere kapalı, dinleri konusunda son derece tutucu bir tavırla yaşadılar. Hatta Tarihçi Heredot’a göre Eski Mısırlılar dünyanın en “dindar” insanlarıydılar. Mısır Kralları ve Firavunlarının yönetimi 3000 yıldan fazla bir zaman devam etti. Eldeki en eski kayıtlara göre yüz doksan Kral ve Firavun ve otuz hanedanlık gelip geçmişti. Ortak bir özellik olarak, bu yöneticiler genellikle zalim, baskıcı ve acımasız kişilerdi ve Eski Mısır dinini benimseyerek kendilerini “Tanrı”laştırmışlardı.
Mısırlı rahiplerin uyması gereken bazı kurallar vardı. Bunlar, sünnet olunması, saçların üç günde bir kesilmesi, iki kez gündüz iki kez gece yıkanılması, beyaz elbise giyilmesi, domuz eti ve fasulye yenilmemesi, suyun kaynatılarak içilmesi, haftada 3 ya da 4 günde bir oruç tutularak mide ve bağırsakların temizlenmesiydi. Eskiçağ dinlerinde oruç, rahip ve rahibeleri tanrılarla yakınlaştırmaya hazırlamanın da bir yoluydu.
Mısır tarihi önemli bir tarihi kişiliği de bünyesinde barındırır. Hz. Musa doğduğu dönemde, İsrailoğulları’nın bulunduğu yer Mısır topraklarıydı. Mısır’ın yerli halkı olan Kıpt kavmi, İsrailoğulları’nı hırpalıyordu. Onlara köle muamelesi yapıyor ve her türlü ağır işte onları kullanıyorlardı. Fiziki eziyetin yanı sıra, günden güne artan vergiler de cabasıydı.
O sırada Firavun’un kâhinlerinden biri, İsrailoğulları’ndan bir erkek çocuk doğacağını, Mısır’ın bu yüzden zarar göreceğini, felakete uğrayacağını haber verdi. Firavun, bundan ürktü, İsrailoğuları’ndan doğacak her erkek çocuğun öldürülmesini emretti. Yakup’un üçüncü oğlu olan Levi soyundan Ümran’ın bir oğlu oldu. Annesi, evladını korumak için, onu hasır bir sepete koyarak Nil Nehri’ne bıraktı. Firavun’un karısı Asiye, nehirdeki sepeti görünce, çocuğu alıp evlat edindi. Yalnız çocuk süt emmiyordu; saraya çağrılan sütannelerin hiçbiri işe yaramadı. Bebek sadece öz annesinin sütünü kabul edince, sarayda annesi ile beraber büyüdü.
Musa, bir gün Mısır’da gezerken bir Mısırlı’nın, İsrailoğulları’ndan birini haksız yere döverken gördü, adamı bir yumrukta öldürdü. Elinden böyle bir kaza çıktığı için artık Mısır’ da duramazdı, kaçarak Medine’ye gitti. Şuayip Peygamberin kızı ile evlenip baba oldu. Hz. Musa, Allah’ın emri doğrultusunda oruç ve daha sıkı ibadetle geçirdiği otuz gün süresini tamamladıktan sonra, Allah’ın manevî huzuruna varmak üzere Sina yarımadasında Tur Dağı’na çıktı. Kalan on günü de orada hususî ibadet ve oruçla geçirecekti. Ancak kavminin buzağıya taptıkları haberi verilince -kırk günlük süresini tamamlamadan- kavminin yanına geri döndü. Ardından bu süreyi tamamlamak üzere on günlük bir süre için yeniden Tur-i Sina’ya çıktı. Hz. Musa’ya ON Emir’in bu sırada geldiğine inanılır.
Tevrat’ta bazı günlerde oruç tutulması emredilmektedir. Yahudilikte oruç nefsi terbiye etme ve bazen de acı çekme aracı sayılırken, bazen de Allah’a yaklaşma aracı olarak kabul edilmektedir. Tevrat’a göre, Hz. Musa Tur Dağı’nda 40 gün 40 gece kalmış ve bu süreyi oruç tutarak geçirmiştir.
Yahudilikte oruca çocuklar, 12’nci yaşlarından bir ay alınca başlar. Yahudilik’te tutulması gerekli görülen tek oruç Yom Kippur adı verilen kefaret orucudur. Kippur pişmanlık anlamındadır. Yahudiler bu günde günahlarından pişman olurlar. Allah da onları affeder. Yom Kimpur İbranice’de ‘tövbe günü’ anlamındadır.
Yahudilerin en büyük ibadet günlerinden olan Kippur, büyük oruç günü olarak kabul edilir. Yom Kippur denen ve 19 Nisan’da başlayıp ve bir hafta süren Pesah Bayramı orucu ise genellikle Hamursuz Bayramı’ndan sonra gelen pazartesi ve perşembe günleri tutulur.
Yahudilikte, Yom Kippur’da oruç tutmak şarttır. İmsak önceki akşam güneş batarken başlar. O gece ve ertesi gün ilk iki yıldız görününceye kadar da yemek içmek yasaktır. Bu süre yaklaşık 25 saattir. Yom Kippur orucunun Hz. Musa’nın Allah’tan buyruklarını almak üzere Tur Dağı’na gittiğinde Yahudilerin altın bir buzağıya tapınmalarından ötürü tutulduğu anlaşılmaktadır.
Yahudilerd,e oruç genellikle şafağın sökmesinden ilk yıldızın görülmesine kadar sürer. Ancak Yom Kippur gibi bazı oruçlar ile bir akşamdan ertesi akşama kadar devam eder.
Mısır toprakları bihayli hareketli bir döneme sahne olurken, eş zamanlı olarak Mezopotamya toprakları da son derece ileri bir medeniyete ev sahipliği yapıyordu… Sumerler…
Mezopotamya’da ortaya çıkan sayısız medeniyetin ev sahipliğini yapan, yazının icadı ile bir çığır açan, tıp, astronomi, matematik alanlarında şaşıracak bir duruşa sahip olan Sumerler’de , bütün şehirlerin merkezinde, şehre ait özel bir sahip tanrı veya tanrıçaya adanmış olan ve bir rahip yöneticinin veya kralın idaresindeki tapınak bulunurdu.
Çok tanrılı inanca sahip Sümerlerin tapınaklarına Ziggurat denirdi. Zigguratlar yedi katlı olup toplam üç ana bölümden oluşur. İlk katlar erzak deposu, orta katlar okul ve tapınak, son katlar ise rasathane olarak kullanılmıştır.
Her ne kadar inanç konusunda farklı bir çizgisi olsa da, oruç kültürünün Sumerlerde de karşımıza çıktığını görüyoruz. Antik dönemin gizemli dinlerindeki inanışa göre tanrılar, kutsal öğretilerini ancak belirli bir süre oruç tutan kişilere düşler ve görüntüler yoluyla açıkladıkları da biliniyor.
Bu konuda son Sumer Kraliçesi Muazzez İlmiye Çığ’ın cümlelerine kulak vermek gerekiyor…
“Sümer dininde ay kültünün önemli bir yeri vardır. Ayın göründüğü gün, 15 günlük olduğu ve görünmediği günlerde törenler yapılır. Hatta bazı yiyecekler yenilmezdi. İslamiyet’te de oruç ve bayramlar Ayın görünüşüne göre düzenlenmiştir.”
Görüldüğü gibi, başkalaştırılmış bir haldeki oruç kültürü, Sumerler’de de göz çarpıyor.
Yunan mitolojisinde oruç ile ilgili ilginç donelere ulaşmak da mümkün. Bunlardan birine göz atacak olursak; “Ovidius’un Dönüşümler adlı eserinde Ascalaphus’un bir baykuşa dönüştürülmesi anlatılmaktadı . Efsane’ye göre Ascalaphus , Hades’in bahçesinde dolaşan Persephone’nin bir nar tanesi yiyerek orucunu bozduğunu görür . Orucunu bozan Persephone , bu yüzden gün ışığına çıkma umudunu iyice yitirmiştir . Ascalaphus Persephone’yi ihbar eder ve bu duruma kızan Demeter Ascalaphus’u bir baykuşa çevirir.”
Kadim dini gizemler arasında en meşhuru, Eleusis şehrinde Ceres yani Demeter, Rhea, veya Isis ve kızı Persephone onuruna beş yılda bir kutlanan Eleusis Gizemleri’dir. Kutsal dramların ilk sahnelendiği yer olan Attika’da (Eleusis’de) yaşayan insanların ismini alan Eleusis Gizemleri’nin, İsa’dan yaklaşık on dört asır önce Eumolpos tarafından ku¬rulduğu kanaati yaygındır. Bu gizemi oluşturan ilkeler, Platoncu felsefe sistemi sa¬yesinde modern zamanlara kadar gelebilmiştir.
İşte bu ilkelerden anlaşıldığına göre; Yunan ve Roma kültüründe oruç tutmak ve cinsellikten uzak durmak dini kuralların bir parçası olarak görülmektedir. Böylece tanrıların etkilenebileceği ve onlardan gelebilecek felaketlere karşı önlem alınabileceği düşünülmektedir.
Madem Platondan bahsettik, filozoflar için orucun önemine de biraz değinmekte fayda var…
ŞU ana dek orucun, ruhsal ve dini anlamları ağırlıklı bir rotada yol alışına şahitlik ettik ancak bunun dışında biraz da orucun faydalarına göz atmak gerekiyor.
Aldığımız gıdalarla beynimize yüklediğimiz enerji genellikle negatiftir. Buna karşılık güneş ışınlarından ve solunum yoluyla havadan aldığımız yaşam enerjisi ise pozitiftir. Gereğinden fazla yemek yediğimizde beynimiz dışarıdaki hava ve güneşten gelen pozitif yüksek frekanslı enerjiye kendisini kapatıp, yediklerimizle gündelik bilinç hallerinde kalmamıza neden olan düşük frekanslı negatif enerjiyi beyinde kullanır.

Gıda alımı azaltıldığı zaman ise beyin, pozitif yaşam enerjisini kullanarak, yüksek frekanslı bilinç hallerine geçişe açık hale gelir.

“Ben ilmi açlıkta gizledim, insanlar onu toklukta arıyorlar” (Hadis-i kudsi)

Oruç, biyolojik bedenin yanı sıra daha da önemlisi sonsuza kadar kullanılacak enerji bedeni oluşturan zihnin ve ruhun daha sağlıklı olabilmesi için insanın kendine uygulayabileceği en önemli tedavi yöntemidir.
Büyük Yunan filozofları Sokrat, Eflatun ve Pisagor’un önemli zihinsel çalışmalarından ve özel sınavlarından önce daima oruç tuttukları söylenir. Zira onlar oruç tutmanın beyin gücünü arttırdıklarını biliyorlardı.
Büyük Matematikçi Filozof Pisagor, Ruhsal bilimlerde geniş bir araştırma yapmak ve bu dalda bir takım şeyler öğrenmek amacıyla gittiği Mısır’da, kendisine bu konuları açmada yardımcı olanlar tarafından 40 gün oruç tutmaya mecbur edilmişti.
Orucun hem ruhsal hem de bedensel gerekliliğini anlamış kültürlerden biri de Şaman kültürüdür. Şimdi de yolculuğumuza Şamanlar ile devam edelim…
Şamanizm belki de insanlığın en eski dinlerinden biridir; ne bir kutsal kitap ne de bir öndere sahip olmamasına rağmen, varlığı bin yıllardır devam etmiştir.
Belki de bu konuyu daha net anlamak için, yüzyıllar boyu doğa ile iç içe yaşayan Orta Asya insanının dünyasına misafir olmakta fayda var. Doğanın büyüleyici güzelliğine hayran olan, ona çeşitli anlamlar yükleyen ve doğa karşısında güçsüzlüğünü kabullenen insanın, ona teslim oluşuyla başlar bu büyük serüven… Çünkü doğa güçlüdür; istediğinde toprağı bereketli bir ana gibi doğurgan kılar; istediğinde ise, felaketlerin en büyüğü ile azapların ve yıkımın en sancılısını yaşatır.
Köken olarak anaerkil dönemde çıktığı düşünülen Şamanizm inancında, dünya üç kısma ayrılır: gök, yeryüzü ve yer altı… Ve bu sistemde önemli olan üç unsur: Doğa, ruh ve insandır…
Adının nerden doğduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, bu konudaki iddialara bir bakalım:
*Hindistan’da Pali dilinde “ruhlardan esinlenen kişi” anlamına gelen “samana“dan,
* Sanskritçe’de “budacı rahip” anlamına gelen samana’dan,
* Mançu dilinde “oynayan zıplayan, bir iş görürken sürekli olarak hareket eden” anlamındaki saman’dan türediği düşüncesi hâkimdir.
Şamanizm’de, Şaman ismi ile karşımıza çıkan bilge kişilerin yaptıkları ritüeller son derece etkili ve dikkat çekicidir. Törenleri sırasında, trans halinde iken, başka alemlerde dolaştıkları, farklı varlıklarla iletişime geçtikleri, dünyanın farklı bölgelerinden başka ruhları çağırdıkları düşünülür.Davul ve tef kullanarak gerçekleşen bu törenlerde, şamanın kendinden geçmiş haldeki görseli,oldukça merak uyandırmaktadır.
İşte kökeni doğadan gelen Şamanizm’de de, Şamanların oruç tuttukları bilinmektedir.
Şaman adayları; oruç tutmak suretiyle şamanlığa geçiş yaparken, Sibirya’daki Tunguzlar’ın Şamanları, ilk düşlerinden sonra başka düşler görmek ve ruhlarla iletişim kurmak için oruç tutarlardı.
Amerikalı mitolojist ve yazar Joseph John Campell’in yadığı “İlkel Mitoloji” isimli kitapta da, Şaman uygulamalarında ruhlarla iletişim kurmak için oruç tutulduğu net olarak görülmektedir.
“…Kutsal insan tek başına tipiye gider ve oruç tutup dua eder. Veya tek başına ıssız tepelere gider. İnsanların arasına döndüğünde onlara Büyük Giz’in söylemesini emrettiklerini söyleyip öğretir. Öğütler verir, hastayı sağaltır ve insanı kötülüklerden koruyan büyüler yapar. Onun gücü büyüktür ve çok saygı görür.”
Şaman kültürünü benimseyen ve yaşamlarında uygulayan Kızılderililer ile yolculuğumuza devam ediyoruz…
Kuzey Amerika yerlileri veya diğer bir deyişle Kızılderililer farklı dil, gelenek ve ritüellere sahip pek çok kabileden oluştuğundan Kızılderili inançlarını tek başlık altında ele almak zordur. Bununla birlikte Kızılderili inançlarında bazı ortak unsurlara rastlamak mümkündür:
• Doğayı ve doğadaki varlıkları kutsal semboller olarak görmek;
• Belirli bir kutsal kitap yerine mitolojik hikâyelerin kabilenin kutsal kişileri tarafından aktarılması;
• Şaman veya şifacı denilen ve ruhlar dünyası ile ilişki kuran seçilmiş kişilerin varlığı.
Kızılderili inancında Buhar Kulübeleri önemli bir noktada yer alır. Buhar kulübesi, Kuzey Amerika yerlileri tarafından kullanılan törensel buhar banyosunun gerçekleştirildiği küçük yapıdır. Çeşitli stillerde yapılan buhar kulübeleri vardır. Kubbeli olanları kadar, Kızılderili çadırları gibi olanları hatta yerde açılmış basit bir çukur şeklinde olanları da bulunur. Kulübe dışında yakılan ateşte kızdırılan taşlar kulübenin ortasındaki bir deliğe yerleştirilerek kulübede yüksek sıcaklık sağlanır.
Kızılderili ritüel ve gelenekleri bölgeden bölgeye, kabileden kabileye değişmekle birlikte ritüellerde genellikle dualar, davul çalma ve ruhlar dünyasına armağanlar sunma gibi unsurları içerir. Dua, şükür vb. amaçlarla kullanılan buhar kulübesi bir arınma ayinidir, ayin öncesinde ve sırasında kimi kabilelerde oruçla ve sessizlikle ayin icra edilir.
Amerika’nın Güney- Batı kesiminde yaşayan Pueblo yerlilerinin rahipleri, mevsim değişiklikleriyle ilgili büyük törenlerden evvel inzivaya çekilerek oruç tutarlardı. Yine Amerikan yerlilerinde, çocukluktan yetişkinliğe geçiş döneminde tutulan bir oruç vardı.
Görüldüğü gibi, gerek ruhsal gerekse maddesel sebeplerle farklı dinlerde oruç kültürü, değişiklik göstererek devam ediyor. Şimdi Kızılderili topraklarından ayrılıyor ve Hindistan’a gidiyoruz. Bakalım oruç Hinduizm’de ne şekilde karşımıza çıkacak!
Bilinen en esik organize dinlerden biri olan Hinduizm’de, kutsal yazıların tarihçesi M.Ö. 1500 yıllarına kadar uzanır. Milyonlarca tanrısı ile oldukça karmaşık bir dindir. Hindistan ve Nepal’de esas olarak görülen bu din, pek çok farklı mezhebe de sahiptir. Hinduizm’in ana metinleri, Vedalar , Upanişad, Mahabharata ve Ramayana’dır. Bu yazılar, ilahiler, büyüler, felsefeler, ritüeller, şiirler ve öyküler içerir. Hindular, inançları için bunları temel alır. Hinduizm sık sık, 330 milyon tanrıyı kabul eden çok tanrılı bir din olarak kabul edilse de, yine de hepsinin üzerinde olan tek bir “tanrısı” da vardır ki bu da Brahma’dır. Brahma, evrenin bütününde gerçeğin ve varoluşun her kısmında var olduğuna inanılan varlıktır.
Hinduizm dini Budizm’den farklı bir vahiy dinidir dolayısıyla çeşitli kutsal metinlerin doğaüstü varlıklarla veya Tanrı ile ilgisi olduğuna, Tanrı’dan kaynaklandığına inanılır. Hinduizm dininde “peygamberlik” yani Rişi kavramı vardır, ancak bu kavram, ortadoğu dinlerinde algılanan “peygamberlik”ten oldukça farklıdır. Ortadoğu dinlerinde peygamber, Tanrı tarafından özel olarak seçilmektedir. Hinduizm’de ise peygamberlik, “kazanılan” bir olgudur, pek çok doğum-ölüm döngüsünden geçen, oldukça “yaşlı” ve deneyimli, çok daha üst seviye olan az sayıda ruh, Tanrı ve Deva’lar ile çeşitli şekillerde iletişime geçebilir, vahyi, gizli bilgileri, Tanrısal hakikatleri alır.
Hindistan’da, Hindu ermişler, çeşitli sebepler ile tek başlarına oruç tutarlar. Ayrıca nefsi terbiye için yılın belirli aylarında ve günlerinde oruç tutulur. İbadet amacıyla da duaların okunduğu günlerde oruç tutulması gerekir. Hinduizm’de oruç genellikle belirli bazı besinleri yememe, yani bir çeşit perhiz şeklindedir.
Oruç, birçok farklı dinde, farklı biçimlerde karşımıza çıksa da; özünde ortak olan nokta yemek, içmek ve cinsel ilişki gibi dünyevi hazlardan uzak durmaktır.
Madem Hindistan topraklarındayız, diğer Hint dinlerinden de birkaç cümle ile bahsetmek gerekir…
M.Ö. 2000lerde Brahmanlar’ın kurduğu bu dinde, derin bir felsefeyi açıklayan Upanişhad’lar kutsal metinler olarak karşımıza çıkar. Atman ile Brahman’ın özdeş şeyler olduğunu, insandaki ve güneşteki ruhun bir ve aynı şey olduğunu ve Tanrı’ nın görünen her şeyin ta kendisi olduğunu izah eder. Bu konuda sayısız örnekler verir ve sağlam yaklaşımlar yapar. Ayrıca Brahmanizm’de, ruh göçü ya da tekrar tekrar doğuş zinciri anlamına gelen Samsara da önemli bir konudur. Ve brahmancılığın meşhur sözü ise; Tat tvam asi yani (Sen O’sun)’dur .
Ruhun defalarca bedenlenişine olan inancın Hind’de ne derecede yaygın oldugunu, XI.yüzyılda Hindistan’ı ziyaret etmiş olan El Biruni’nin şu sözlerinden de anlayabiliyoruz;
“İçten gelerek söylenen şehadet kelimesi Müslümanların özelliği olduğu gibi, tanrı üçlemesi Hristiyanların, Cumartesi gününe hürmet ise yahudilerin alametidir. Aynı şekilde Ruh göçü de Hint dininin nişanıdır. Buna inanmayan o topluluktan değildir.”
Brahman dini mensuplarının hayıtını başından sonuna kadar resmî âyinler doldurur. Halk bayramlarında çok büyük kalabalıklar çeşitli yerlere hacca giderler veya tapınaklarda toplanırlar.
Ayinleri rahipler yani brahmanlar yönetir. Brahmanlar doğuştan kutsal birer varlıktır. Dini törenlerde kitaptan yorumlar yapmak ve din geleneklerini öğretmek yetkilerine sahiptirler. Sabahları yapılan dini törenlerde, karıları Brahminler onlara yardım eder. Bütün Hindistan rahipleri Brahman’dır; ancak çoğu, dünya işleriyle de uğraşır, özellikle çiftçilik yaparak geçinirler. Brahmanlar’ın ayırt edici özelliği, rahip olurken takılan pamuktan yapılmış kutsal bir şerittir.
Brahmanizm’de her ayin 12 ve 13’üncü günlerinde oruç tutmak gelenektir. Brahmanizm’de yaşlılar hastalar ve çocuklar dahi oruçtan muaf değildir. Bazıları insani isteklerini yenmek için 15 gün boyunca oruç tutar. Bu süre içinde bir yudum sudan başka bir şey yiyip içmeleri orucu bozar.
Ruhanî özgürlük ve kurtuluş kavramı temelinde kurulmuş olan Jainizm, tüm canlıların eşit olduğunu ve özellikle şiddet karşıtlığını savunur. Yaklaşık M.Ö. 500 yıllarında Hindistan’da başlayan dinin kurucusu Mahavir’dir. Jain inancında her insan eylemlerinden sorumludur ve her canlı, ölümsüz, sonsuz bir ruha, jīva’ya sahiptir. Bu ruh yaşamın ruhanî doğasına uygun ve saygılı biçimde, doğru şekilde yaşamamızı, düşünmemizi ve hareket etmemizi sağlar.
Her ne kadar Güney Asya kökenli olsa da bugün modern Hindistan’da azınlık haline gelen, ABD, Batı Avrupa ve Afrika’da büyüyen topluluklar halinde varlığını sürdüren Jainizm’de oruç kuralları daha serttir. Jainistler kesintisiz olarak 40 gün oruç tutarlar. Bu dinin kurucusu Mahavira’nın, kendisine işkence yaparak dinde yüksek dereceye ulaşmaya çalıştığı, et ve yumurta yemediği ve hatta ölünceye kadar da oruç tuttuğu söylenmektedir.
Budizm… Bugün dünya üzerinde beş yüz milyondan fazla inananı bulunan, Hindistan kökenli bir din… Bazen din bazense felsefe olarak tanımlanan Budizm’de amaç; hayattaki acı, ızdırap ve tatminsizliğin kaynaklarını açıklamak ve bunları gidermenin yollarını göstermektir. Budizm’de öne çıkan kavramlar; meditasyon, reenkarnasyon ve karma’dır. İçsel yolculuk, ölüm-doğum döngüsünün tekrarı ve neden-sonuç zinciri gibi sacayakları mevcuttur.
Budizm MÖ 563-MÖ 483 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen, bugün Buddha olarak bilinen Siddhartha Gautama tarafından kurulmuştur. Siddhartha Gautama, Kuzey Hindistan’da bir prens olarak doğduktan sonra hayattaki acıları sona erdirmek için bir yol bulmak amacıyla krallığını terk etmiş ve uzun çalışmalar sonucunda aydınlanmaya ulaşmıştır.
Budizm’de etik yani ahlaki davranışlar çok önemlidir. Bu konuda sekiz ilke belirlenmiştir:
1. Can almaktan kaçınmak
2. Hırsızlık yapmamak
3. Tensel suiistimalden kaçınmak
4. Yalandan kaçınmak
5. Farkındalık kaybına yol açan sarhoş edici maddelerden uzak durmak
6. Yanlış saatlerde yemekten kaçınmak yani yalnızca gündoğumundan öğlene kadar yemek)
7. Dans etmekten, müzik çalmaktan, mücevher takmaktan, makyaj malzemesi kullanmaktan, gösteri ve eğlencelerden kaçınmak
8. Yüksek veya lüks sandalye ve yatakları kullanmaktan kaçınmak.
Çok daha detaylı, karmaşık ve derin bir felsefeye sahip olan Budizm’de, yemek yeme konusunda hassas bir bakış açısı olduğu gözlerden kaçmıyor. Günlük yaşam içinde dahi, sadece öğlene kadar yemek yeme vakti, doğru vakit kabul edilirken, oruç konusu büyük önem kazanıyor.
Budizm’in kurucusu Buda’ya göre, ne dünyaya bağlanmak ne de dünyadan vazgeçmek gerekir. Bu amaca ulaşmak için koyduğu kuralların birincisi ise, her iki ayda bir oruç tutmak ve bu süre içinde de toplum içinde tüm günahlarını itiraf etmektir. Buda’ya göre sonsuz kurtuluşa, yani Nirvana’ya engel olan tek şey arzulardır. Kurtuluş ancak arzuları terk etmekle sağlanır. Ve arzulardan kurtulmanın birinci yolu da oruç tutmaktır.
Milat Önce dörtyüzlerde Hipokrat,”Hasta iken yemek yemek, hastalığı beslemektir” demişti. Kim bilir belki de bu yüzden; “İlaç içeceğine oruç tut” der Greko-Romen düşünür ve tarihçi Plutarch…
Mezopotamya’dan Çin’e, Antik Yunan’dan Aztekler’e kadar hemen hemen her bölgede oruca rastlamak mümkün… Şimdi biraz daha yakın tarihlere, İsa dönemine geliyoruz.
Hristiyan sözcüğünün kökeni, mesih kelimesinin Yunanca karşılığı olan Kristos kelimesine dayanır. Mesih sözcüğü İbranicedeki maşiah kelimesine dayanır ve ‘kutsal yağ ile ovulmuş, kutsanmış’ anlamına gelir. Kristos olarak adlandırılan İsa’ya inananlara ilk olarak Antakya/Tarsus bölgesinde Hristiyan denmeye başlanmıştır.Hristiyan sözcüğü, “Mesih’in yandaşı” ve “Mesih’e bağlı” anlamlarına gelir.
Hristiyanlığın kökenleri Roma İmparatorluğu yönetimindeki İsrail’in 1. yüzyılına değin uzanır. Hristiyanlık, temel olarak Yahudilik üzerine kurulmuş ve daha sonraları Aziz Pavlus’un da etkisiyle müstakil bir din olarak gelişmiştir. Hristiyanlığın kutsal kitabı olan Kitab-ı Mukaddes’tir.
İsa, Roma İmparatorluğu’nun Yahudiye eyaletinde, kendisi de bir Yahudi olan Meryem’den dünyaya gelmiştir. Hristiyanlıkta ve İslam’da, mucizevi bir şekilde babasız dünyaya geldiği kabul edilir. Marangoz, öğretmen ve şifa dağıtıcıdır. Hristiyanlıkta, “Halkı isyana teşvik etmek” suçlamasıyla Yahudi din adamlarının baskısı ve Roma İmparatorluğu’nun Yahudiye valisi Pontius Pilatus’un emriyle çarmıha gerildiği kabul edilir.
Hristiyanlar için İsa, Mesih’tir, Tanrı’nın oğlu ve bizzat kendisidir. Bahsi geçen oğulluk manevi bir anlam içermektedir, biyolojik bir husus değildir. Baba (Tanrı) ile insanlar arasında aracı, Beklenen kurtarıcı, rab, Tanrı ile aynı “öz”den olan, güçlü tanrı, tek insan, dünyanın tek kralı, Kutsal Üçlü Birlik’teki kişilerden “oğul”dur. Hristiyan kaynakları onu “İsa Mesih” olarak anarlar.
İslam’a göre İsa, Allah’ın peygamberlerindendir ve Kur’an’da “İsa Mesih” olarak anılır.
“Muhakkak ki Allah seni, kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih’dir.” (Al-i İmran, 3/45)
Bununla birlikte Kur’an’da, İsa’nın tanrının oğlu olduğu inancı ve çarmıha gerilmesi reddedilir.
Hristiyanlığın kutsal kitabı, Kitab-ı Mukaddes’tir. Kitab-ı Mukaddes, Eski Ahit ve Yeni Ahit olmak üzere başlıca iki bölümden oluşur. İncil, Kitab-ı Mukaddes’in Yeni Ahit kısmının ilk dört bölümünün her birine verilen isimdir. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınmış olan dört incil yazarlarının adıyla anılır. Hristiyan dinine göre inciller İsa’nın hayatını ve öğretilerini anlatır.
Hıristiyanlıkta oruç genelde yılın belirli ayı için konmuş bir ibadet biçimi değildir. Kiliselerin ibadet takvimlerinde cemaati teşvik ve bir hatırlatma olarak oruç dönemleri yer almasına karşın imanlılar diledikleri zaman oruç tutabilirler.
Kişi oruç dönemi boyunca bütün aklı, bütün gücü ve bütün kalbiyle Tanrı’yı aramaya yönelir. Genelde Kutsal Kitap’ta oruç bahsinin geçtiği yerlerde dua, yakarış ve Tanrı’yı aramaktan bahsedilir.
Kutsal Kitabın İşaya 58. Bölümü Oruç hakkında bilgi verir niteliktedir:
“1 Var gücünle bağır, çekinme. Sesini boru sesi gibi yükselt. Halkıma isyanını, Yakup evine günahlarını anlat.
2 Her gün Benim rehberliğimi arıyorlar, Benim yolumu öğrenmekten zevk aldıklarını söylüyorlardı. Doğruluktan sapmayan, Tanrılarının adalet yolundan ayrılmayan bir milletmiş gibi. Benden doğru hükümler diliyor, Tanrıları olarak Bana yaklaşmaktan zevk duyuyorlardı.
3 ‘Oruç tutuyoruz neden görmüyorsun; nefsimizi kırıyoruz , neden hiç dikkate almıyorsun?’ diyorlardı. Aslında sizler oruç tuttuğunuz gün keyfinize bakar, yanınızda çalışanlara nefes aldırmazsınız.
4 Kavga dövüş için, gaddarca yumruklamak için oruç tutuyorsunuz. Sesinizi göklere duyurmak istediğiniz gün böyle mi oruç tutulur?
5 Benim istediğim oruç böyle mi olmalı, insanoğlunun sadece nefsini kırdığı bir gün mü olmalı? Saz gibi başını eğmek, çul serip kül üzerinde oturmak mı? Buna mı oruç, buna mı Yehova’yı hoşnut eden gün diyorsunuz?
6 Benim istediğim oruç, kötülük prangasını açmak, boyunduruk bağlarını çözmek, ezilenleri özgür bırakmak, her boyunduruğu kırmak değil mi?
7 Ekmeğini aç insanla bölüşmen, evsiz barksız mazlumu evine getirmen değil mi? Çıplağı giydirmen, kendi etinden kanından olandan kaçınmaman değil mi?”
Hristiyanlıkta oruç kilisenin üçüncü emridir. İncil, oruca büyük önem verir ve övgüyle bahseder. Ancak orucun zamanı, uyulacak kurallar Hıristiyan mezhepleri arasında farklılık gösterir.
Hıristiyanlık’ta oruç tutma yaşı 21’de başlar. Hıristiyanlar, 60 yaşına kadar oruç tutar. Oruç konusunda 1966 yılında alınan Roma kararlarında bu konu yazılı olarak belirtilmiştir.
Hıristiyanlıkta iki çeşit oruç bulunur. Okaristi orucu yani şükran orucu ve ekleziyastik oruç yani kilise orucu. Bu iki çeşit orucu Katolik’ler tutar, Protestanlar tutmaz. Hıristiyanlık, çarşamba, cuma ve cumartesi günleri ile bazı yortuların arefe günlerinde oruç tutmayı teşvik eder. Hıristiyan inancına göre, Hz. İsa, çarşamba günü ele verilmiş, cuma günü çarmıha gerilmiş ve cumartesi günü de gömülmüştür.

Hıristiyanlıkta Hz. İsa’nın öldükten sonra dirildiği ve göğe çıkarıldığına inanılan Paskalya’da oruç tutulması önemlidir. Paskalya öncesinde iki gün oruç tutmak dindar Hırıstiyanlar arasında yaygın bir uygulamadır.
Tek tanrı inancına dayalı en yaygın Semavi dinlerden biri olan İslam, peygamberi Hz. Muhammed aracılığıyla 7. yüzyılda ortaya çıkmış ve yayılmaya başlamıştır. İslam dinine inanan kişilere iman etmiş, inançlı anlamında mü’min veya Allah’a teslimiyet gösteren anlamında Müslüman denir.
İslam’ın beş şartı vardır. Şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak ve hacca gitmektir. Görüldüğü gibi, Oruç, İslâm’ın beş esasından biridir. Farsça “ruze” kelimesinden Türkçe’ye geçmiştir. Önceleri “Oruze” olarak kullanılmış; daha sonra “Oruç” şeklinde söylenmeye başlanmıştır. Arapça karşılığı “savm” ve “sıyam”dır. Savm; ‘yiyip-içmemek’, ‘hareketsiz kalmak’ ve ‘her şeyden el etek çekmek’ anlamlarına gelir. Terim olarak oruç, “ibadet niyetiyle tan yerinin ağarmasından güneşin batmasına kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak kalmak”tır.
İslam kaynaklarında rivayet edilen; Kur’an’daki oruç emri gelmezden önce Hz. Muhammed ve ona tabi olanların tutmuş olduğu Pesah/Aşûrâ orucu vardı ve yalnızca senede bir gündü.
Ancak, İslam ile Orucun gün sayısı olarak değil, ay olarak farz kılındığına ve bütün ay boyunca oruç tutulması gerektiğine inanıldı.
Arif Tekin ayette geçen sayılı günler ifadesinin Arapçada kıllet (azlık) ifade eden ve 3 ile 9 arasında değişebilecek gün sayılarını ifade eden bir deyim olduğu görüşündedir. Alevilikte de bu görüş’e uygun olarak Ramazan ayında 3, 9 veya az bir kesimde 30 gün oruç tutulur. Ayrıca bu birkaç günlük orucun ayetteki ifade doğrultusunda Ramazan’ın dolunay günlerinde (Arapçada “şehr” kelimesinin dolunay anlamına geldiğinden yola çıkılarak) olması arzu edilir.
Bakara Suresi 187. Ayet:
“Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız, size helâl kılındı. Onlar, sizin için bir örtü, siz de onlar için bir örtü durumundasınız. Allah, nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için müracaatınızı kabul buyurdu ve sizi bağışladı. Şimdi onlara yaklaşın ve Allah’ın sizler için yazdığını isteyin. Ta fecrin beyaz ipliği siyah iplikden size seçilinceye kadar yiyin, için. Sonra da ertesi geceye kadar orucu tam tutun. Bununla beraber siz mescitlerde îtikaf halinde iken onlara yaklaşmayın. Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır, sakın onlara yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlara böyle açıklıyor ki sakınıp korunsunlar.”
İnsanlığın var oluşundan itibaren yaptığımız yolculukta, Âdem’den başlayarak var olan bir oruç kültürüne rastlamak mümkün. Gerek ibadet şekli, gerek nefs terbiyesi gerekse enerji yükseltmek niteliğinde olsa da, insanın yaşamında oruç hep var olmuştur.
“Ey iman edenler, oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de korunasınız diye farz kılındı.”
Bakara 2/183

Kaynakça : KANAL B Orucun Tarihi Programı

1.006 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Tanrı olmasaydı O’nu icat etmek gerekirdiTanrı olmasaydı O’nu icat etmek gerekirdi "Tanrı olmasaydı biz o'nu icat etmek zorunda kalacaktık, ama bütün tabiat O'nun var olduğunu bize haykırmaktadır" şeklinde ifade etmiştir bize Tanrı anlayışını Voltaire. Ve keza: "Tanrı […]
  • Ezoterizmde anlatılabilir ve anlatılamaz konularEzoterizmde anlatılabilir ve anlatılamaz konular Ezoterik gelenekte sır diye bir şeylerden bahsedilir. Bunun anlatılmasının konuşulmasının mümkün olmadığı söylenir. Acaba bu gerçekten böyle midir, yoksa ezoterik gelenek bunu binlerce […]
  • Fotoğraf Çekerken Objektif Olmak Şart!Fotoğraf Çekerken Objektif Olmak Şart! Fotoğraf çekerken objektif olmak şart... Bir öğrencim hatırlattı, kalabalık bir ortamda, bayramdan sonraki hafta sonu ortalık karışacak, darbe bile olabilir demişim. Dünyayı anlamak, […]
  • HakikatHakikat Sevgili Cem Şen'in şu notuna bayıldım: "Tüm deneyim, zihin tarafından yorumlandığı için zihinde oluşur. Gerçek, zihnin bir yorumundan başka bir şey değildir. Hakikat ise yorumun ötesinde […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Aralık 2016
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Arşivler