felsefe taşı

Bir olay, bir kavram; Meditasyon!

Bir olay, bir kavram; Meditasyon!
Mart 30
10:29 2020

O gün (11 Haziran 1963) bayraklarla süslü küçük bir turkuaz araba birkaç yüz keşiş ve rahibeden oluşan, dini özgürlük isteyen grubun başını çekiyordu. Keşişler şarkı söylüyorlardı. İnsanlar durup yürüyüşü izlediler, sonra işlerine döndüler. Kalabalık bir gün de kalabalık bir caddeydi. Ve bu noktada Budist protestoları yeni bir şey değildi.

Grup Kamboçya konsolosluğunun önündeki kavşağa varınca durdu; kavşağın tüm trafiği tıkanmıştı. Rahipler turkuaz arabanın çevresinde yarım daire biçiminde oturdular; sessizce bakıyor ve bekliyorlardı. Arabadan üç keşiş çıktı. Biri kavşağın merkezine yere bir yastık koydu.

İkinci rahip, Thich Quang Duc adında daha yaşlı bir adam yastığa gitti, lotus pozisyonunda oturdu, gözlerini yumdu ve meditasyon yapmaya başladı. Arabadaki üçüncü keşiş bagajı açtı ve bir bidon benzin çıkardı, Quang Duc’un oturduğu yere taşıdı ve başından aşağı benzini döktü; yaşlı adam yakıt içinde kaldı. İnsanlar ağızlarını kapattılar. Bazıları yüzünü ve kokudan sulanmaya başlayan gözlerini örttüler. Kalabalık kent kavşağına uğursuz bir sessizlik çökmüştü. Yayalar durdu. Polis ne yaptığını unuttu. Havada bir ağırlık vardı. Önemli bir şey olacaktı. Herkes bekliyordu.

Benzine batmış entarisi ve ifadesiz yüzüyle Quang Duc kısa bir dua etti, uzandı, bir kibrit aldı ve lotus pozisyonunu bozmadan ya da gözlerini açmadan asfalta sürtüp kendini yaktı.

Anında çevresinde bir ateş duvarı yükseldi; entarisi, bedeni yanmaya başladı, teni simsiyah oldu. Yanmış et, yakıt ve dumandan oluşan iğrenç bir koku havayı sardı. Kalabalıktakiler çığlıklar attı, çoğu dizlerinin üzerine çökerek dengesini tümden yitirdi. Bazıları da taş kesmiş, şok içinde, olan bitenler nedeniyle hareket edemez hale gelmişti.

Quang Duc yanarken tamamen hareketsiz kaldı.

New York Times’ın muhabiri David Halberstam sonra sahneyi şöyle betimlemişti: “Ağlayamayacak kadar şoke olmuştum; ne düşünebiliyordum ne de not alıp soru sorabiliyordum… yanarken tek bir kasını bile oynatmadı, bir ses çıkarmadı; duruşu çevresindeki ağlayan insanlarınkiyle tam bir tezat içindeydi.”

Quang Duc’un kendini yakışının haberi hemen yayıldı ve dünyadaki milyonlarca insanı öfkelendirdi. O gece Başkan Diem radyodan ulusa hitap etti; olaydan çok sarsılmış olduğu sesinden anlaşılıyordu. Budist liderlerle yeniden pazarlığa başlamak ve barışçıl bir çözüm bulmak için ülkesine söz verdi.

Ama çok geçti. Diem bu olayı toparlayamadı. Neyin nasıl değiştiğini söylemek zordu, ama hava değişmişti ve sokaklar daha canlıydı. Bir kibrit çakışıyla ve bir kamera sesiyle Diem’in ülke üzerindeki demir yumruğu zayıflamıştı ve bunu Diem de dâhil herkes hissedebiliyordu.

Sonra binlerce insan iktidara karşı ayaklanarak sokaklara döküldü. Askeri komutanlar onun sözünü dinlememeye başladılar. Danışmanları ona karşı çıktı. Zamanla ABD bile ona verdiği desteği haklı gösterememeye başladı. Başkan Kennedy, Diem’in en üst düzey generallerinin onu görevden almasını onayladı.

Yanan keşişin imgesi bir baraj duvarını yıkmıştı ve kısa sürede ortalığı sel bastı.
Birkaç ay sonra Diem ve ailesi öldürüldüler. Quang Duc’un ölümünün fotoğrafları sosyal medya diye bir şey yokken tüm dünyaya yayıldı. İmge bir şekilde insani Rorschach (*) testine dönüştü ve herkes bu imgede kendi değerlerini görüp bunları yansıtmak için mücadeleye girişti. Rusya ve
Çin’deki komünistler yandaşlarını Batı’nın kapitalist emparyalistlerine karşı harekete geçirmek için bu fotoğrafları yayınladılar. Avrupa Doğu’daki vahşet için ayağa kalktı. ABD’deki savaş karşıtı protestocular fotoğrafı Amerika’nın savaştaki rolünü protesto etmek için kullandılar.

Muhafazakârlar ise ABD müdahalesinin gerekliliğinin kanıtı olarak kullandılar. Başkan Kennedy bile “tarihte hiçbir fotoğrafın dünyada bu kadar duy gu seline neden olmadığını” söylemek zorunda kaldı.

Quang Duc’un kendini yakmasının fotoğrafı insanlarda ilksel ve evrensel bir şeyi tetiklemişti. Bu politika ya da dinin ötesindeydi. Yaşanmış deneyimimizin çok daha temel bir bileşenine dokunmuştu: inanılmaz derecede büyük acılara dayanabilme yetisi. Ben bir yemekte bile birkaç dakikadan fazla hareketsiz oturamam. Bu adamsa canlı canlı yanmış ve kılını kıpırdatmamıştı. Gözünü kırpmamıştı. Çığlık atmamıştı. Gülümsememiş, ürpermemiş, ardında bırakmaya karar verdiği dünyaya son kez bakmak için gözlerini açmamıştı.

Eyleminde bir saflık vardı ve mutlak bir kararlılık gösterisiydi. Zihnin madde, iradenin içgüdü üzerindeki gücünün son kertedeki örneğiydi bu.

Ve ne kadar dehşet verici olursa olsun, bir şekilde… ilham vericiydi.

2011’de Nassim Taleb adını kendi koyduğu bir kavram hakkında yazdı: “Antikırılganlık”. Taleb’e kalırsa bazı sistemlerin stres altında zayıflaması gibi, bazıları da dış güçlerden kaynaklanan stres altında güç kazanıyordu.

Bir vazo kırılgandır. Kolayca parçalanır. Klasik bankacılık sistemi kırılgandır, politika ve ekonomideki beklenmedik bir kayma çökmesine neden olur. Belki kayınvalidenizle ilişkiniz de kırılgandır; söylediğiniz her şey sövgülere ve dramlara neden olacak şekilde patlamasına neden olur. Kırılgan sistemler ergen duygularının güzel küçük sistemleri gibidir: Sürekli korunmaları gerekir.

Bir de sağlam sistemler vardır. Bunlar değişime de dayanırlar. Bir vazo kırılganken ve üfleseniz parçalanırken bir petrol varili son derece sağlamdır. Haftalarca oraya buraya atar durursunuz ve hiçbir şey olmaz. Yine o eski petrol varilidir.

Kırılgan ve antikırılgan; İnsan bedeni nasıl kullandığınıza bağlı olarak iki yöne de gidebilir. Poponuzu kaldırır ve aktif olarak acıyı ararsanız beden antikırılgandır; bunun anlamı siz ona yüklendikçe onun daha sağlam olacağıdır. İdman ve fiziksel çalışmayla kaslarınızı ve kemik yoğunluğunuzu artırır, dolaşımınızı iyileştirir ve gerçekten güzel bir popo sahibi olursunuz. Ama stresten ve ıstıraptan kaçınırsanız (örneğin bütün gün koltukta yatıp TV izlerseniz) kaslarınız zayıflar, kemikleriniz kırılganlaşır ve zayıflarsınız.

İnsan zihni de aynı prensiple çalışır. Nasıl kullandığınıza bağlı olarak kırılgan ya da antikırılgan olabilir. Kaos ve düzensizlik zamanlarında zihnimiz bundan bir anlam çıkarmaya çalışır; ilkeler oluşturur, zihinsel modeller yaratır, geçmişi değerlendirir ve geleceği öngörür. Buna “öğrenme” denir ve bizi daha iyi yapar; başarısızlık ve düzensizlikten kazanmamıza olanak verir.

Ama ıstıraptan, stres, kaos, trajedi ve düzensizlikten kaçınırsak zayıflarız. Gündelik engellere toleransımız azalır ve hayatımız dünyanın bir kerede başa çıkabildiğimiz küçük bir parçasına sıkışır.

Çünkü ıstırap evrensel sabittir. Hayatınız ne kadar “iyileşse” ya da “kötüleşse” de ıstırap her zaman olacaktır. Ve zamanla yönetilebilir hale gelecektir. Soru, tek soru buna razı olup olmamanızdır. Istıraba razı mı olacaksınız, yoksa ondan kaçınacak mısınız? Kırılganlığı mı, antikırılganlığı mı seçeceksiniz?

Yaptığınız ve olduğunuz, özen gösterdiğiniz her şey bu seçimin bir yansımasıdır: ilişkileriniz, sağlığınız, işteki sonuçlarınız, duygusal dengeniz, bütünlüğünüz, içinde yaşadığınız topluma angajmanınız, hayat deneyimleriniz, kendinize güveninizin ve cesaretinizin derinliği, saygı duyma, güvenme, bağışlama, takdir etme, dinleme, öğrenme ve şefkat duyma yetiniz.

Bunlardan herhangi biri hayatınızda kırılgansa bunun nedeni acıdan kaçınmayı seçmiş olmanızdır. Haz, arzu ve kendini tatmin etme çocuksu değerlerini seçmişsiniz demektir.

Bir kültür olarak acıya toleransımız hızla azalmaktadır. Bu azalma bize daha fazla mutluluk getirmekte başarısız olmasının yanı sıra büyük miktarlarda duygusal kırılganlık yaratır ve her şeyin bu kadar kötü görünmesinin nedeni de budur.

Bu beni Thich Quang Duc’un kendini ateşe vermesine ve alevlerin içinde bir patron gibi oturmasına geri getirir. Çoğu modern Batılı meditasyonu bir rahatlama tekniği olarak bilir.
Yoga pantolonunuzu giyer, sıcak ve minderlerle dolu bir odada on dakika oturur, telefonunuzdan size iyi olduğunuzu, her şeyin iyi, her şeyin harika olduğunu, yüreğinizin sesini izlemenizi… vs.vs.vs. söyleyen yatıştırıcı bir sesi dinlersiniz.

Ama gerçek Budist meditasyonu insanın kendini hoş uygulamalarla rahatlatmasından çok daha yoğundur. Yoğun meditasyon sessizce ve merhametsizce oturup kendinizi izlemenizi gerektirir. İdealinde her düşünce, her yargı, her eğilim, her kımıldama, duygu, varsayım izi zihin gözünüzün önünden geçerek yakalanır, kabul edilir ve boşluğa geri bırakılır. İşin kötüsü de bunun sonu yoktur. İnsanlar sık sık meditasyonda “iyi olmadıklarından” sızlanırlar. İyi olmak diye bir şey yoktur. Tüm mesele de budur. Meditasyonda berbat olmanız gerekir. Bunu kabul etmeli, kucaklamalı ve sevmelisiniz.

İnsan yeterince uzun süre meditasyon yaparsa her türlü şey ortaya çıkar: tuhaf fanteziler ve onlarca yıllık pişmanlıklar, tuhaf cinsel dürtüler ve inanılmaz bir sıkıntı, ezici yalıtılmışlık ve yalnızlık duyguları. Ve bunları da gözlemek, kabul etmek ve bırakmak gerekir. Bunlar da geçecektir.

Meditasyon; merkezinde bir antikırılganlık pratiğidir: Zihninizi gözlemeye ve ıstırabın bitmeyen girdabını ve akışını tutmaya, “benliği” bu girdaba kaptırmamaya eğitirsiniz. Bu nedenle görünüşte son derece basit olan bir şeyde herkes bu kadar berbattır. Neticede bir minderin üzerinde oturur ve gözlerinizi yumarsınız. Ne kadar zor olabilir ki? Böyle
oturacak, meditasyon yapacak ve orada kalacak cesareti bulmak neden bu kadar zordur? Kolay olması gerekirken herkes bunu yapmakta son derece başarısızdır.

İnsanların çoğu bir çocuğun ev ödevlerinden kaçındığı gibi meditasyondan kaçınır. Çünkü meditasyonun gerçekte ne olduğunu bilirler: ıstırabınızla yüzleşmek, tüm dehşeti ve zaferleriyle zihninizin ve yüreğinizin içini gözlemek.

Ben genellikle bir saat meditasyon yaptıktan sonra vazgeçerim ve tüm yapabildiğim iki günlük sessizlik inzivasıdır. Bunun sonunda zihnim pratik olarak dışarıya gitmem ve oynamam için bağırır. Bu uzunlukta tefekkür tuhaf bir deneyimdir: ıstırap verecek bir sıkıntıyla zihniniz üzerindeki herhangi bir kontrolünüzün sadece bir illüzyondan ibaret olduğunu fark etmenin dehşeti. Buna bir de rahatsızlık verici duyguları ve anıları eklerseniz (belki bir iki çocukluk travması) gerçekten çok boktan bir şeye dönüşebilir.

Şimdi bunu her gün, tüm gün boyunca altmış yıl yaptığınızı düşünün. İçinizdeki işaret ışığının çelik gibi odaklanışını ve yoğun çözülüşünü düşünün. Kendi antikırılganlığınızı hayal edin.

Thich Quang Duc hakkında son derece çarpıcı olan, politik bir protestoda kendini yakması değildir (gerçi bu da son derece çarpıcıdır). Asıl çarpıcı olan bunu yapış şeklidir: hareketsiz.
Sükûnetle. Huzurlu.

Buda; ıstırabın iki okla birden vurulmak gibi olduğunu söyler. İlk ok fiziksel acıdır – tene batan metal, bedene çarpan güç. İkinci ok zihinsel acıdır; vurulmamıza atfettiğimiz anlam ve duygu; olanı hak edip etmediğimize ilişkin aklımız da dönüp duran anlatı. Genellikle zihinsel ıstırabımız herhangi bir fiziksel ıstıraptan çok daha kötüdür. Ve genellikle daha uzun sürer.

Buda’ya kalırsa meditasyon pratiği aracılığıyla kendimizi sadece ilk okla vurulmaya eğitebilirsek kendimizi herhangi bir zihinsel ya da duygusal acı karşısında yenilmez kılabiliriz.
Yeterince odaklanma pratiği sayesinde, yeterince antikırılganlık ile bir hakaretin duygusu, teninizi delip geçen bir nesne ya da bedeninizi ateş içinde bırakan bidonlarca benzin vızıldayarak yüzünüzden geçen bir sinekle aynı geçici duyguyu yaratacaktır.

Istırap kaçınılmazken acı çekmek her zaman bir seçimdir. Deneyimlediğimiz şeyle onu nasıl yorumladığımız arasında her zaman bir ayrım vardır.

Hisseden beynimizin hissettiğiyle düşünen beynimizin düşündüğü arasında her zaman bir boşluk vardır. Ve bu boşlukta her şeye dayanabilecek gücü bulabilirsiniz.


Alıntılanan Kitap: HER ŞEY BOKTAN Yazar: MARK MANSON

134 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Mavi AyMavi Ay Bugün, akşam saatlerinde, 150 yılda bir görülen ay tutulması olacak. Kanlı ay da deniyor, ancak ben bu tanımı pek sevmiyorum. İnsanın aklına kurt adam filmlerini ve korku dolu maceraları […]
  • Efsunlu İstanbullu…Efsunlu İstanbullu… Öncelikle tarihte İstanbul'un pek çok dilde de farklı isimleri bulunuyor. Grekçe: Vizantion - Latince: Bizantium, Antoninya, Alma Roma, Nova Roma Rumca: Konstantinopolis, İstinpolin, […]
  • İzmirİzmir Çok duymuşumdur, ya da belki duymuşsunuzdur, Ankaralıların ve özellikle İstanbulluların İzmir'le ilgili olarak eleştiri yaptıklarını. Muhtemel Ekşi'de okumuştum bi'zaman ve çok tutmuştum […]
  • Kars’ta bir mezar taşıKars’ta bir mezar taşı Eşim ve arkadaşlarımızın Kars gezisinde bir çok güzel fotoğraf arasında bu fotoğraf çok ilgimi çekti. Malakan köyü yakınında mezarlar, bir mezar düşünün taşı lotus çiçeği. Ölüm ve yeniden […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Mayıs 2020
P S Ç P C C P
« Nis    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031