felsefe taşı

Köy Enstitüleri

Köy Enstitüleri
Ağustos 18
14:45 2020

17 Nisan 1940 günü bir yasa çıkıyor! Adı, “Köy Enstitüleri Kanunu”! Çoğumuz, “Köy Enstitüleri’nin” kuruluş tarihini böyle biliyor! Peki, fiilen bu tarihte mi, kuruldu? Hayır!
22 Mart 1926 Yılında çıkarılan bir kanun var! Köy Öğretmen Okullarının kurulmasını öngören Yasa!
İşte, bu yasaya dayanarak, 1 Ekim 1937 Tarihinde Eskişehir/Çifteler’de, 30 Ekim 1937 tarihinde de İzmir, Kızılçullu’da Köy Enstitülerinin iki okulu, fiilen açılmıştır! Kısaca, temeli Atatürk zamanıdır!
Kimileri, Köy Enstitüleri’ne; “Basit gibi görünen, bir aydınlanma mucizesi” der!
O tarih için, çok önemli! Sebebi; bir öğretmenin ötesinde, çok yönlü insan yetiştiriliyor!
Alıyorsun, köyden gelen kız/erkek çocuklarını özel kampa! Orada, kendi ürününü yetiştirecek bir tarımcı, kendi ev hayvanları için bir veteriner, kendi binalarını yapacak bir inşaat ustası yapıyorsun!
Üstüne, güzel sanatlar dediğimiz edebiyat, müzik, folklor gibi değerlerle donatıyorsun! Ve onları sorgulayıcı akla ulaştırıyorsun!
Sonra, bunları kendi köylerine gönderiyorsun!
O, köyünde bir önder! Bir, İnşaat ustası! Tarımı iyi biliyor! Sanki, bir veteriner! Müzik aleti çalıyor! Bir folklorcu!
Ve böylece, güzel yurdumun her köşesine eğitim ve öğrenim götürüyorsun!
Bu, olanaksız çocuklara fırsat eşitliği değil mi? Köyden kalkınma değil mi?
Köy Enstitülerinin kısa ömründe, 20 bin çocuk yetiştirildi! İyi gözleyin, bu çocuklar arasında isim yapmış şairler, yazarlar, sendika liderleri, politikacılar var!
Kısacası, Köy Enstitüleri bize özge bir okuldur ve yüzmeyi deniz de öğretir!
Ünlü, ABD eğitimci/felsefeci John Dewey bile; “Düşündüğüm okullar Türkiye’de kuruldu” diye yazmıştır!
(John Dewey, yaparak-yaşayarak öğrenmeye ve tecrübeye önem veren Pragmatizmi, mantıksal ve ahlaki bir analiz teorisi olarak geliştirmiş, deneycilik, işlevsellik ve aletçilik olarak da bilinen ABD felsefe akımı Pagmatist felsefesinin kurucularından, ünlü filozof ve eğitim teorisyenidir.)
Biz, Köy Enstitülerini, 25 Mart 1947’de çıkarılan, “Talim, terbiye Kurulu Kanunu” ile pasifize ettik ve 1954 yılında çıkarılan 6234 sayılı Kanun’la da kapattık!
Uzun ne konuşmayı, ne okumayı, haklı olarak kimse istemiyor! Köy Enstitülerini kuran felsefeyi, ben size özetliyeyim de, John Dewey’in neden “Hayalimdeki okul” dediğini anlamlandırın!
Yüzmeği kitaptan öğrenen, deniz de boğulur! Haydi, hayrını görün!!!
Zaman, zaman kendi mi sorguluyorum! Konuşmada, benden daha iyi Atatürkçü yoktur. Acaba, ateşimizi sadece konuşarak söndürmüyor muyuz!

Üniversite Yıllarım! Taksimden İstiklal Caddesine doğru yürürken, sol köşede ki Garanti Bankasının sokağı içinde. “SİNEMA MAJESTİK” diye bir sinema vardı! Burada “TOPRAĞIN ÇOCUKLARI” adlı bir film seyretmiştim!.. Konusu, Köy Enstitüleri! Oynayanlar, Köy Enstitülerin çocukları!
Bir kere izledim, bir kere daha gidemez miydim!..Hep üzülüyorum!..
Hele, Talip APAYDIN’IN 1967 yılında yayımlanan ”Karanlığın Kuvveti” adlı kitabında yer alan öyküyü okuyunca!..
İŞTE ÖYKÜ!..
Kurban Bayramı tam kışın ortasına rastlıyordu! O günler bir soğuktu, bir soğuktu! Kar, fırtına, tipi… Eskişehir ortalarında papaz harmanı savruluyordu!.. Göz gözü görmüyordu dışarılarda!.. Sular donmuştu hep!..
Seydi Suyu, iri buz parçaları akıtıyordu. Santral kanalı kapandığından, elektriklerimiz kaç gündür doğru dürüst yanmıyordu!..
Akşam seminerlerinde kitap okuyamıyorduk, ders çalışamıyorduk!..
Lambalar ikide bir usulca sönüveriyordu. Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da, gene de ısınamıyorduk.
Musluklarımızdan su akmıyordu. Ellerimizi, yüzlerimizi yıkamak için dere kıyısına gidiyorduk. İçme suyumuz yoktu.
Üç gün bayram iznimiz vardı, ama bu soğukta nereye gidecektik? Köyü yakın olanlar gitti ancak!.. Bayram sabahı kampana çaldı. “Dışarıda toplanılacak” dediler. Başımızı, gözümüzü sararak, büzülerek çıktık!..
Müdürümüz Rauf İnan merdivende bizi bekliyordu. Üstünde palto bile yoktu. Ellerini arkasına bağlamıştı. Boz urbaları içinde, yağsız çehresiyle bir heykel gibiydi. Savrulan karlardan gözlerini kırpıştırıyordu! O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını indirdik. Ellerimizi cebimizden çıkardık.
“Arkadaşlar !” diye başladı. Bir canlıydı sesi, bir heybetliydi. Önce yılgınlık psikolojisinin zararlarını anlattı. Korkan insanın muhakkak yenileceğini ve korktuğuna uğrayacağını söyledi. Bu hava soğuk evet, fakat siz isterseniz üşümezsiniz, dedi. Olduğumuz yerde birkaç kez sıçramamızı ve kuvvetli tepinmemizi istedi. Dediğini yaptık. Birden ısınmıştık sanki. Hoşumuza gitmişti.
Bugün bayram, dedi. Şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz. Sonra yapacağımız iki iş var;
Ya tekrar içeri girip sıralara büzülmek, mıymıntı, mıymıntı oturmak, bu üç günü böyle faydasız, hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak. Boşuna içlenmek. Üstelik üşümek!
Yahut da kazmayı, küreği alıp, santral kanalını temizlemeye gitmek!..
Emin olun gidenler, kalanlar kadar üşümeyecektir. Çünkü, inanarak çalışan insan ne soğukta üşür, ne sıcakta yanar. O; yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde, her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır… Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz! Yeter ki; bir insan yaptığı işin gereğine inansın!
Ben, şimdi kazmamı küreğimi alıp kanala gidiyorum! Çünkü kanal açılınca, elektriklerimiz yanacak! Elektrik yanınca, okulun işleri yoluna girecek! Kitap okuyabileceksiniz, ders çalışabileceksiniz! Sularınız akacak, yıkanabileceksiniz!..
Size şunu söylüyorum, bizim asıl bayramımız, yurdumuz bu gerilikten, bu karanlıktan kurtulduğu gün başlayacaktır. Şimdilik bize düşen milletçe çalışmak, çok çalışmaktır. Parolamız şu olmalıdır: “Bayramlarda çalışırız, bayramlar için”! Ben gidiyorum, gelmek isteyenler gelsin!
Heyecanlanmıştık, üşümemiz geçmişti. Hepimiz “Geleceğiz, “Bayramda çalışırız bayramlar için”
Altı yüz kişi böyle bağırdık. Sonra da kazma, kürekleri koyduğumuz işliğe doğru bir koşuşma başladı!.. İnsanların böyle canlanması, bir amaca doğru saldırması belki, sadece savaşlarda görülür!..
Santral havuzundan başlayarak, onar metre arayla su kanalına dizildik. Çıplak Hamidiye Ovası ayaz. Kırıkkız Dağı’ndan doğru, zehir gibi bir rüzgâr esiyor. Pelerinlerimizin etekleri uçuşuyor. Kazmayı vurdukça yüzlerimize buz parçaları fırlıyor!..
Bazı yerlerde kar her yeri doldurmuş, kanal dümdüz olmuş. Nereyi kazacağız belli değil. Müdürümüz, öğretmenlerimiz başımızda dört dönüyorlar. Bir o yana koşuyorlar, bir bu yana!..
Öyle çalışıyoruz ki, boyunlarımızdan buğu çıkıyor. Bazen adam boyunda buz parçalarını elleyip çıkarıyoruz kıyıya. Kimisi bağırıyor, kimisi kazmalara tempo tutuyor. Bir gürültü gidiyor kanal boyunca!..
Yeşilyurt Köylüleri evlerinin önüne çıkmış, bize bakıyorlar. Böyle çalışmamıza alışkınlar ama bayram günü, bu soğukta nasıl donmadığımıza şaşıyorlar.
Yeşilyurtlu arkadaşımız Azmi, köyü yakın olduğu için izinli ya! Bize evlerden bazlama ekmek taşıyor. Köylü ekmeğini özlemişiz, aramızda kapışıyoruz!..
Yukarılardan, aşağılardan ikide bir sesler yükseliyor: “Bayramda çalışırız, bayramlar için!..” Koca ova çınlıyor. Taa, uzaktan Hamidiye’nin, Mesudiye’nin köpekleri ürüyorlar. Bu kış günü, böyle seslere anlam veremiyorlar herhalde!.. Ayaz, ovanın ıssızlığı yırtılıyor!..
O gün, o kanalın yarı yerini açtık. Bir buçuk metre derinliğinde, uzun, derin bir çukur karları yara, yara gitti.
Ertesi gün, taa bende kadar tamamladık. Sonra merasimle suyu saldık.
Nazlı bir gelin getirir gibi önünden ardından yürüyerek, türküler marşlar söyleyerek getirdik ve geç zamanda, santral havuzuna döndük, sonra bir baktık, okulumuzun balkonuna çakılı “Ç K E” yandı! (Çifteler Köyü Enstitüsü ).
O zamanki sevincimizi nasıl anlatmalı? Üşümüş ellerimiz alkıştan ısındı!.. “Yaşa var ol” seslerimiz ufukları kapattı. Dünyanın en içten gelen, en coşkun bayramı oldu belki!..
Hiç unutmam bir arkadaşımız kendi ellerini öpüyordu. “Aferin ulan eller” diyordu,“Bu elektriğin yanmasında senin de hissen var, yaşasın!..”
Sevinçten gözlerimiz yaşarmıştı. Müdürümüz bir tümseğe çıktı. Bir kaç kelimeyle başarımızı tebrik etti. Ve; “Şimdi, depomuza su dolacak, banyoyu yakacağız! Yıkanın ve çalışıp başarmış insanların huzuru içinde uyuyun!.. İşte gördünüz, inanarak çalışan yapar! Amacına ulaşır!.. Bu heyecanla çalışmaya devam edersek, biz Türkiye’yi de yükseltebiliriz!
“Yükselteceğiz!,” diye bağırdık!..

Bayramda çalışırız, bayramlar için!..
Bayramda çalışırız, bayramlar için!..

İçeri girdik, musluklardan şarıl, şarıl sular akıyordu. Birbirimizi tebrik ediyorduk!..
“UNUTULMAZ BİR BAYRAMDI!..”

297 kez okundu
Paylaş

İlginizi Çekebilir

  • Köy Enstitüleri Anısına…Köy Enstitüleri Anısına… 17 Mart 1940; “Köy Enstitülerinin Kurulduğu tarih”. Zaman, zaman kendi mi sorguluyorum!..Konuşmada benden daha iyi Atatürkçü yoktur. Hepimiz ateşimizi konuşarak söndürüyoruz. […]
  • Geçmişin Özlemi…Geçmişin Özlemi… "1840 yılı Manchester, İngiltere'de erkekler için ortalama ölüm yaşı 38, tacirler için 20 ve vasıfsız işçiler için 17 idi. 1860'larda, Sheffield'da daha yüksek sınıflı insanlar yaklaşık 50 […]
  • RitmRitm İnsan, hakkında konuşmakla ve yazmakla tükenecek bir konu değildir. Yüz bin çeşit boyutu, yüz bin çeşit hali var insanın.Yürüyüşü, konuşması, bakışı, gülüşü, düşünmesi farklı. Bazen de […]
  • Bahar BayramıBahar Bayramı Toprağın 1 metre altı hep 18 derece! Mağaranın karanlık sonuna sığınan birey! Üzerinde giysi olmayan birey! Mağaranın dibinde çocuğuna sarılarak ısıtan anne! 21 Mart artık güneşin kuzey […]

Sosyal Medyada Takip Edin

Üye Olun

Yazarlar

Kategoriler

Takvim

Eylül 2020
P S Ç P C C P
« Ağu    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  

Arşivler